115 yıl önce bugün talihimiz tersine dönmüştü

TARİHİN ÖTEKİ YÜZÜ

Abone Ol

Biz 27 Nisan’ı daha çok 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan “367 krizi” ve akabinde dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın gece 23,30 civarında tsk.gov.tr  sitesinde yayınladığı e-muhtıra ile tanıdık. Halbuki 27 Nisanda bir siyasî kriz çıkararak seçilmiş Cumhurbaşkanını ‘deviren’ zihniyet bu günü tesadüfen seçmiş değildi. Bu hadiseden 98 yıl önce aynı gün bir Osmanlı padişahına darbe yapılarak tahttan indirilmişti. Tesadüfün bu kadarı da fazlaydı.

*

Bundan tam 115 yıl önceydi. 27 Nisan günü gerçekleşen vahim bir hadise Osmanlı tarihinin olduğu kadar Ortadoğu tarihinin gidişini de derinden etkilemiş ve sonuçları itibariyle bir imparatorluğun sadece dokuz buçuk yıl zarfında tamamen elden çıkmasına yol açmıştı. Üzerinde ne kadar dursak azdır bu bakımdan.

Şimdi zamanın makarasını geri doğru sarıp 115 yıl önceki 27 Nisan gününe uzanalım beraberce. Bakalım, o kara günde neler olmuş, neler bitmiş?

Tarih: 27 Nisan 1909 Salı.

Yer: Yıldız Sarayı, Küçük Mabeyn Köşkü.

Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu trenle Bakırköy’e gelmiş, oradan atlara binerek Yıldız Sarayı’na doğru ilerlemektedir.

Sultan 2. Abdülhamid’in tahttaki son dakikalarıdır.

Yalnızdır 67 yaşındaki Sultan. Ailesiyle baş başadır.

On yıllardır gözü gibi esirgediği askeri tarafından işgal ve hatta yağma edilmiş olan Yıldız Sarayı’nın bir köşkünde iki haremağasıyla beraber gelecek haberlere muntazırdır.

Etrafı öylesine kalleşçe kuşatılmıştır ki, bırakın kendisine kahve ikramını, aç kalmış çoluk çocuğuna ekmek dahi bulamamaktadır.

Tam 33 sene eteğinin bir ucu Adriyatik sahilinde, öbür ucu Basra Körfezi’nde serili bir imparatorluğu emperyalist aç kurtlara yem etmemek için çırpınmış olan Sultan Abdülhamid şimdi kendi evladı gözüyle baktığı asker kılıklı eşkıya tarafından tahtından düşürülmektedir.

Efendim, dokuz ay önce dağa çıkanlardan Resneli Niyazi çok dürüst, namuslu ve kahramanmış! Geçin efendim. Cuma vakti cümle erler ve subaylar namazdayken fırsattan istifade tabur kasasını kırarak devletin 200 Hamidî altınını çalan ve tüfeklerine el koyarak 200 kadar adamıyla dağa çıkan eşkiyayı efsaneleştirirseniz 15 Temmuz’daki şenaati icra edenleri de alkışlamanız gerekir.

Hem yüz küsur sene önce hem de bugün yapılan, bal gibi kanunsuz eylemlerdi ve biri başarılı oldu diye tebcil edilirken öbürü başarısız olunca takbih edilmemeli, hepsi aynı “gayrimeşruluk gayrimeşruluktur” kriterine göre millet vicdanda mahkûm edilmelidir. Aksi takdirde o zehirli iyi darbe-kötü darbe ikilemine sürükleniriz ki, bu bizi çıkmazların en çürütücüsüne mahkûm eder.

Her neyse. Biz yine Küçük Mabeyn Köşküne dönelim.

Bakalım orada neler oluyor?  

Dört Müslüman yok muydu?

Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nın yakınında yaptırdığı Hamidiye Camii’nde bir Cuma selamlığı merasimi. Sağ tarafta görülmesi gereken saat kulesi ise henüz inşa edilmemiş durumda.

Kulağına sesler çalınır Sultanın. At nallarından çıkan sesler yaklaşmaktadır.

