03 Mart 2021, Çarşamba
Son Dakika

Anadolu Evliyaları/23 Van - MUHAMMED KUTUB HAZRETLERİ

Anadolu Evliyaları yazı dizimizin 23’üncüsünde Van’da medfun büyük evliyaların ibretli hayat hikayelerini anlatmaya devam ediyoruz. Yazımızın bu bölümünde Van’da yetişen diğer büyük alimlerden onların ibret dolu hayatları ve yolumuza ışık tutan nasihatlerini sizlere aktarmaya çalışacağız.
14.02.2021 17.13.03

ÖMER FARUK ÇAĞLAR 

Büyük İslâm âlimi ve meşhûr bir velî olan muhammed Kutub Hazretlerinin asıl ismi, Muhammed bin Kâsım Bağdâdî'dir. Seyyiddir. Kutub, Velî, Kutb-i Arvâsî, lakapları vardır. Doğum târihi ve yaşadığı asır ihtilâflıdır. Kabri Arvas'tadır. Arvas seyyidlerinin ilk ceddi bu zâttır. Arvas'ta şarkın müstesnâ âlimlerinin ve büyük velîlerinin yetişmesine vesîle olmuştur.

Baba ve dedeleri Hülâgû'nun Bağdât'ı istilâsı sırasında, Musul'a oradan da Anadolu'ya hicret etmiştir. Pekçok âlim ve velî yetiştirmişlerdir. Muhammed Kutup da babası Kâsım Bağdâdî'den icâzet ve hilâfet aldı. Babasının izniyle Hakkârî tarafına gitti. Feraşîn Dağlarında yedi sene daha riyâzetle meşgûl oldu. Bu zaman içinde devamlı Hızır aleyhisselâm ile görüştü. Onun mânevî terbiyesinden de çok istifâde etti. Çok yüksek hallere ve kerâmetlere sâhib oldu. Yedi sene sonra bir kış günü Şabata'nın bir köyünde misâfir olmuştu. O gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz; "Evlâdım, Hakkâri Emîri İbrâhim Han Abbâsî hastadır. Bu meyveleri götür yesin. Allahü teâlâ şifâ ihsân eder." buyurdu. Uyanınca baş ucunda mevsim kış olmasına rağmen içinde yaz meyveleri bulunan bir sepet gördü. İçinde incir, nar ve hıyar vardı. Hakkâri emiri İbrâhim Han da kalb gözü açık hal sâhibi bir zât idi. Muhammed Kutup, yanına gelmek üzere yola çıktığı sırada; "Şu anda Ehl-i Beyt-i Nebeviden bir zâtın kokusunu aldım. Karşılamak isterim ancak hastayım karşılamaya çıkamıyorum. Gidip onu karşılayınız teşrif buyursunlar. Ziyâreti ile şerefleneyim." dedi. Adamları karşılamak üzere çevreye çıktılar. Karşılarına derviş hâlinde bir mübârek zât çıktı. Beklenen zât olduğunu anlayıp; "İbrâhim Han teşrifinizi bekliyor" dediler ve yanına götürdüler. Muhammed Kutup, İbrâhim Han yanına girince selâm verdi. Sonra getirdiği meyveleri verdi. Yeryemez hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu.

"Adım Muhammed'dir

İbrâhim Han; "Derviş sen kimsin, kimin oğlusun, nereden geliyorsun, bu kış mevsiminde bu yaz meyveleri ne oluyor?" diye sorunca, Seyyid Muhammed; "Adım Muhammed'dir. Babam şu anda Pay köyünde bulunan Seyyid Kâsım Bağdâdî'dir. Bu meyveleri Ferâşin Dağlarından getirdim." dedi. Bu cevap üzerine Hakkâri beyi, sıradan bir dervişle karşı karşıya olmadığını anladı. Çünkü bu mevsim Ferâşin Dağlarında, bırakın bu meyveleri bulmayı, vahşî hayvanların dahi aç dolaştığı bir zamandı. Oradan tâze yaz meyveleri getirmek, ancak büyük bir kerâmet olabilirdi. Gerçekten de öyleydi. Hakkâri Beyi, Seyyid Muhammed Kutub'a çok hürmet etti ve itibar gösterdi. Kadıyı çağırıp kızı Fâtıma'yı Seyyid Muhammed'e nikâhladı. Bahar mevsimine kadar orada kaldı. Bu müstesnâ evlilikten kıymetli Seyyid âilesi çoğaldı. Herbiri birer cevher olan kıymetli seyyidler asırlar boyunca yetişegeldi.

 

Van vilâyetine bağlı Bahçesaray (Müküs) kazâsının güneybatısında bulunan Arvas Dağının vâdisini beğendiler

Seyyid Muhammed hazretlerinin arzusu üzerine ilim öğretmek için ve insanları irşâd ile meşgûl olacak münâsib bir yer aramaya çıktılar. Etrâfı dolaştılar. Bunlar arasında, şimdi Van vilâyetine bağlı Bahçesaray (Müküs) kazâsının güneybatısında bulunan Arvas Dağının vâdisini beğendiler. Hemen İbrâhim Han ile birlikteArvas köyünün ve külliyesinin temelini attılar. Bir ev, bir dergâh ve bir de medrese yaptılar. İkisi de sırtında taş taşıyıp, hâlen mevcûd olan iki katlı câmiyi inşâ ettiler. İbrâhim Bey, ayrılmadan Arvas ve çevresini, irşâd için vakfetti. Sonra duâ isteyip Hakkâri'ye gitti.

