12 Temmuz 2020, Pazar
Son Dakika

Aile düşüyor

Prof. Dr. Ergun Yıldırım “Aile düşerken diyoruz: Hakikaten de aile dünyada da Türkiye’de de bir düşme eğilimi yaşıyor” dedi.
24.03.2020 15.55.32

MUHAMMED FATİH DUR

Tüm dünyada ve Türkiye’de aile kavramı tartışmaya açıldı. Aileler yeniden dizayn edilmeye başlandı. Sosyolog ve yazar Prof. Dr. Ergün Yıldırım Mavera Eğitim ve Sağlık Vakfında gerçekleştirdiği konferansta İstanbul Sözleşmesi bağlamında aile kavramını konuştu. “Aile Düşerken: Cinsiyet Eşitliği Masalında Kadın ve Erkek Halleri” başlığı ile gerçekleşen programın moderatörlüğü vakfın mütevelli heyeti başkanı Mehmet Koca tarafından yapıldı.

Toplumun Bismillahı ailedir

Ergün Yıldırım konuşmasına şu sözlerle başladı: “Ben konuşmama başlarken Mavera Vakfına teşekkür etmek istiyorum. Bize bu fırsatı vererek bir mesele etrafında konuşmak ve düşünme fırsatı vermiş oldu. Aile düşerken diyoruz hakikaten de aile dünyada da Türkiye’de de bir düşme eğilimi yaşıyor. Aile tüm dünyada tartışılıyor. Türkiye’de ise daha fazla tartışılıyor çünkü Türkiye Müslüman bir toplum olarak aile kavramını çok fazla önemsiyor. Müslüman düşünürlerin toplum anlayışlarına baktığımız zaman bunu çok net bir şekilde görüyoruz. 2020 yılı Unesco tarafından Farabi yılı ilan edildi. Farabi felsefeden çok daha fazla sosyal bilimler alanı üzerinde düşünen bir ilim adamı. Biz Farabi’ye baktığımız zamanda Müslüman toplumu tanımlarken bunu aile ile başlatıyor. Toplumun Bismillallahı ailedir. Aile diyor sonra mahalle diyor, şehir diyor, millet diyor ondan sonra da alem diyor. Dolayısıyla Müslüman bir toplumun üzerine kurulduğu ana omurga ailedir. Ailenin sarsılması demek mahallenin, şehrin, milletin sosyal varlık olarak sarsılması demek. Ailenin düşmesi bu derece önemli. Aile düşünce şehir de alem de düşüyor. ”

Aile neden düşüyor üzerine düşünmek?

Aile neden düşüyor sorusuna cevap arayan Yıldırım şunları söyledi: “Aile neden düşüyor? Bunun üzerine düşünmek, bilgi sahibi olmak bunun fikri veçhelerini aydınlatmak çok önemli. Bunun üzerine çoğunlukla tartışmalar ailedeki pratik sorunları çözmeye yönelik uygulamalar yapılıyor. Bu iyi bir şey tabii. İyi şey olmayan aile düşerken ‘Uluslararası bir takım adamlar bir araya gelmişler ve bunu düşürmek istiyorlar’ diyoruz. Ondan sonra düşünme araştırma gereği duymuyoruz. Oysa insan karşılaştığı şeyin ne olduğunu anlaması gerekiyor. Bunu anlaması için ciddi bir ilmi mesainin içinde olması gerekiyor. Aile düşerken kavramını birkaç veçhe ile ele aldım. Anne baba ilişkileri, çocuklar, toplumsal cinsiyet eşitliği, trans kültür ve cinsiyet.. tüm bunların etkisiyle ailenin düşmeye doğru gittiğini vurguladım. “

