06 Haziran 2020, Cumartesi
Son Dakika

Ahmet Sarıoğlu Hoca'ya rahmet-IV: İlmiyle âmil bir hocanın hikâyesi...

06.04.2020

Vefâtının 35'inci yılında Ahmet Sarıoğlu Hoca'ya rahmeti vesile kılarak hazırladığımız yazı dizimizin dördüncü bölümünün serlevhası 'İlmiyle âmil bir hocanın hikâyesi...“

“Iz nefseke evvelen sümme ız'in nâs(e)“/Önce kendi nefsine vaaz et, sonra da insanlara nasihatta bulun“ kutlu sözünün müşahhas örneği olan cennetmekân Ahmet Sarıoğlu'nun, içinden azim, ilim, mücadele, sabır, hakikat ve bereket geçen hikâye-i hayatına, velûd hizmetlerine yakından bakalım...

Ahmet Sarıoğlu Hoca

8 yaşında kürsüde...

Ahmet Sarıoğlu, Miladi takvimin yaprakları 1940 yılını gösterirken Trabzon’un Hayrat ilçesinde dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren kendini Din-i Mübîn-i İslâm'a vakfeden Sarıoğlu, memleketinin 'hocalar, ilim ve medreseler' diyarı Of'taki medreselerinde eğitime râm oldu. Gönlüne Kur'ân-ı Kerîm ilimlerinin aşkı düşmüştü bir kere... Çalıştı, çok ama çok çalıştı... Böylelikle kısa sürede gayretini, âlet ilimlerine yatkınlığını, irfana medfuniyetini keşfeden hocaları Ahmet Sarıoğlu'na henüz 7-8 yaşındayken medresede müzakerecilik vazifesi verdi. Arkadaşları, derslerini hocalarına vermezden önce Ahmet Sarıoğlu'na verir oldu. Rahle şeriklerinin İlm-i Nahiv'de “kara minha“ diye adlandırdığı ibareler Sarıoğlu'nun izahlarının ardından “nurlu minha“lara dönüştü. İşte aynı dönemde, sadece bir yıllık medrese eğitimimin sonunda henüz 9 yaşındayken cami cemaatine vaaz vermeye mezun kılınan Ahmet Sarıoğlu'nun avâzı önce Of camilerinin minarelerinde sonra da kürsülerinde işitilir oldu. Medreseden âlâ dereceyle mezun olduktan sonra girdiği ilk imamlık sınavını kazandı ve bir müddet Rize'de görev yaptı. İlk vazife yeri olan Rize'de Osmanlı asırlarında olduğu gibi cami merkezli eğitim/inşâ ve ihyâ çalışmalarına başladıktan sonra tayini serhat şehri Edirne'ye çıktı.

Edirne'nin köylerine gidiyoruz...

1960'lı yılların başına; Doğu Trakya'ya, Edirne'nin, topraklarından bereket fışkıran bir köyüne gidiyoruz. Çiçeği burnunda Ahmet Hoca henüz bir hafta önce geldi buraya. Bu süre zarfında camiini, son cemaat yerinden avlusuna varıncaya kadar güzelce temizledi. Vakit namazlarında olduğu gibi Cuma namazlarında da maalesef camiye pek gelen giden olmadı. Heybetli ve bir o kadar gür sesiyle köy camiinin minaresinden okuduğu Ezan-ı Muhammedî'ler, salâlar Yunanistan sınırına, 'suyun öte tarafı'na kadar ulaştırırken, Hakk kelâmının, köylülerinin gönlüne nakşedilmesi için Mevlâ'ya içten, yanık dualar etti. Köylüler bir türlü camiye gelmeyince Ahmet Hoca kahvehaneleri bir bir dolaşarak buralarda namaz vakitlerinin haricinde çay sohbetleri düzenlemeye başladı.

İlk zamanlarda köylüler, ısrarlı bir şekilde ortamlarına dahil olan, kendilerine çay söyleyen Ahmet Hoca'yı sadece oyun aralarında “Merabayın“ diyerek selâmlarken bir müddet sonra çaycılar sobayı oyun kağıtlarıyla tutuşturmaya başladı. İşte tam da bu demde Ahmet Hoca muhataplarına Nehcü'l-Belâga okumaya başladı.

Kalpler Allah'ın elinde...

Kalpler netice itibarıyla Allah'ın elinde. Genç imamın, geceler boyunca secdelere kapanıp “Allahümme yâ muhavvilel havli vel ahvâl havvil hâlenâ ilâ ahsenil hâl/“Ey halleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren yüce Allah'ım! Bizim halimizi en güzel hale çevir“ şeklindeki duaları ötelerin; ötelerin ötesinin niyaz kapılarında mütemadiyen işitildi!

