13 Mayıs 2021, Perşembe
Son Dakika

Anadolu Evliyaları 29/Kayseri - HAFIZ OSMAN EFENDİ

Anadolu Evliyaları yazı dizimizin 29’uncusunda Kayseri’deyiz. Kadim bir tarihe sahip İçanadolu’nun şirin ili Kayseri’de Anadolu’yu aydınlatan birçok evliya yetişmiş. Yazımızın bu bölümünde bölgenin yetiştirdiği büyüklerden Hafız Osman Efendi ile Tacüddin İbrahim Halveti Hazretlerinin bizlere rehber olan manevi dünyalarını sizlere aktarıyoruz.
30.04.2021 16.55.55

ÖMER FARUK ÇAĞLAR

Kayseri evliyasından olan Hafız Osman Efendi, 1734 (H.1147) yılında Konya'nın Akşehir kazâsında doğdu. Bu sebeple Kayseri'de Akşehirlizâde Osman Efendi Hoca diye şöhret buldu. 1811 (H.1226) yılında Kayseri'de vefât etti. Babası Akşehirli Mahmûd oğlu Abdullah'tır. İlk tahsîlini Akşehir'de tamamladıktan sonra on üç yaşında Kur'ân-ı Kerîmi ezberledi. Sonra dört yıl kadar Akşehir'de sarf ve nahiv öğrendi. Karahisar'a ve oradan Konya'ya gitti. Konya ve Kayseri'de çeşitli âlimlerden dersler aldı. 1755'te İstanbul'a giderek Ruûs-ı Hümâyûn imtihânına girdi, ehliyetini ispat ederek doğum yeri olan Akşehir'e geri döndü. Akşehir'de Reisü'l-Kurrâ Sinoplu Hâfız Mustafa'nın dersine devâm etti ve Kur'ân'ın yedi okunuş şekli olan kırâat-ı seb'ayı tahsîl etti.

Hadimi Hazretlerine talebe oldu 

Hâfız Osman Efendi daha sonra büyük âlim Hâdimî Efendiden ders almak üzere Konya'nın Hadim kasabasına geldi. Ancak talebelerin çokluğundan ders halkasında uygun bir yer bulamadı. Câmi-i şerîfin minberi üzerine çıkarak oradan dersi tâkib etmeye başladı. Bir gün ders esnâsında Hâdimî Efendi talebelerine; "Mübtedâ ile haberin, ikisinin birden hazfi câiz midir? (Özne ile yüklemin her ikisini birden cümle içinde ortadan kaldırmak mümkün müdür?) diye sordu. Talebeler ne cevap vereceklerini düşünürlerken minberde oturan Osman Efendi, Zâriyât sûresinin 48. âyet-i kerîmesini okudu. Bunun üzerine kendisini çok takdir eden Hâdimî Efendi, ona ders halkasının en önünde yer verdi. Böylece zekâ ve istidâdını ortaya koyarak güzîde talebeler arasına katıldı. Hâdimî Efendinin ders ve sohbetleriyle ilimde kemâl derecesine kavuştu.

Hocasından icâzet aldıktan sonra yine onun işâreti üzerine yanında müderris arkadaşı Hoca Ahmed Efendi de olduğu halde Kayseri'ye gitti. Yolculuk sırasında, bir akşam üzeri, bir çobana misâfir oldular. Çoban Baba, bunlara akşam yemeği olarak bulgur pilavı getirdi. Yemeği yedikten sonra yatsı namazını kılarak yattılar. Cemâatle sabah namazını edâ ettikten sonra, Çoban misâfirlerine; "Hepimiz duâdan evvel kalbine bir şey alsın da o isteklerimiz için hemen birbirlerimize duâ edelim." dedi. Hepsi ayrı ayrı bir şeylere niyet ederek duâ ettiler. Sonradan izn-i ilâhî ile oradaki duâların kabûle şâyân olduğunu anladılar.

Bir türlü Kayseri halkının rağbet ve hürmetini kazanamadılar

Hâfız Osman Efendi ile Ahmed Efendi Hoca, Kayseri'ye geldiklerinde Kurşunlu Câmi civârında bir medresede kalmaya başladılar. Bu iki müderris hoca uzun bir süre medresede talebe okutup, ilim yaymaya çok gayret ettiler. Fakat bir türlü Kayseri halkının rağbet ve hürmetini kazanamadılar. Arkadaşı Ahmed Efendi mesleğini değiştirip ticâretle uğraşmaya başladı ve Kayseri'den ayrılarak başka diyârlara gitti.

Hâfız Osman Efendi ise daha çok Kayseri dışından gelenlerin bulunduğu talebeleri okutmaya devâm etti. Fakat günden güne Hoca Efendinin talebeleri çoğalmaya başladı ve kısa zamanda yüzlerce talebesi oldu. Kayseri halkı da Hoca Efendinin ilimdeki derecesine vâkıf olduktan sonra kendisine fevkalâde hürmet ve tâzim göstermeye başladı. Hattâ kendisine rahat etmesi için bir ev ve daha büyük bir medrese inşâ ettiler. Ancak Hâfız Osman Efendi bir müddet sonra memleket hasreti sebebiyle Akşehir'e gitmek üzere hazırlık yaptı. Eşyâlarını develere yükledi. Fakat tam yola çıkacağı esnâda bu haberi duyan Kayserililer böyle ilim ehli bir zâtı bırakmak istemediklerinden kendisini bırakmadılar. Pek çok yalvarmadan sonra fikrinden caydırdılar.