Seyyid Muhammed Velî, burada vakit geçirmeden tedris ve irşâda başladı. Câmiden başka, gerekli kitaplar için bir kütüphâne yaptırdı ve sonra, meşhûr olan Arvas kitaplığını kurdu. Birinci Cihan Harbinde, Rusların işgâli zamânında, ermeniler tarafından bu kitaplık yakılmıştır. İçinde üç bin el yazması eser bulunan bu kitaplığın zâyi olması, ilim nâmına büyük bir kayıp olmuştur.

Arvas seyyidlerinin ilk ceddi

Değişik îtikâdların, bozuk inançların çok bulunduğu bu bölgeyi seçmesi ve ölünceye kadar ilim öğretmekle ve irşâd ile ahâliyi Ehl-i sünnet ve cemâatin ana caddesinde toplamaya çalışması ve bunda büyük muvaffakiyet elde etmesi, din, millet, devlet ve insanlık sevgisinin en büyük işâretidir. Cenâb-ı Hak iyi niyeti sebebiyle, ona kendisi gibi İslâma, millete hizmet eden büyük vârisler vermiş, Arvas, şarkın din nâmına müstesnâ âlimleri ve velîlerini yetiştirmiştir. Bunun için Molla Muhammed Velî (Kutub) ünvânı ile meşhûr olmuştur. Arvas seyyidlerinin ilk ceddi budur. İrşâdı geniş bir sahaya yayılmıştır. Hattâ Türkistan'a kadar duyulmuş, Buhârâ'dan nâmını duyan Şemseddîn Buhârî, oradaki tâliblerini bırakıp, Arvas'a gelmiş, Seyyid Muhammed Velî hazretlerinin talebesi olmayı, şeref bilmiş ve bir daha memleketine dönmeyip, orada vefât etmiştir. Kabri, mürşidinin kabrine 20 m kadar mesâfede dere tarafında, asırlık bâdem ağaçları arasındadır.

Muhammed Kutup hazretlerinin oğlu Seyyid Kemâleddîn'dir. Onun oğlu Seyyid Cemâleddîn olup, "Âlim-i Rabbânî", "Âlimüddîn" isimleri ile meşhûr olmuştur. Seyyid Cemâleddîn küçüklüğünde babası tarafından iyi yetiştirilmekle berâber, babası vefât edince, daha çok ilme sarılmış, hârikulâde mânevî yardımlar görmüştür. Bütün ulûm-i İslâmiyeyi hayrete şâyân bir biçimde öğrenmiştir. Bu hârika gelişme karşısında hayrete düşen çevresi ona "Âlim-i Rabbânî" ismini vermişlerdir. Böylece tam bir dirâyetle şerîat ve tasavvuf bilgilerinde babasının halefi olmuştur.

Bunun oğlu Seyyid İbrâhim, onun oğlu Seyyid Muhammed Şehâbeddîn'dir. Onun oğlu Seyyid Muhammed olup, "Velî" ünvânı ile de tanınır. Onun oğlu Seyyid Abdullah Arvâsî'dir. Bunların hepsi de, baba ve dedeleri gibi, ilim, irfân ve velâyet sâhibi olup, kimi vaktinin kutbu, kimi asrının gavsı olmuşlardır. Hepsi de, din ve dünyâ ilimlerinde, tasavvuf ve velâyette kemâl mertebesinde olup, asırlarca bölge halkına ışık vermişlerdir. Hepsinin kabirleri, mezkûr Arvas köyü kabristanındadır.

Şâfiî mezhebinde olup, diğer üç mezhebi de bilirler, okurlar, okuturlar ve öğretirlerdi. Hâkim olan tarîkat, babadan oğula intikâl eden Kâdirî ve belli bir yerden îtibâren ilâveten Çeştî ve daha sonraları Nakşibendî idi. Takvâ, verâ, zühd, ilimle amel, doğruluk, ihlâs, muhabbet ve benzeri güzel haller ora halkının yemek, içmek gibi günlük hayâtının icâbı idi. Bu bakımdan orada zararlı değişiklikler, bid'atler, dînî bakımdan zayıflıklar olmazdı.

Seyyid Abdullah hazretlerinin, Seyyid Abdurrahîm ve Seyyid Abdurrahmân adlarında iki oğlu vardı. Seyyid Abdurrahîm'den Doğu Bâyezîd Arvâsî Seyyidleri kolu, Seyyid Abdurrahmân'dan, Hakkâri, Müküs ve Hizan Arvâsî seyyidleri gelmektedir.