Kısa sürede köyün tüm kahvehanelerinde sohbet halkaları birbiri ardına kurulurken çilingir sofraları oyun kağıtlarıyla aynı akıbeti yaşadı. Ahmet Hoca, imandan, imanın hakikatinden, Kur'ân-ı Kerîm'den, hadis-i şeriflerden, dünya yaşamından, ahiret hayatından, vahiyden, akıldan, bilgiden, hakikatten, adaletten, insanlıktan, Hz. Peygamberden (sav), Hz. Ali'den (kv), Ehl-i Beyt'ten söz meclislerini birbiri ardına açtıkça köylüler bir duvarın tuğlaları gibi etrafını sarmaya başladı. Kısa süre sonra Ramazan-ı Şerif ayı geldi. Köy camii o kadar doldu ki köylüler birbirlerinin sırtlarına secde edecek kadar camii doldurdu.

Okumanın yaşı yok.

Edirnelilerin, okumanın yaşı olmadığı gerçeğini Ahmet Hoca örnekliğinde aynel yakin müşahede ettiği dönemde hocamız ilk, orta ve lise tahsilini birkaç yıl içerisinde dışarıdan tamamladı.

Ahmet Hoca, Edirne II. Beyazid Camii'ndeki hizmet yıllarında

Tayini Edirne'ye; Yıldırım Beyazed Camii'ne çıktığında Ahmet Hoca'nın sohbetleriyle gönül ufukları yufka gibi incelen kahvehane ahalisi üzüntüden kasketlerini öteye-beriye atarken, kadınların feraceleri göz yaşlarıyla ıslandı!

Edirne merkezdeki hizmet yıllarında II. Bayezid Camii'nde halkı irşad ederek okuma ve sohbet programlarına kâdim ibadethanede de devam eden Ahmet Hoca kısa sürede burada da cemaatinin gönlünü kazandı. Ahmet Hoca Cuma namazlarını hangi camide kıldırırsa o mabedde mâşerî bir kalabalık oluştu. Eski Camii'de hutbe duasını okurken, Murad-ı Hüdavendigâr'ın fethinin yadigârı, gazi hünkârı ve ahaliyi selâmlayan kılıcı sol eline alıp milletin, Ümmet-i Muhammed'in bekâsı için dua etmeye başladığında cemaatin ruhları neredeyse Asr-ı Saadet zamanına; Haremeyn-i Şerifeyn'e, Kudüs'e, Buhara'ya, Kûfe'ye kanatlanırdı.

Edirne'de bir çok öğrencinin okuma çabalarını destekledi. Yeri geldi, kitaplarını, defterlerini aldı, yeni geldi burs verdi, yeri geldi burs buldu. Tahsil için İstanbul'a, Ankara'ya pek çok öğrenci gönderdi.

Ahmet Hoca ve talebeleri

Vaktidir...

İmamet vazifesinde Edirne Müftülüğü nezdinde görevli olduğu son yılda 34 yaşındayken “vaktidir“ diyerek üniversite sınavına girdi ve 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni kazandı. Tayinini İstanbul'a istedi. Asitane'ye gelir gelmez Çapa'ya kaydını yaptırdıktan sonra İstanbul Müftülüğü Ahmet Hoca'yı Bayrampaşa Muradiye Camii'nin imamlığına görevlendirdi. Bir yandan imamete geçti, bir yandan cemaatiyle meşgul oldu, diğer yandan tıp fakültesi tahsili görmeye başladı. Üç yıllık yoğun bir süreçte devam mecburiyeti sebebiyle tıp öğrenimini tamamlayamadı. Muradiye Camii'ni kısa sürede camiaya, medreseye, irfan meclisine çevirdi. Cemaatine, cemaatinin çocuklarına, gençlere, üniversite öğrencilerine Kur'ân-ı Kerim öğretti, İlm-i Hadis okuttu. 1977 yılında ikinci defa girdiği üniversite sınavında bu kez İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni kazandı.

Muradiye Camii'ni şenlendirdi.

İÜ'de okurken üniversite öğrencileriyle teşrik-i mesaisini günden güne artırdı. Bu süreçte Muradiye Camii kelimenin tam anlamıyla şenlendi. 1980 yılında başlamaya muvaffak kılındığı “Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri” dersleri ve hemen akabinde sürece dahil ettiği “Sahih-i Buhari Dersleri”, her biriyle özel olarak ilgilendiği, Rıza-i Bari için kardeşleştiği öğrencileri tarafından büyük bir alaka ve şayân-ı dikkat ile takip edildi.

Ashab-ı Suffa örnekliği...