İstanbul Sözleşmesi

Prof. Dr. Ergun Yıldırım sözlerine şu cümlelerle devam etti: “Toplumsal cinsiyet eşitliği çok duyduğumuz bir kavram. 2011 yılında hazırlanan ve 2014’de de Meclis’te onaylanan İstanbul Sözleşmesi etrafında yoğun bir şekilde gündeme geldi. Bazı tartışmaları yakından da dinledim. Tartışmalar ya tamamen hukuk üzerinden gidiyor ya da tamamıyla komplolar üzerinden. Bunu öncelikle bir anlamamız gerekiyor. Bizim buna karşı mücadele etmemiz için ‘Bir mason grubu kurdu vs’ gibi açıklamalar bizi tembelliğe iter. Meselemizi anlamamızı engeller. Toplumsal cinsiyet eşitliği nedir? Nasıl bir kültürle beraber geliyor? Mesele sadece İstanbul Sözleşmesi değil. İstanbul Sözleşmesi bizim yaşadığımız büyük bir dönüşümün, bozulmanın bir sözleşme ile tezahürü aslında. Bu sözleşmenin mensupları toplumsal cinsiyeti nasıl tanımlıyorlar? Diyorlar ki: Toplumsal Cinsiyet var. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetin tamamıyla toplum içinde var olması şekillenmesi, oluşmasıdır. İnsan, kadın ve erkek toplumun içinde aldığı değerler ile sosyolojisinden etkilenerek, örflerinden etkilenerek olur diyor. Dolayısıyla bunlara da olumsuz bakıyorlar. Doğuştan hiçbir şey gelmez, fıtrattan hiçbir şey gelmez. Tamamıyla toplum içinde yaşarken biz cinsiyetimizi kurarız. Geleneksel toplumlar kadının ve erkeğin cinsiyetini eşitsizlik üzerine kurmuş ve bunun derin bir şiddetin üremesine neden olduğunu söylüyorlar. Daha da basitleştirmek gerekirse: Türk toplumunda diyelim erkekler ve kadınlar yetiştirilirken eşitsizlik temelinde bir kültür bunlara yükleniyor, ondan sonra da bu bir dengesizlik yaratıyor ve bunun sonucunda da erkek şiddete başvuruyor. Ne yapalım diyorlar? Örflerden, geleneklerden kurtulursak toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlarız diyorlar. O zaman da şiddet çıkmaz diyorlar. Tezleri bu. Bu tezi ortaya koyarken belli argümanlara dayanıyorlar. Burada büyük bir sapma var. İnsanların cinsiyeti sadece toplumsal varlıkla oluşmaz. İnsanın doğar doğmaz biyolojik bir cinsiyeti var. Dişi veya eril biyolojilerimiz var. Biyolojik gerçekliği raddemeyiz. Bizim içinde düşündüğümüz değerler İslam düşüncesidir onların da içinde düşündüğü batı düşüncesidir. Onlar Batı’dan erkek ve kadın meselesine bakıyorlar. Bizler tanrı değiliz mutlak bilgiyi tarihimizden vs bağımsız düşünemeyiz. Hepimiz bir değerler sistemi içerisinden bakarız. Bunları savunanlarda Avrupa’nın post modern dönemin değerlerini benimseyerek düşünüyorlar. O yüzden biz diyoruz ki Bir, biyolojik anlamda bir cinsiyet farklılığı var; iki metafizik anlamda cinsiyet farklılığı var. Allah bizi aynı nefisten yarattığını ondan sonra kadın ve erkek diye iki hale getirdiğini söylüyor. Doğamızda da farklılıklar var. “

Yıldırım sözlerine cinsiyet kimliğimizin toplumda oluştuğundan bahsederek devam etti: “Üçüncü olarak Bizim cinsiyet kimliğimiz toplumda oluşuyor. Fıtrattan gelen bir de toplumda oluşan bir şey. Fıtrattan gelene Kavni Ayetler diyorum ve Allah’ın kitabında bize gösterdiği ayetler diyorum. O ayetlere baktığımız zaman evet farklılıklar var. Bazı konularda da eşit şeyler var mesela birbirinizden sorumlusunuz diyor. Birbiriniz üzerinde haklarınız var diyor. Kavamu diyor ama erkek kadın üzerinde hakimdir demiyor. Kavamuneyi nasıl anlayacağız? Avrupa’nın kültürüyle bakarsak erkeğin kadın üzerinde tahakkümcü bir varlık olması olarak algılıyoruz. Özellikle Foucoult’un iktidar teorisinden yararlanarak cinsiyeti bir iktidar ilişkisi olarak yorumluyorlar. Aile temelde bunun üzerine kurulmaz ki aile sevgi üzerine kurulur. Muhabbet üzerine kurulur. Adalet üzerine kurgulanır. Bütün klasik İslam eserlerine bakın bunlar vurgulanır. Ama kavvamune’yi evi çekip çeviren erkektir manasında algılıyorum ben bunu. Bir mesuliyet karşılığında bu vardır. Üniversite’de yönetici olmadan yönetilir mi? Otoriterlik kötü bir şey ama otorite iyi bir şey. Otoriterlik, bir otoritenin ne yaparsa yapsın mutlak olarak ona itaat etmek demek. Bu otoriterliktir. ‘Ben kavvamune’yim döverim severim de’ olmaz. Ahlak kuralları var, adalet var. Buna göre hareket edeceksin. “