Yıldız Sarayı’nın devasa kapısından dört fesli zatı taşıyan at arabası içeriye girmektedir. Bunlar biraz sonra mazlum ve mağdur Sultanımıza hal’ (tahttan indirme) kararını tebliğ edecek olan uğursuz heyetin üyeleridir. İçlerinden birinin ceket cebinde duran bir ‘kağıt parçası’ birazdan çıkacak ve okunduğunda tarihin yüzünü kızartacaktır.

Kendilerine taktıkları uyduruk isimle “Meclis-i Millî” ucubesi tarafından Şeyhülislam ve Fetva Emininden silah ve tehdit zoruyla alınmış yine uyduruk bir fetvadır ceplerinde taşıdıkları. Fetva dediğimiz belgenin adıyla beraber anılmaması gereken bir utanç vesikası demek daha doğru. Kaldı ki 1876 Kanuni-i Esasisine yani Anayasasına göre Meclisin Padişahı tahttan indirme gibi bir yetkisi de yoktur.

Kimlerdi bu dört fesli? Teker teker sayalım:

1)     Ermeni Ayan (Senato) üyesi Aram Efendi,

2)     Draç Mebusu Arnavut Esad Toptani (sonradan ‘hizmetlerine mukabil’ İttihatçılar tarafından Paşa yapılacaktır),

3)     Yahudi Selanik Mebusu Emanuel Karasso (‘Karasu’ değil) ve,

4)     Abdülhamid Han’ın vaktiyle nice iltifatına mazhar olarak Koramiralliğe kadar yükseltilmiş bulunan yaveri Arif Hikmet Paşa.

5)     Bir de beşinci kişi vardır ki askerdir, adı Galip Paşa’dır ve Sabetayisttir, yani Selanik dönmesidir.

Bunlardan hal kararını Sultanın yüzüne karşı okuyacak olan Esad Toptanî o kadar vatanseverdi ki(!) Balkan Harbinde son kalemiz olan İşkodra’yı canıyla başıyla savunan Hasan Rıza Paşa’mızı içeriye girerek azmettirdiği bir katile öldürtmüş ve kaleyi kendi elleriyle Karadağlılara teslim etmiş, bu da yetmemiş, İtalyanlarla işbirliği yaparak bağımsızlığını kazanan Arnavutluk’un başına geçmek için mücadele etmiş, nihayet Paris’te muhalif bir Arnavut genci tarafından sokakta vurularak cezasını bulmuştu.

Peki ya Emanuel Karasso?

Bu Yahudi ve 33 derecelik Mason Üstad-ı Azamının hikâyesi ise daha fecidir. Birinci Dünya Harbi’nde vagon yolsuzluklarından çuvallarla paralar götürmüş, Mütareke devrinde ise bir iki kere polise yakalanmış ve sonunda selameti İtalya’ya kaçmakta bulmuştu. Bir de bakılmış ki, adam İtalyan vatandaşıymış! Yani çifte vatandaş!

İhanetler ve daha niceleri…

Evet, iki milletvekili ile iki senato üyesi olan o dört fesli sarayın koridorlarında ilerlerken Sultan Hamid de Küçük Mabeyn’e geçmiştir. Elinde tesbihi olduğunu söyler kızı Ayşe Sultan. ‘Hepimiz korku içindeydik, ağlaşıyor, dua ediyorduk’ diye de ilave eder.

Malum dört kişi Mabeynden içeri girer, selam verirler. Hafif bir el hareketiyle selamlarını alır Hakan.

Gayet metin ve mütevekkildir. Yılların yorduğu vücudu her şeye rağmen vakarlıdır. Soğukkanlılığını korumaktadır.

İnsanın adeta içine nüfuz eder gibi bakan gözlerini heyetin üzerinde gezdirir bir süre. Neden geldiklerini bilmektedir elbette ama kendilerinin söze başlamalarını bekleyecektir.

Bunun üzerine Draç Mebusu Esad Toptanî iki adım ileri atar ve

-        “Biz Meclis-i Mebusan tarafından geldik. Fetva-i şerife var. Millet seni azl etti (görevden aldı). Amma hayatın emindir (güvencededir)” sözlerini sessizliğin hakim olduğu salonun zeminine buz parçaları gibi takır takır düşürür.