Ders halkasındaki öğrencilerinin tamamına yakını üniversite talebeleriydi. Kendini camiine, kürsüsüne, minberine, cemaatine, öğrencilerine ve topyekûn millete borçlu olarak gören ve her geçen gün omuzlarının üzerine yüklenen sorumluluğun daha da arttığını hisseden Ahmet Hoca kendini adeta yeni neslin irfanına hizmete adadı. Gençlerin İslâm şuuru algılarının sıhhatli bir idrak seviyesine ulaşması için bilgilerini sahih kaynaklardan edinmelerine öncülük etti, kılavuz oldu, rehberlik etti. Sadece rehberlikle de yetinmedi, öğrencilerinin dertleriyle hemhal oldu, mutluluklarıyla sevindi, üzüntülerini paylaştı, böylelikle onlarca istikbal vaad eden delikanlının, ders halkalarını takip eden hanımefendilerin mutlulukları paylaştıkça çoğaldı, üzüntüleri paylaşıldıkça azaldı. Boş testileri verdikçe doldu. Muradiye Camii'ndeki ikram ve iftar sofralarını, piknik alanlarındaki uhuvvet ve tesanüdü, Kur'ân-ı Kerîm ve tefsir derslerini, hadis okumalarını uzaktan seyredenlerin hafızalarına Ashab-ı Suffa örnekliği düştü.

İÜ Hukuk'tan 1984 yılında mezun oldu

Hukuk Fakültesinde tıp öğreniminde olduğu gibi gibi devam mecburiyeti yoktu, namaz aralarında gidip geldiği İstanbul Hukuk'tan 1984 yılında mezun olduğunda kırk dört yaşındaydı.

Mehmet Akif'i çok severdi.

İstiklal Şairi Mehmet Akif'i sevdirdi. Safahat'ı ezbere bilir ve okurdu. Tek başına hakikatli bir muallim olarak olanca sorumluluğuna rağmen her yıl Mehmet Akif Ersoy'u anma geceleri düzenlerdi.

Gür âvâzı konferans salonlarında yankılandı.

Edirne'deki üç-dört yıllık hizmet süresinde olduğu gibi Sahih-i Buhari'yi, Nehc'ül Belâga'yı, siyer eserlerini koltuğunun altına alarak kahvehaneleri, esnaf derneklerini, vakıfları, cemiyetleri, kitap evlerini, üniversite kulüplerini gezerek heybetli gür âvâzı, şerefeler kadar konferans salonlarında da yankılandı.

Arif-i billal bir zattı.

Arif-i billal bir zattı. Rabbini bilmenin nefsini bilmekten geçtiğinin idrakindeydi. Söylediğini yaptı, yaptığını söyledi. Özüyle sözü bir oldu. Bunun içindir ki nasihatleri muhatapları nezdinde makes buldu. Sohbet halkasına dahil olan gençler günden güne kemâlât caddesinde istikrarlı adımlar atmaya başladı.

“İnsanlarla akılları nisbetinde konuşunuz.“

Gencinden yaşlısına, köylüsünden kentlisine kadar tüm insanlarla eşit seviyede ünsiyet ve dostluk kurmayı başardı. Medresede hocalarından işittiği, hadis kitaplarında defaatle okuduğu “Kellimu'n-nâse alâ kaderi ukûlihim“/“İnsanlarla akletme kabiliyetleri kadar konuşunuz“ mübarek sözünü aklından hiçbir zaman çıkarmadı.

İlmin kara sevdalı âşığı...

İlmin kara sevdalı âşığı olan Ahmet Sarıoğlu Hoca, hayatını hakikate adamış örnek bir insandı. İnsan-ı kâmildi. Hadiseleri kuşbakışı değerlendirme kabiliyetini haizdi, kendi hücresinde, kabuğunda yaşamadı. Yerelden ulusala kadar dünyada olup bitenleri, değişim ve dönüşümleri sabırla, ilgiyle, irfan nazarıyla takip etti. Zihnî yapısı mütemadiyen Müslüman coğrafyaların meseleleriyle, İslâm Ümmeti'nin problemleriyle meşgul oldu. Her zaman ve şartta Müslümanca bir duruş göstererek tevhid eksenli asliyet ve terkip şuuru içerisinde kaldı.

Hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı.

Bilgilenmek ve bilgilendirmek noktasında hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı. Yeri geldi, maaşının yarısını kitaplara yatırdı. Yeri geldi, cemaatinin çocuklarının eğitim masraflarına destek oldu. Allah, Ahmet Sarıoğlu kulunun helâl kazancını bereketlendirdi. Bir liralık kazancı yüz liralık iş ve hizmet üretti. Kendi cümlesiyle ‘İğne ile kazıyarak’ bile olsa bilgiye ve hakikate ulaşma azmini hiçbir zaman yitirmedi.