 

ŞEHİD MUHAMMED SIDDIK ARVASİ 

Büyük alim ve veli olan Muhammed Sıddık Arvasi Hazretleri, Seyyid Fehîm Arvâsî hazretlerinin oğludur. 1871 (H.1287) senesinde Arvas'ta doğdu. 1916 (H.1334) senesinde otuz iki yaşında Ermeniler tarafından Şehîd edildi.

Küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Arvas Medresesinde ve Gevaş'ta babasının icâzetli talebelerinden, Molla Abdülcelîl'den bir müddet okudu. İlk bilgileri öğrendi. Daha sonra zamânın meşhûr âlimi ve tasavvufta büyük rehber Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden Başkale'de ilim öğrendi. Onun yüksek huzûrunda ilmini tamamladı. Bundan sonra da tasavvufta yetişmek üzere çalıştı. Bu hocası onu lâyık olduğu feyz ve kemâl derecelere ulaştırdı. Hilâfetle şereflenip irşâd için önce Arvas'a gitti. Sonra hocasının emriyle Van Müftülüğünü kabûl etti.

Ders arkadaşlarından Abdülmecîd Efendi Şöyle anlatmıştır: 

"Benim yazım düzgün ve güzel olduğundan hocamız Abdülhakîm Efendi bana Muhammed Sıddîk'ın hilâfetnâmesini yazdırdı. Bunu yazdırdıktan sonra bizimle bir hafta hiç ilgilenmedi. Muhammed Sıddîk bu durum karşısında herhalde bir kabahatim var diye çok üzüldü. Üzüntüden başını kaldıramaz olmuştu. Bir gün hocamız Abdülhakîm Efendi bana; "Muhammed Sıddîk'a söyle at hazırdır, yarın atına binsin buradan gitsin." buyurdu.

Bunun üzerine ertesi gün Muhammed Sıddîk gâyet üzgün bir halde yola çıkacaktı. Beldenin eşrafı onu uğurlamak için toplandı. Abdülhakîm Efendi hazretleri ise ona dönüp bakmadı bile. Nihâyet yola çıkıp ayrıldı gitti. Çevkan Suyunun yanına vardığı sırada Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri onu geri çağırdılar. Koluna girip iki âşık gibi berâber yürüyerek geri geldiler. Birbirlerini çok severlerdi. Herkes onları seyrediyordu. Muhammed Sıddîk'a hilâfetnâmesini verdiler. Tekrar insanlara yaklaştılar. Muhammed Sıddîk Efendi sevincinden tebessüm ediyordu. Hocası ona halkın gözleri önünde çok iltifat gösterdi. Sonra onu tekrar uğurlayıp, gönderdi. Ona önce gösterdiği sert muâmeleye temasla şöyle buyurdu: "Her şeyi tamamdı. Ancak kalbinde Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin oğluyum diye bir nokta vardı. Onu da bu muâmele ile sildik."

Van’a sapık bir kimse gelmişti 

Muhammed Sıddîk Efendi zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetişip hocası Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden icâzet aldıktan sonra Arvas'ta ve Van'da hizmet etti. Van'da bulunduğu sırada bir gün Van Vâlisi Tâhir Paşa zamânında, Van'a, rûhun bir insandan başka bir insana geçtiğine inanan sapık bir kimse gelmişti. Van'a geliş sebebini Vâli Tâhir Paşaya anlatıp, vâli konağında misâfir olmuştu. Vâli Tâhir Paşaya sapık düşüncelerini açınca, bir müddet münâkaşa ettiler. Bu münâkaşadan sonra Vâli Tâhir Paşa da Van'da bulunan büyük âlim Muhammed Sıddîk Efendiyi vâli konağına dâvet edip; "Şöyle sapık bir kimse geldi. Bozuk fikrini yayarsa zararlı olur ne edelim?" diye sordu. Bunun üzerine; "Ben şimdilik onu tam mânâsıyla susturup iknâ edemem. Konuşma çok uzar. Onu birkaç sözle ancak hocam Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri iknâ eder." dedi. Bunun üzerine Başkale'ye; "Muhammed Sıddîk çok ağır hasta acele teşrifinizi dilemektedir." diye bir tel çekildi. Abdülhakîm Efendi bu haberi alır almaz atına binip Van'a gitti. Talebesi Muhammed Sıddîk ile buluşunca, Muhammed Sıddîk; "Efendim benim hastalığım, sıkıntım şudur" diyerek inkârcı, sapık kimsenin hâlini anlattı ve cevap verilerek onun iknâ edilip susturulmasını arzu ettiğini söyledi.