Sultan Üçüncü Selîm Hanın emri ve fermânıyla Kayseri Müftülüğüne getirildi

Böylece halkın ısrârı netîcesinde kesin olarak Kayseri'ye yerleşen Hâfız Osman Efendi orada evlendi. Yüzlerce talebe yetiştirdi. Bunlardan pek çoğu ilimde yüksek derecelere kavuştu ve icâzetle şereflendi. Kayserililerin bu kadar sevgi ve îtimâdını kazanan Hâfız Osman Efendi, çok geçmeden de Sultan Üçüncü Selîm Hanın emri ve fermânıyla Kayseri Müftülüğüne getirildi. Senelerce bu vazîfede kalan Osman Efendi halka vâz ve nasihatlarda bulundu. Tesirli sözleri ile halkın İslâmiyete olan bağlılığını pekiştirdi, yaşayışlarını dînimize uygun hâle getirdi. Müşküllerini çözdü. 1811 (H.1226) senesinde vefât eden Hâfız Osman Efendi, Kayseri'de Seyyid Burhâneddîn Türbesi civârında defnedildi. Kayserililer bugün dahi kabr-i şerîfini ziyâretle rûhâniyetinden istifâde etmektedirler.

 

 

 

 

TACÜDDİN İBRAHİM HALVETİ 

Kayseri’de medfun büyük velîlerden biri de Tacüddin İbrahim Halveti Hazretleridir. İsmi İbrâhim, lakabı Tâcüddîn'dir. Seyyid olup, soyu Peygamber efendimize ulaşır. Kayseri'de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1455 (H.860) târihinde Kayseri'de vefât etti. Kayseri'de kendi adı ile anılan Tâceddîn Mahallesi Etiler Okulu avlusundaki türbede yatmaktadır. İbrâhim Halvetî hazretleri gençliğinde babasının işi gereği ticâretle uğraştı. Bu sebeple birçok yerleri dolaştı. Sâlih bir zât olan babası Cemâleddîn İbrâhim Efendi, Nakşibendî yolunda idi. Oğlunun da velî bir zâtın terbiyesine girmesini çok isterdi.

İbrâhim Halvetî bir gece rüyâsında ceddi hazret-i Ali'yi gördü 

Hazret-i Ali efendimiz kendisine tebessüm edip, başına bir taç koydular ve; "Ey oğlum! Sen Halvetî büyüğü bir zât ile terbiye olunursun." buyurdular. İbrâhim Halvetî kalkınca, kendisine rüyâda bir işâret verildiğini anlayıp, bu yolun büyüklerinden birisine gitmek istedi. Şehri dolaşmaya başladı. Gezerken ticâretle uğraşan bir arkadaşı ile karşılaştı. O; "İbrâhim! Erzincan'a gidip malımızı orada pazarlamak isteriz. Arzu edersen sen de gel." dedi. Seyyid İbrâhim kabûl edip, yola çıktılar. Erzincan'a varınca, orada bir müddet kaldılar. Bir Cumâ günü câmiye gittiler. Câmide bir zât gönülleri alan sözler söyledi. Namazdan sonra İbrâhim Halvetî vâz eden zâtın elini öpmek için ilerledi. Yanına geldiğinde, o zât; "İbrâhim! Senin yetişmen Halvetî yolu iledir. Biz de o hizmetteyiz." buyurdu. Bunu işiten Seyyid İbrâhim derhal o zâtın ellerini öptü. O zâtın Pîr Muhammed Erzincânî hazretleri olduğunu anlayıp, talebesi olmakla şereflendi. Bütün mal ve mülkünü de dergâhın fakirlerine muhtaç talebelerine dağıttı. Hocasının verdiği vazîfe gereği nefsiyle mücâdeleye başladı. Kısa zamanda olgunlaşıp, icâzet, diploma aldı. Hocası onu insanlara ilim ve edeb öğretmesi için Kayseri'ye gönderdi. Giderken de; "İbrâhim oğlum! Bizim sana yapabildiğimiz, ecdadının haber verdiği şeyi teslim etmekti." buyurdu.

"Acabâ hocamızda böyle kerâmet, hârikulâde şeyler var mı?"

Seyyid İbrâhim Halvetî, Kayseri ve etrâfında hak yolun bilgilerini öğretmekle meşgûl oldu. Bir gün tanıdıkları onu alıp bir kır gezisine götürdüler. Bir bahçede oturuldu. Oradakilerden herbiri velîlik ve kerâmet hakkında bir şeyler söylediler. O sırada Seyyid İbrâhim'in talebelerinden biri de; "Acabâ hocamızda böyle kerâmet, hârikulâde şeyler var mı?" diye gönlünden geçirdi. Tam o sırada bağ kapısına bir fakir gelip; "Allah için bir şey." diye bir şeyler istedi. Seyyid İbrâhim hazretleri kerâmet isteyen talebesine hitâben; "Oğlum git şu ağacı silkele. Her ne düşerse onu fakire ver." buyurdu. O talebe de işâret edilen ağacı silkeledi. Yere bir mikdâr yaprak düştü. Talebe o yaprakları eline aldığında onların gümüş olduğunu gördü. Fakire verirken de tamâ edip, bir kısmını gizlice cebine koydu. Sonra hocasının yanına döndü. O zaman Seyyid İbrâhim hazretleri; "Oğlum! Bunlar onun nasîbidir. Sana bir faydası olmaz. Onları git şu nehre dök de gel." buyurdu. O zaman talebe elini cebine sokup çıkardığında gümüş yaprakların hepsinin çakıl taşları hâline geldiğini gördü. Hemen hocasından af dileyip, tövbe etti. Bir daha da gönlünden böyle şeyler geçirmemeye karar verdi. İTTİFAK



Yorum Ekle