Oldukça güçlü bir iradeye sahipti.

Çelik gibi güçlü bir iradenin sahibiydi. Hayatını, derslerini, sohbet halkalarını, kulluğunu, sorumluluklarının bilincinde olarak sürdürdü. Bu anlamda bilgisini davranışlarına yansıtabilen güçlü ve hikmetli bir iradenin sahibiydi.

Bilmediğini söyleme erdemine sahipti.

Bildiğini söylerdi, bilmediğinin peşindeydi. Ahmet Hoca bir meseleye vâkıf değilse ‘Bilmiyorum’ demesini bilirdi. Beşer olarak lisan-ı sürçüp de talebeleri gerçeği işaret ettiğinde “başımın, gözümün üzerine“ derdi. Çünkü o yapmacıksız, riyadan uzak, gerçek bir tevazu sahibiydi. "Kim bir derste benim bir yanlışımı görüp de düzeltmez, ahirette zor durumda kalmama rıza gösterirse iki elim onun yakasındadır... Önce doğruları, sonra yanlışları, daha sonra doğruların niye doğru, yanlışların niye yanlış olduğunu hep beraber öğreneceğiz" diyebilecek kadar sahici alçak gönüllülüğü ile önüne çıkan yeni meseleleri anlamaya ve İslâm'ın aydınlığı istikametinde anlamlandırmaya gayret eden nevişahsına münhasır bilge bir zattı Ahmet Sarıoğlu.

Vazifesi tebliğ ve irşat...

Allah herkesi dünyaya bir vazife için gönderiyor. O, vazifesinin tebliğ, ihyâ, inşa ve irşad olduğunu biliyordu. Ömrünü böylesi ulvî gayelere hasretti. İmam maaşındaki bereket ömrüne de yansıdı. Vazifesinin peşinde Ümmet'in gençliğine borçlarını ödemek için çok çalıştı, neseben on (10) çocuğu yardı, ailesine, çocuklarına fazlaca vakit ayıramadan tüm enerjisini gençliğe, insan yetiştirmeye, Hakk'ı bâtıldan ayırmaya adadı. Bu süreçte haliyle hem bedenen hem de ruhen çok yıprandı. 28 Mart 1985 perşembe günü geçirdiği kalp kriziyle ruh emanetini Rabbine teslim etti. Ahmet Hoca bu tarihte henüz 45 yaşındaydı.

Ahmet Sarıoğlu Hoca 20'inci yüzyıl insanının içinde bulunduğu sıkıntıların, açmazların, hurafelerin ve her türlü haksızlığın, zulmün, sömürünün dinimizin temel kaynaklarına bihakkın nüfuz edilerek ortadan kaldırılabileceğini ve bu zemin üzerinde dünyanın adalet, merhamet ve özgürlük bağlamında yeniden kurulabileceğini haykıran, hakikat sevdalısı bir İslâm bilginiydi.

Vefâ sadece bir semt ismi değil.

Vefâ sadece bir semt ismi değil. Ahmet Hoca'nın ebediyet yurduna sırlanmasının ardından öğrencileri emanetlerine sahip çıkmasını bildi. Talebeleri hocalarının emanetine sahip çıktı, ders halkaları devam ettirildi. İlim geleneği, aksiyonu, mücadelesi ve azmi öğrencilerinin kurduğu organizasyonlara rehberlik etti.

İsmi, 11 yıl hizmet ettiği Bayrampaşa'da bir parka verildi. Her biri ülkemizin önde gelen ilim, fikir, dava ve aksiyon insanı olan talebeleri vefâtının 30'uncu yılında (2015) Ahmet Sarıoğlu Hoca'yı Asrın İdraki ve İslâm Sempozyumu'yla yâd etti.

Şimdiki zamanda of Medreseleri, Yağcılı ve Kemaller Köyü, Edirne II. Beyazid Camii, Bayrampaşa Muradiye Camii ve her biri Sırat-ı Mustakîm üzere olan talebeleri; Ahmet, Altay, Barbaros, Bülent, Erhan, Erol, Fatma, Fikret, Hasan, Havva, Hüseyin, Mehmet, Mustafa, Nazife, Osman, Ömer, Serdal, Şafak, Şevket, Şükrü ve Ulvi ve dahi onların öğrencileri ve dahi bu satırların yazarı İbrahim Ethem, Ahmet Hoca'nın aziz hatırasını ve hizmetlerini hayırla yâd ederken merhumun ruhu için Fatihalar okumanızı istirham ediyor.


Yorum Ekle