Bunun üzerine Abdülhakîm Efendi; "O kimse ile bahçede görüşeceğim. Bir yer hazırlatın. Altı yaşında bir eşeği de bahçeye bağlatıp bir müddet aç ve susuz bırakınız." dedi. Bu hazırlıklar yapıldıktan sonra sapık kimse ile bahçede görüşmek üzere bir araya geldiler. Konuya geçmeden önce Abdülhakîm Efendi sapık kimseye; "Nerelisin? Evli misin, baban öleli kaç sene oldu?" diye sordu. Sapık kimse; "Siz Şarklı hocalar birisi ile karşılaşınca, böyle fuzûlî sorular sorarsınız. Buraya ne için geldiyseniz o konuda konuşalım." dedi. Abdülhakîm Efendi hazretleri; "Dâvânızı duydum. Yalnız siz çok insafsız bir kimsesiniz. İnsafsızlarla ilmî münâzara yapmayı tercih etmem." buyurunca; "Neden insafsız mışım?" dedi. "İfâdenize göre baban altı sene önce ölmüş ve o zaman deminden beri şurada anırıp duran şu eşek dünyâya gelmiş ve babanın rûhu bu eşeğe geçmiş! Böyle iddiâ ediyorum aksini isbât edebilir misin?" deyince, sapık kimse şaşırıp kaldı ve yenik düştü. Sapık bir düşüncede olduğunun farkına vardı. Seyyid Abdülhakîm Efendinin büyük bir âlim ve velî olduğunu anladı, iknâ oldu. Bundan sonra Seyyid Abdülhakîm Efendi ilmî olarak gâyet geniş açık ve anlayabileceği bir tarzda rûhun bir insandan başka bir insana geçmeyeceğini, bunun mümkün olmadığını anlattı. Sapık kimse gerçekten iknâ olup, sapık fikrinden vaz geçti. Îtikâdını düzeltti ve tövbe etti. Seyyid Abdülhakîm Efendi onu alıp Vâli Tâhir Paşanın yanına götürdü. "İşte bir iddiâ ile buraya kadar gelmiş bu kimseyi bir eşekten misâl vererek müslüman ettik." buyurdu. Sonra bu kimsenin saptırdığı insanların îtikâdının düzeltilmesi için Tâhir Paşanın gayret göstermesini ve yardımcı olmasını istedi.

Ermeniler şehit etti.. 

Muhammed Sıddîk Efendi Van'da müftü olduğu sırada Birinci Dünyâ Savaşı çıkmıştı. Bu sıralarda bir gün Mejingir (Yukarı Kaymaz) köyünde Mejingir Suyu kenarında kollarını sıvamış abdest alıyordu. Sağ ayağını yıkamış sol ayağını yıkamak üzere iken o çevrede bulunan ermeni komitacılarından iki ermeni yakınında saklanmıştı. Ateş edip Muhammed Sıddîk Efendiyi vurdular. Atılan kurşun sağ omuzundan girip sol böğründen çıkmıştı. Vurulduğunu hissedince, belindeki kundaklı silahı çekip ateş etti. Kendisini yaralayanı vurup öldürdü. Diğerini de yaraladı. Arkadaşları da o yaralıyı öldürdüler. Muhammed Sıddîk hazretleri birkaç saat sonra şehîd oldu. Bu arada vasiyetini yapmıştır. Kabr-i Şerîfi Mejingir köyündedir. Fehmî Efendi adında fazîlet sâhibi bir oğlu vardı. 1969 senesinde vefât etmiştir. Kabri, babasının kabri yanındadır. Kerâmet sâhibi bir velî idi.

MUHAMMED MASUM EFENDİ 

Büyük âlim ve velî. 1880 (H.1298)de Arvas'ta doğdu. 1942 (H.1361)de yine Arvâs'ta vefât etmiştir. Kabri, mübârek babası Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin kabri yanındadır. Çok zekî, âlim, ârif, kâmil bir zâttı. Önce Arvâs Medresesinde ve babasının terbiyesinde ve derslerinde yetişti. Sonra sıra ile, Başkale Medresesinde Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin yanında bir müddet, Arvas Medresesinde iki sene, Müküs'te Mîr Hasan Velî Medresesinde bir sene, Gevaş kazâsının İzzeddîn Şerîf Medresesinde iki sene, Diyarbakır-Cizre Mîr Abdullah Medresesinde bir sene, Mardin-Kasımpaşa Medresesinde bir buçuk sene, en sonra Van'ın Erciş kazası Delû köyündeki Hasan Ağa Medresesinde üç sene tahsilden sonra, 1899'da icâzetnâme alıp, senelik 828 kuruş maaşla Adilcevâz kazasının Hâtuniyye Medresesinde müderris oldu. Muvaffakiyetinden dolayı taltif edildi. Kendisine; "Bursa Müderrislik İlmî Pâyesi" verildi. 1910'da Adilcevâz müftülüğüne, aylık 400 kuruşla tâyin olundu.

Seyyid Ma'sûm Efendi, Birinci Dünyâ Harbinde, milis kuvvetleri ile harpte büyük hizmetler yapmıştır 

Van müdâfaa-i hukûk cemiyetinin kurucuları arasında bulunarak İstiklâl Savaşını destekledi. TBMM'ne Van meb'ûsu olarak dâvet edildi fakat katılmadı. Bundan sonra hayâtı, zâhiren sıkıntı ve üzüntülerle geçti. 1942'de vefât etti. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin en değerli ve güvendiği eshâbından olup, hal ve kerâmetler sâhibiydi. Memleketinden uzak kaldığı zamanlarda iken, bâzı işlerini cinler görürdü.