Patronlar ve işçiler arasında ne kadar eşitlik var

Prof. Dr. Ergün Yıldırım, herkes eşitlikten bahsediyor ama patronlar ile işçiler arasında ne kadar eşitlik var diyerek konuşmasını sürdürdü: “Otoritenin yıkıldığı, eşitliğin tamamı ile savunulduğu alan cinsiyet alanı olmuş şimdi. Avrupa eşitlik düşüncesinin tarihine bakarsak ciddi bir sınıflar arası çatışmanın sonucunda vardığı bir düşüncedir. Ama sınıflar arasındaki eşitliği sağlamadı Avrupa. Patronlarla işçiler arasında bugün ne kadar eşitlik var. Kapitalist sistem eğitim, sağlık alanında ne kadar eşitlik sağlıyor. Sağlık imkanlarından eşit yararlanabiliyor muyuz? Güvenlik konusunda? Eşitlik ideolojisi bu denli yaygınlaşmasına rağmen böyle bir şey yok. Eşit yararlanamıyoruz. Ekonomik düzeyinize göre, çevremize göre, geldiğimiz aileye göre, ortaya koyduğumuz performansa göre.. dolayısıyla farklılıklar önemli bir şey. Toplumsal cinsiyet eşitliğinde farklılıklar es geçiliyor, reddediliyor. O nedenle burada bir cinsiyet tahakkümü vardır. ”

Kapitalizm hayat tarzını ele geçirdi

Yıldırım konuşmasını şu şekilde sürdürdü: “Kapitalist üretim ilişkileri, iş ilişkileri hayat tarzı her şeye hakim. İşyerinde, mağazada, avm’de insan hayatı çoğunlukla iş hayatı ile geçiyor. Kadınlarında öyle erkeklerinde öyle. Burada hiçbir eşitlik arayışı yok. Eşitsizlik daha da fazla. Ama eşitliği getirip sadece evde aramaya başladılar. Kadınla erkek arasındaki eşitlik iş yerinde var mı? Patron kimse herkes ona göre hareket ediyor. Belli kurallar vardır ona uyulur. Eşitliğin mükemmelliği aileden aranıyor neden? Çünkü aile olsun istenmiyor. Eşitlik neyi getiriyor sonuçta ‘Benim hayatım’. Annen var baban var 25 yaşına kadar sana o bakıyor. 25 yaşına kadar sana ailen bakıyor, hiçbir ödevini yapmıyorsun. Sonra diyorsun ki ben hayatımı yaşayacağım hiçbir mesuliyetim yok istediğimi yaparım. Bu bir bencilliktir. Bu bir narsisimdir. Gençlerimizde giderek artan bir narsisim var. Eğer bir aileye mensupsan bir mesuliyetin vardır. Elbette belli ölçülerde kendi özgürlüğünü yaşayacaksın. Biz bugün eşitlik adına aileyi dağıtmakla ilgili bir sorunumuz var. Mesela İstanbul sözleşmesine baktığımızda cinsiyet eşitliğinin saçmalıklarını çok net bir şekilde görüyoruz. Örneğin farklılıkları siliyor, 18 yaşın altındakilere kız denilmeyecek kadın kavramı kullanılacak deniyor. Hepimizi kadın kelimesi ile tekleştiriyorlar. Evli dişil varlığa kadın denir. Boşanmış dişil varlığa dul kadın denir. Evlenmeyen dişil varlığa kız denir. Türkçede hatun diye bir şey var. Özellikle kullanıyorum güzel bir şey. Hatun, hanım, bayan var.. Farklı farklı kelimelerimiz var. Bu kelimelerin arka planında yatan bir kültürümüz var. Bütün bu farklılıkları yok edeceğiz ve hepsine kadın diyeceğiz. Bu eşitlik değil bütün farklılıkları silip kültürel müktesebatı yok etmektir. Burada feminist bir ideolojinin hakimiyeti var. Ben Feminizme Türkçe’de avradizm diyorum.

