21 Eylül 2020, Pazartesi
Son Dakika

Ahmet Yüter’e Cevaplarım-I

10.04.2020

Sevgili Ahmet YÜTER’in sormuş olduğu sorulara cevaplarımı 24 Temmuz 2009 tarihli elektronik posta ile göndermiş olduğuma göre bu röportajın Sur dergisindeki yayın tarihi Ağustos veya Eylül aylarına tekabül etmektedir. Aslında dergi de vardı ama dağınık ve geniş arşivin içerisinde ara ki bulasın.

Ahmet YÜTER bana beş soru sormuş. Birincisi kısaca kendimi tanıtmam istenen soru. Bu kısma burada yer vermiyorum. Beşinci soru ise; Dua nedir? Bizzat sizin kendi hayatınız da yaşadığınız dua hatıralarınız varsa okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?” şeklindedir. Bu soruya not olarak ta; “Bu son sorumu yaşayan meşhurların dilinden yaşanmış dua hatıraları isimli kitap çalışmam için sormuş bulunmaktayım” şeklinde izahta bulunmuştur. Ben de bu soruya “bilahare cevap vereceğim” diye cevap vermişim.

2017 yılının Mayıs ayında bu defa Sır dergisi adına bana altı soru sormuş. İlk ve son soru yine aynı sorular. Dolayısıyla dua ile ilgili soruya da cevabım var. Bu sorulara verdiğim cevaplara da önümüzdeki hafta köşemde yer vereceğim. Yer vermemin esas nedeni ise soruların ve cevapların değerini kaybetmemiş olmasıdır.

Ahmet YÜTER: Türkiye’nin geleceğinden ümitli misiniz? Dünyadan Türkiye’ye, Türkiye’den dünyaya baktığınızda size göre Türkiye dünyanın neresindedir?

Cafer VAYNİ: Ben Türkiye’nin geleceğinden her zaman umutlu oldum. Bu umudu tarihimize ve toplumsal yapımıza baktığımızda anlamamız mümkündür. Birçok tarihçi; “dünya tarihinin içerisinden Türk tarihini çıkartın, ortada hiçbir şey kalmaz” görüşünü taşımaktadır. Bir toplumun tarihi aynı zamanda geleceğine olan düşüncelerimizi de belirlemektedir. Bu anlamda tarihimize baktığımızda ben şahsen geleceğimiz hakkında endişe duyulacak bir durumun olmadığını görüyorum. Bu anlamda şair-yazar dostumuz Olcay Yazıcı; “Geleneği olmayan toplumların, geleceği de olmaz” derken bu durumu çok güzel ifade etmiştir. Dolayısıyla bizim muhteşem bir tarihimiz vardır. Buna bağlı olarak köprüleri iyi kurduğumuzda “muhteşem bir geleceğimizin de olacağına” olan inancım tamdır.

Sorunuzun ikinci kısmına ise; “Türkiye dünyanın tam kalbindedir” şeklinde cevap verirsem sanırım abartmış olmam.

Ahmet YÜTER: Bizim insanımız niçin okumuyor, okumanın önünde engeller mi var, varsa bu engelleri ortadan kaldırmanın yolları nelerdir?

Cafer VAYNİ: Doğru olan sorunu bu şekilde ortaya koymaktır. Bizde maalesef; “Biz okumuyoruz. Zaten okuyan bir millet değiliz” şeklinde yargı belirten ifadelerle konu sunuluyor. Hâlbuki soru; “Niçin okumuyoruz?” şeklinde sorulmalıdır.

Okumak dil ve anlama ile ilişkili bir etkinliktir. Bu anlamda okunabilir kitapta önemlidir. Maalesef ülkemizde insanların çoğu dil ve anlatım yönünden okunabilir kitap yazamıyor.

Bir de tepkisel boyut var. Bizler kitap değerlendirirken daha çok duygusal ve ideolojik hükümler veriyoruz. Hala birçoğumuz Macihevelli’yi siyasi iktidar için her türlü ahlaksızlığı mubah sayan bir kudret delisi, Darwin’i insanların maymunluğunu ispata çalışan bir kaçık, Freud’u aklını cinsiyetle bozmuş bir deli doktoru diye görmekteyiz. Einstein artık “her şey izafidir” şeklinde ilkel ve manasız bir ifade çerçevesine sokulmakta, Newton’un elma ağacı altında otururken yerçekimini keşfettiği şeklindeki yanlış ve ilkel bilgi devam etmektedir. Bu durum da okuma ritmimizi etkilemektedir.