Kızları, Nûriye, İsmet ve Atiyye hanımlardır. Oğulları, Seyyid Muhammed Bâkır, Konya'da vefât etti. Ankara'da Bağlum'da medfûndur. Seyyid Muhammed Selîm Arvas'ta medfûndur. Seyyid Salâhaddîn Maraş'ta vefât etti. Seyyid Abdülhakîm İstanbul'da vefât etti. Seyyid Tâhâ Efendi Mekke'de vefât etti. Cennet-ül-Mualla kabristanında medfundur. Diğer oğulları Seyyid İbrâhim, Seyyid Bedreddîn ve Seyyid Muhammed Emîn Garbî Efendilerdir.

SEYYİD MUHAMMED REŞİD EFENDİ 

Büyük âlim ve velî olan Muhammed Reşid Efendi’nin babası Fehîm-i Arvâsî'dir. On dokuzuncu asrın sonlarında Gevaş'ta vefât etti. Bütün ilimleri babasından gâyet mükemmel bir şekilde öğrendi. Tasavvufta babasının sohbetlerinde kemâl derecelerine ulaştı.

Babasının derslerine devâm edip, medreselerde okutulan bütün kitapları okuyup, tamamladı. Sâdece belâgat ilminde meşhûr bir kitap olan Mutavvel kitabını okumamıştı. Sıra gelince, bu kitabı, Şemdinli tarafında Şinû adındaki köyde çok meşhur bir hoca olan Molla Abdurrahîm adında bir müderristen okumayı arzu etti. Bunun için babası Seyyid Fehîm Arvâsî hazretlerinden izin istedi. Babası bu hususta emsâlsiz bir âlim olmasına rağmen içine böyle bir arzu doğdu. Babası; "Oğlum buraya kadar seni okuttum. O kitabı da okuturum." buyurdu ise de müsâde etmesini çok arzu ediyordu. "Efendim bunda şüphem yoktur. Ne olur bu şevkimi kırmayınız, lütf buyurunuz da müsâde ediniz." deyince müsâde etti.

Müderris Molla Abdurrahîm'in yanına gidip durumu anlattı. Bir sabah ders okuyacağı sırada Mutavvel kitabını hocasının önüne koydu. Hoca okumaya başlayınca; "Efendim bizim usûlümüzde talebe dersi okur, anlatır, hoca dinler. Eğer talebenin bir müşkülü olursa, hoca halleder." dedi. Bunun üzerine hoca müsâde etti ve onun dersi okumasını ve anlatmasını dinledi. Hoca onu dinlerken, ilimdeki derecesine ve dersi anlatmaktaki üstün mahâretine hayran kaldı. Hemen kitabı kapatıp; "Siz bu ilmi kimden öğrendiniz?" dedi. Seyyid Muhammed Reşîd; "Babamdan öğrendim." dedi. "Babanız sizden âlim midir?" deyince; "Babam o kadar ilim sâhibi ki, benimle hiç mukâyese edilemez." dedi.

Ben değil size ders vermeye, talebe bile olmaya lâyık değilim!

Molla Abdurrahîm bu sözleri dinleyince; "Şu söylediğiniz sözlere ve ilimdeki derecenize göre ben değil size ders vermeye, talebe bile olmaya lâyık değilim! Size bir şey okutamam. Öyle bir dahiyi bırakıp buraya gelmişsin. İlmimden fayda göreceğinize kâni değilim! Fakat buraya kadar gelmişken birkaç gün burada kalın da ilimde pek çok müşkül meselelerimiz vardır. Bunları lütfen halledin, sonra gidersiniz." dedi. Kabûl edip kaldı. Onların ilimdeki müşkül meselelerini hallederken, hastalandı. O köyden Nehri köyüne gönderdiler. Nehri köyünden onu Seyyid Ubeydullah Arvâsî Van'a oradanda halası Cevâhir Hanım onu Gevaş'ın Tığnîz köyüne götürdü ve orada vefât etti. Hacı Zive ismindeki kabristana defnedildi. Cenâzesinde gaybdan pekçok kuş toplandı.

Babası Seyyid Fehîm hazretleri onun hasta olduğunu işitince, Arvas'a getirmeleri için birkaç kişi gönderdi. Ancak vardıklarında vefât etmişti. Cübbesini ve diğer elbiselerini bir bohçaya sarıp Arvas'a getirdiler. Bu sırada Seyyid Fehîm hazretleri misâfirhânede sohbet ediyordu. Muhammed Reşîd'in elbiselerinin sarılı olduğu bohçayı evin harem kısmına götürdüler. Fakat Seyyid Fehîm hazretleri; "Bohçayı buraya getirin." buyurdu. Emri üzerine götürdüler. Bohça önüne konulunca; Muhammed Reşîd vefât etti! İnnâ lillah..." diyerek bohçayı açtı. Kendi sarığını ve cübbesini çıkarıp Muhammed Reşîd'in sarığını ve cübbesini giydi. "Beni bu cübbeye vâris kılan Allahü teâlâya hamd olsun." buyurdu. Sonra onun cübbesini ve sarığını çıkarıp tekrar bohçaya koydu ve kıymetli sohbetine devâm etti.