Kamus namustur

Çok sık kullandığımız kelimelerin bu süreçte garip algılandığından bahseden Yıldırım şunları söyledi: “Bizim bilincimiz bu feminist kültüre göre dönüşüyorsa oradan bakıyorsak avrat, hatun gibi kelimelerimiz garip kelimelere dönüşüyor. Hangi kültürel bilinçle bakarsan öyle görürsün. Burada da bir sapma var. Dede Korkut hikayelerinde tepegöz hikayesi var. Tepegöz hikayesinin ana kahramanı bir hatındur. Orada bir ejderha var, millete musallat olmuş. Oradaki hatun oğlunu görevlendirip yetiştirir ve toplum o kötülükten kurtulur. Kadın tek bir kelimeye indirgenirse bir çok kültürümüzün üstü çizildiği gibi kendimizi çizmiş oluruz. Kendimi post modern avrupa’nın kültürünün altına sokmuş oluruz. Yine burada seküler ve dünyevi bir cinsiyet dili vardır.Dinle ilgili, örfle ilgili, gelenekle ilgili kavramlara kötü bakıyor. Herkesin aklına töre cinayetleri geliyor. Namus kavramı cinayetle eş anlamlı kullanılıyor. Derste bir keresinde öğrencilerime Türkçe’de namus kelimesini kullanmaya korkuyorum. Bu dincidir vs bakarsınız diye.. Halbuki namus kelimesi kültürümüzde ve kitabımızda çok önemli. Cemil Meriç diyor ya ‘Kamus Namustur.’ Bir mahremiyet kültürünü anlatıyor. Bir değerler dünyasını anlatıyor. İnsanları onu kötü amaçlarla kullanmışlar. İnsanlar tanrıyı da kötü amaçlarla kullanıyor tanrıyı da mı reddeceğiz? Böyle yüzeysel bir okuma olur mu? O Yüzden düşünmek çok önemli. Biz şimdi oğullarımıza aslan parçası deyince kadınlarımızı, kızlarımızı aşağılamış mı oluyoruz? Hayır oğullarımıza bir mesuliyet bilinci yüklemiş oluyoruz. Bizi parçalamak için saldıran o denli çok şey var ki: madde bağımlılığı, ırkçılık, fuhuş.. bunlarla başa çıkabilmek için aslan parçası olmak lazım. ”

Avradizm bir otoriter ideolojidir

Feminizmin otoriter bir ideoloji olduğunu vurgulayan Yıldırım şunları belirtti: “Feminizm yada benim deyimimle avradizm otoriter bir ideolojidir. Siyasal otoriterlik o kadar tehlikeli bir şey değildir. Siyasi otoriterlik bu gün bütün dünyada var ama siyasi otoriterlik gün gelir geçer. İnsanlar siyasi alanla sınırlı bir şekilde etkilenirler bundan. Ama cinsiyet otoriterliği öyle değil. Gündelik hayatımıza yansıyor. Somut bir örnek vereyim. Fransız Meclisi geçen sene bir karar aldı. Bu kararla dediler ki ‘Artık anne ve baba denmeyecek. Birinci ebeveyn ikinci ebeveyn denilecek.’ Karara bak. Anne ve baba ile ilgili o denli önemli vecizelerimiz, şiirlerimiz var ki.. bütün bunları bir elden siliyor adam. Peki bunu Fransız meclisinde isteyenler toplumun yüzde kaçı aslında? %95’i temsil etmiyor. %5’lik bir kesim toplumun %95’ine bunu dayatıyor sonrada buna eşitlik diyorlar. Bu nasıl bir eşitlik? Burada cinsiyet ideolojisi sınıf ideolojisini geçmiş durumda. Özgürlüğe inanmayı cinsiyet eşitliğine inanmakla eş değer görüyorlar. Kimse bizim kendimizi nasıl tanımlayacağımızı bize dayatamaz. Bizim kendimizi nasıl tanımlayacağım anne baba hatun kız… bunu bizim kitabımızda, kültürümüzde ortaya konmuş. Biz burada bir takım sorunlar yaşıyorsak da biz bunları yeniler, ihya ederiz.”



Yorum Ekle