Bu anlattıklarıma rağmen ben yine de Türk insanının okunabilir nitelikte yazılan kitapları ziyadesiyle okuduğunu düşünüyorum. Ömer Seyfettin’i, Peyami Safa’yı, Cemil Meriç’i, Erol Güngör’ü, Ziya Gökalp’i ve Bedüizzaman Sait Nursi’nin eserlerini buna örnek olarak verebiliriz.

Ahmet YÜTER: Bir sosyolog olarak toplumumuzdaki genel ahlaki çöküntülerin sebepleri nelerdir? Size göre ideal aile ve ideal toplum nasıl olmalıdır?

Cafer VAYNİ: Milli egemenliğin ve tam bağımsızlığın bulunmamasına bağlıyorum. Bir araştırmamda çok partili siyasi hayatımızda yapılan seçimlerin hiçbirisinde sosyolojik meşruiyetin oluşmadığını tespit ettim. Türkiye’de oy kullananların, oylarının önemli bir kısmı ya meclis içerisinde başka partiye gitmiş ya da partiler baraja takılarak aldıkları oylar hiçbir biçimde meclise yansımamıştır. İşin ilginç yanı bu çarpık durum 1950’den günümüze doğru ivme kazanarak gelmiştir. Hâlbuki demokrasi ve insan hakları demek aynı zamanda egemenliğin millette olması demektir. Dolayısıyla Türkiye’de gerçekte hiçbir biçimde egemenlik millete verilmemiştir.

Bu durumda daha çok ülkemiz “devşirilmiş” insanlar tarafından yönetilmiştir. Biraz açarsak; Demirel’in lakabı Morrison’du. Ecevit Ulus gazetesinin Londra muhabiri idi. Tansu Çiller, Kemal Derviş ve daha birçokları Batı’dan kurtarıcı olarak gelen isimlerdir. Hatta Batı’nın çeşitli merkezlerinden icazet alınmadan kurulan siyasi oluşumların ülkemizde yaşama şansı dahi yoktur. Aslında bu Batı dışı toplumların da temel yazgısıdır. Mutlaka Batıdan icazet alınmalıdır. Dolayısıyla, Batı çıkarları merkez alınarak ülkemizde iç politika düzenlenmiştir.

Böyle olunca ne oluyor? Ülkeler diyelim ki sadece adları Türk ve Müslüman olan ancak ruh ve beyinleri mankurtlaştırılanlar tarafından yönetiliyor. Eğitim sistemi, kültür hayatı, ekonomik düzenekler, giyim-kuşam, inanç değerleri, ahlak ve yasalar Batının çıkarları doğrultusunda hazırlanıyor ve topluma dayatılıyor. Yani tam bağımsızlık safsatalarının içerisinde “tam bağımlı” hale geliyorsun. Bağımlıyım dediğin zaman da bu suç oluyor. Dolayısıyla “tam bağımlı” hale gelişimiz ve “milli egemenliğin” olmayışı ahlakımızı bozmamızı kurgulayanların da işini kolaylaştırmaktadır.

Bir-iki örnekle konuyu daha da somutlaştırmak istiyorum: Biz 1948’den, şu ana kadar Amerika ile on civarında “gizli anlaşma” yapmışız. Bunu Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak yapmışız. Hâlbuki devletimizin yaptığı anlaşmaların TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe girmesi anayasal zorunluluktur. Yine bu gizli anlaşmalara dayanarak bakanlıklarla da Amerikan kurumları ayrı ayrı anlaşmalar yapılmıştır. Bütün bunlar milletten gizli yapılmıştır. Tam bağımsız bir ülke bu şekilde gizli anlaşmalar yapabilir mi? Dolayısıyla bu anlaşmalara dayanarak, birkaç yıl önce Çorlu’da, Ziraat Fakültesi, tapulu arazisinde açtığı doğalgaz kuyularını Amerika’nın avukatlığını yapan Türk çocuklarının şikâyetiyle, tekrar kendi elleriyle kapatmak zorunda bırakılmıştır.

Bütün bu ilişkiler bana göre toplumumuzdaki genel ahlaki çöküntünün de nedenleridir.


Yorum Ekle
İhsan Kurt
11.04.2020 16.39.15

Cafer kardeşim, son 15 yıl yunmuş yıkanmış tertemiz mi? Somut olarak örneklerle değinebilseydiniz açıklayıcı olacaktı...