Muhammed Reşîd hazretlerinin Muhammed Bâkır isminde bir oğlu ile Âişe Hanım isminde bir kızı vardı. Bu kızı Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri ile evlenmiş, daha sonra Birinci Cihân Harbinde hicretlerinde Musul'da vefât etmiştir. Seyyid Ahmed Neyyîr Mekkî, Seyyid Ahmed Enver ve Seyyid Ahmed Münîr merhûmların vâlideleridir.

 

RESUL ZEKİ EFENDİ

Van velîlerin önde gelenlerinden ismi Resûl Zeki'dir. Arvâsîlerdendir ve soyu Peygamber efendimize ulaşır. Zamânında ilim ve irfân beldesi olan Van'ın Müküs kasabasının Arvas köyünde yaşadı. Doğum târihi bilinmemektedir. On dokuzuncu yüzyılın başında vefât etti. Arvas'ta medfûndur.

Resûl ZekiEfendi, velî bir zât olan babasının terbiye ve himâyesinde yetişti. Babası Seyyid Lütfi Efendi, Seyyid Abdurrahmân Kutb hazretlerinin oğluydu. Molla Muhammed Kutb hazretlerinden gelen ilim ve irfân dersleri Resûl Zeki Efendinin babası Seyyid Lütfi Efendiye kadar devâm etmiş, çok kimse hak yolun bilgilerini öğrenmiştir. Resûl Zeki Efendi babasının önde gelen talebeleri arasındayken, babası Seyyid Lütfi Efendi vefât etti. Âilede başka âlim ve müderris kalmamıştı. O sırada Resûl Zeki Efendi de çocuk yaşlardaydı. Babasının talebeleri, hocasız kalmalarına çok üzülmüşlerdi. Bir müddet bekledikten sonra hocalarının evine gelip hanımannelerine; "Efendim! Burada bize ders verecek kimse olmadığından izniniz olursa kendimize hoca aramak için başka yerlere gitmek istiyoruz." dediler. Bunu duyan Resûl Zeki Efendi, Arvas'ın medresesi dağılacak diye üzüntüsünden hastalanıp yatağa düştü. Bu durum karşısında annesi çok üzüldü ve talebelere haber gönderip; "Sizin ayrılıp gitmek istemenize Resûl Zeki dayanamadı, hasta oldu. Biraz daha bekleyin. İyi olsun o zaman gidersiniz." dedi. Talebeler bu arzu üzerine bir müddet daha medresede kaldılar. Bir zaman sonra tekrar izin istediler. Resûl Zeki yine hastalandı. Talebelere yine istedikleri izin verilmedi. Bir gün Resûl Zeki annesinden babasının cübbesini ve sarığını isteyip giydi. Sonra da babasının kitaplarını istedi. Sıra ile kitapların sayfalarını çevirmeye başladı. Sonra da babasının son ders verdiği kitabı koltuğuna alıp medresesine gitti. Talebeleri çağırıp medreseye topladı ve; "Allahü teâlânın izniyle size ders vermeye geldim." dedi. Talebeler; "Herhalde Resûl Zeki hastalık sebebiyle aklını yitirdi. Ama gönlünü kırmayalım, dediğini yapalım." dediler. En iyi durumda olan talebe, kitabını alıp Resûl Zeki'nin önünde oturdu. Resûl Zeki babasından daha mükemmel ders vermeye başladı. Talebeler bu hâli görünce hayretle etrâfında toplandılar. Allahü teâlâ tarafından bütün ilimlerin ona öğretildiğini anladılar ve çok sevinip zâhirî ilimler yanında, mânevî ilimler de tahsîl etmekle şereflendiler.

Molla Resûl Zeki Arvâsî hazretleriyle Arvas Medresesi ilme devâm etti 

Onun sebebiyle çok âlim yetişti. Talebelerinden daha sonra evliyânın büyüklerinden Seyyid Fehim hazretlerine hocalık yapacak olan Molla Resûl Sıbkî, Molla Yahyâ Muzîrî, Molla Halil Si'ridî, MollaFakîh Tayran gibi büyük zâtlar yetişti. Bunları insanları irşâd için çeşitli yerlere gönderdi. Talebelerinden Fakih Tayran hayvanların dilinden anlardı. Bir gün Arvas'ta bal arılarını seyrederken bir arı beyinin arılara sıkı talimat vererek; "Çabuk gidin, çabuk gidin, durmayın! Sâhibimizin misâfiri vardır." dediğini duydu. Hocasına; "Bu kovanı bana verir misiniz, köyüme götüreyim." dedi. O da; "Götürün." buyurdu. Alıp götürdü. Bir müddet sonra yine arı beyini dinledi. Bu sefer; "Yavaş gidin, yavaş gelin, acele etmeyin!" dediğini duydu. Kovanı aldı Arvas'a getirdi ve durumu hocasına anlattı. 