Sultan Abdülhamid bu kasıtlı söylenen sözü hemen düzeltir:

-        “Zannedersem hal’ etti (tahttan indirdi) demek istiyorsunuz.”

Öyle ya, padişah bir memur değildir ki azl edilsin.

Besbelli Padişahın şahsını tahkir maksadıyla yapılmıştı bu kelime oyunu. Tıpkı tahttan indirilmiş Sultan Abdülaziz’i, iki kurenasıyla laubali vaziyetteki fotoğrafını çektirerek tahkir etmek istedikleri gibi Sultan Hamid’i de “azl” kelimeyle vurmak istemişlerdi.

Sözlerine devam etti Sultan:

-        “Pekala buna gösterilen sebep nedir?”

Ardından fetva okundu. Bula bula “bazı mesâil-i mühimme-i şer’iyyeyi kütüb-i şer’iyyeden tayy u ihrac ve kütüb-i mezkûreyi men’ u ihrak” suçlamasını bulmuşlardı ya, İslamın diri kalması için ömrünü heder etmiş bir Sultana dinî kitaplardan şer’i meseleleri çıkarmak ve dinî kitapları yasaklayıp yakmak gibi bir şenaat yakıştırılıyordu.

Olacak şey değildi. Kur’an-ı Kerim’i, Sahih-i Buhâri’yi, Şifa-i Şerif’i on binlerce nüsha bastırıp dağıttıran Sultan şimdi onları yakmakla suçlanıyordu, öyle mi?

Benden sonra?

Lakin mesele tamamen başkaydı.

Yaktırdığı, yasaklattığı, sansürlettiği kitaplar yok muydu?

Vardı da, onlar ya yanlış harekelenmiş Kur’an-ı Kerim’ler veya içine uydurma rivayetler katılmış hadis kitapları yahut Osmanlı Hilafetinin meşru olmadığını ileri süren İngiliz veya Rus kaynaklı propaganda kitaplarıydı. Ne yani, Sultan hatalı basılmış Kur’an-ı Kerim’leri hamam külhanlarında yaktırmayıp sevabına halka dağıttırsa mıydı?

“-Ben hangi şer’i kitabı yakmışım?”

diye bağırdı yüksek sesle. Arkasından da tarihin alnına şu kezzap gibi sözleri kazıdı:

“-Ben 33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır (sav). Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.”

Ve şu sözü ekleyerek sert adımlarla salondan çıktı:

“-Bu memleketi benden sonra 10 sene idare etsinler, 100 sene idare etmiş sayacağım.”

Ne kadar garip.

27 Nisan 1909 ile Osmanlı Devleti’nin İtilaf kuvvetlerine teslim bayrağını çektiği 31 Ekim 1918 tarihleri arasında sadece dokuz buçuk yıl vardır ve ne acıdır ki bu sözde geçen 10 sene tamamlanmamıştır!

Sultan Abdülhamid olsa savaşa girmez miydi?

Benim kanaatim şu ki:

1)     Sultan Abdülhamid hazır olmadan bir savaşa girmek istemez, tarafsız kalmayı tercih ederdi.

2)     Enver Paşa’nın yaptığı gibi bize savaş saldırılmadan veya savaş açılmadan savaşa girmez, devleti emin olmadan bu “melhame-i kübra”nın ortasına yuvarlamazdı.

3)     Tarafsız kalma seçeneğini denedikten sonra oyalama taktiğini devreye sokar ve tarafların yıpranmasını bekler, bu arada savaş ekonomisinin nimetlerinden yararlanırdı.

4)     Bize karşı bir savaş açılırsa tabii ki vatanı savunmak için tedbir alır ama diplomasiyi de ihmal etmez, asla “çıban başı koparmazdı”.

5)     Savaşa gireceği zaman da en avantajlı noktada girmeyi denerdi.

Diplomatik yeteneklerini iyi tanıyan birkaç Avrupalı siyasetçi ‘Sultan Abdülhamid başta olsaydı ne yapar eder Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını önlerdi’ demiştir ki, haksız sayılmazlardı.