Molla Resûl Zeki Arvâsî'nin güzel hal ve kerâmet sâhibi talebesi Fakih Tayran bir gün Müks Suyu üzerindeki Kırmızı Köprüde durup suya hitâben; "Ey su, ey su! Sen böyle akıp nereye gidersin. Gece gündüz durmadan inler devâm edersin?" deyince, su akmayıp ona şu karşılığı verdi:

"Ey insan! Bunca nebî, bunca velîler geldi. Hiçbiri sebebini öğrenmek istemedi." Fakih şöyle dedi:

"Onlar büyüklerdi. Bilip de sormadılar. Bense bilmiyorum. Aramızda çok fark var." Su cevâben;

"Bak ben de senin gibi birisine tutkunum. Bunun için gece gündüz, onu arar dururum." dedi.

Resûl Zeki Arvâsî hazretleri ömrünü ecdâdı gibi hak yola hizmetle geçirdi. Vefât ettikten sonra oğlu Ziyâeddîn Efendi, babasının yolunu bırakıp dünyâ ile meşgûl oldu. Yaylada çadır kurup günlerini avlanmakla geçirmeye başladı. Babasının fazîlet sâhibi talebeleri bu durumu görünce çok üzüldüler. Muş'taki Molla Resûl Sıbkî, Siirt'teki Molla Halil'e gidip; "Hocamızın tâziyesine, başsağlığına gidemedik. Hem de oğlu ile ilgilenir nasîhat ederiz" dedi. Molla Halil de; "İsterseniz önce bir mektup yazalım. Sonra netîceye göre hareket ederiz." diye cevap verdi. Molla Halil Efendi, Seyyid Ziyâeddîn'e bir mektup yazıp; "Mübârek hocamız Molla Resûl Zeki hazretlerinin oğlunun ava, eğlenceye başladığını öğrendik. Hocamızın yeni vefât ettiği anlaşıldı. İnnâ lillâh..." dedi. Mektup Seyyid Ziyâeddîn'e ulaşınca durumu anlayıp yaylayı, eğlenceyi, avı bırakıp Arvas'a indi. Annesiyle görüştü. İzin alıp Molla Halil hazretlerine talebe olmak için Siirt'e mektup yazdı. Mektup Molla Halil'e ulaştığında, o; "Oğlum ben fakirim. Sana bakacak gücüm yok. Her gün bir altın verirseniz size ders verebilirim." cevâbını yazdı. Bunun üzerine Ziyâeddîn bir çanta altınla Siirt'e geldi ve Molla Halil'e talebe oldu. Her gün hocasına bir altın verip ders aldı. Nihâyet bir gün altınlar bitti. Bunun üzerine Seyyid Ziyâeddîn Arvas'a haber gönderdi. Bu arada rahatsızlık bahânesi ile derse gitmedi. Birkaç gün geçti. Hocası onun bu durumunu anlayınca, daha önce verdiği bütün altınları getirip kendisine iâde etti ve; "Biz sana para için ders vermedik. Arzu ve niyetimiz iyi öğrenmenizdi." buyurdu. Onu güzel bir şekilde yetiştirdi.

Molla Resûl Zeki hazretlerinin küçük birâderi olan Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri de yüksek ilim ve mârifet sâhibi bir zât olup, çok evliyânın yetişmesine sebeb olmuştur.

 

SOFU BABA 

Van evliyasından Sofu Baba hazretlerinin ismi Mustafa Efendidir. Sofu Baba adıyla meşhûr oldu. Van eşrâfından Abdullah Tüfekçibaşızâde'nin torunu olup babasının adı Abdurrahmân Efendidir. On dokuzuncu yüzyılın son yarısında Van'da yaşadı. Kabr-i şerîfi İpek Yolu üzerinde olup, ziyâret mahallidir. Kabri yanında kendi adıyla anılan Sofu Baba Câmii vardır.

Mustafa Efendi gençliğinde evliyânın büyüklerinden ve Peygamber efendimizin soyundan olan Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerini tanımakla şereflendi. Tanıması şöyle anlatılır:

Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretleri her sene Van'a gelir, Şâbâniye mahallesindeki câmide halka vâz eder, ilim ve edep öğretirdi. Vâzlarına devâm edenler arasında Mustafa Efendi de vardı. Seyyid Fehîm hazretleri sıcak bir yaz günü dersine gelen talebeleri imtihan etmek maksadıyla; "Birisi olsa da Erek Dağından bir tabak kar getirse. Bir karlı su içseydik." buyurdu. Mustafa Efendi sessizce bu işe tâlib oldu. Binbir zorlukla kısa zamanda dağa gidip kar getirdi. O zaman Seyyid Fehîm hazretleri ona ismini sordu ve duâ etti. O sırada Mustafa Efendi'de bâzı haller görüldü ve ağlamaya başladı. Gönlü her şeyden boşalıp muhabbetle doldu. Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerine candan âşık oldu. Sonra hocası Van'da kaldığı müddetçe yanından hiç ayrılmadı.

Sofu Mustafa Efendi anlatır: 

Bir zaman Başkale'den Suvar Ağa ile birlikte Van'a koyun götürüyorduk. Dağda müthiş bir tipiye yakalandık. Dağ başında tipi fırtınası bir nevî ölüm demektir. O zaman endişe ile hocam Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerini hatırlayıp gözlerimi kapadım. Bir müddet o halde kaldım. Sonra gözlerimi açtım. Fırtınayı dinmiş gördüm. Daha sonra selâmetle Van'a geldik. Ben burada Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerine uğradım. Abdülhakîm Efendi beni görünce; "Çok mu korktunuz?" dedi. Ben sükût edince; "Nasıl olsa kurtulurdunuz. Hocasını hatırlayanın ve bağlılığı olanın endişesi yersizdir." buyurdu.

Sofu Baba'nın o târihte ışıklandırma için Arvas'a getirdiği yağ küpünün ve yakılan yağ ile isten kararmış duvarlarının hâlâ Arvas'taki medresede durduğu bildirilmektedir. Seyyid Fehîm hazretlerinin torunu rahmetli Tâhâ Arvas Efendiye, dergâhı ziyâret edenlerce; "Neden bu şekilde bırakıldığı?" sorulduğunda o, Sofu Baba'nın getirdiği küpü göstererek; "Eski mânevî havanın dağılmaması için o zamanki durum silinmesin diye badana yaptırmaya kıyamadık." demiştir.

Sofu Baba'nın sülâlesinden Fehîm isminde birçok zât vardır. Sofu Baba'nın oğlu Sıtkı Efendi onun oğlu Ağabey diye bilinen Abdurrahmân Efendi, onun oğlu Fehîm Efendi, Fehîm Efendinin oğlu ise mahkeme zâbit kâtipliği yapmış olan Necmeddîn Efendidir.

Hiç dönüp bakılır mı Hızır’a.. 

Seyyid Fehîm hazretlerinin Van'dan ayrılmasından sonra Mustafa Efendi onun hasret ateşiyle sararıp soldu. Kimseye bakmaz ve sokağa çıkmaz olmuştu. Bunun üzerine kendisine Sofu dediler. Sofu Mustafa Efendi bir kış günü annesine; "Anneciğim heybemi hazırla Arvas'a gideceğim." dedi. Annesi durumunu ve hocasına olan derin sevgisini bildiğinden; "Etme oğlum bu karda kışta evden dışarı çıkılmaz. Aç kurtlar seni yerler. Gitme. Bahar yaklaşıyor. Biraz bekle. O zaman gidersin." dedi. Lâkin onun kararlı olduğunu anlayınca, çâresiz heybesini hazırladı. Mustafa Efendi hediye olarak Arvas'ta büyük ihtiyaç olan bir küp kandil yağı da alarak yola koyuldu. Soğuk dondururken, kurtlar yiyecek ararken dağ dere demeyip gece gündüz yola devâm etti. Yol, yüz kilometre kadardı.

Hızır Aleyhisselam karşısına çıktı..  

Sofu Mustafa Efendi yüksek bir dağ tepesindeyken karşısına biri çıktı ve; "Oğlum! Aç isen sıcak yemek vereyim. Nereye gidiyorsan ben götüreyim." dedi. Genç âşık onunla oturup konuşmadı. Yoluna devâm etti. O devamlı Seyyid Fehîm hazretlerini düşünüyor, onun aşkı damarlarındaki kanı ısıtıyor, kendini ona o kadar yakın hissediyor, karşısındaki hayâlini; "Çabuk gel, seni bekliyorum." der halde görüyordu. Geri dönmek aklının ucundan geçmiyordu. Nihâyet bir akşam vakti Arvas Câmiinde ezân okundu. Seyyid Fehîm hazretleri mihrâba geçmeyip biraz durdu. Halbuki böyle yapmazlar, ezan okununca mihrâba geçer, imâm olur, huzûr içinde namaza dururdu. Talebeleri ve cemâat; "Bunda bir hikmet vardır." düşüncesinde iken Seyyid hazretleri; "Bir yolcumuz geliyor. Kendisi farkında değil ama nerede ise donacak." buyurdu. Hakîkaten biraz sonra kapıdan içeri Sofu Mustafa Efendi girdi. Buzdan kardan bir adam gibiydi. Seyyid Fehîm hazretlerinin emriyle papuçlarını ve paltosunu çıkardılar. Sobayı yaktılar. Genç âşık kendine gelince hocasının o mübârek ellerini muhabbet ve eşsiz aşkı ile öptü, öptü. Ağladı öptü. Karada ölümle savaşan, kendini suya atmak için çırpınan bir balığın suya kavuşması, deryâya dalması gibi rahatladı. Herkes bu hâle şaşa kaldı. O zaman Seyyid Fehîm hazretleri âşık gence; "Peki yolda karşına çıkıp, sana yardım etmek isteyeni tanıdın mı? O Hızır aleyhisselâmdı. Niçin yardımını istemedin?" buyurdu. Âşık genç; "Efendim! Tanıdım size selâmı var, ama o anda sizinle öyle bir huzurda idim, kendimi bütün varlığımla size öyle vermiştim ki, Hızır aleyhisselâmla konuşmakta bir fayda görmedim. Ben ona güvenerek değil, aşkınıza tutunarak geliyordum. Her adımda size biraz daha yaklaşıyor, karşımda sizi daha net görüyor, himmetinizi her zerremde hissediyordum. Beni bana bırakmıyordunuz." dedi. Sonra namaza durdular. İTTİFAK



Yorum Ekle