13 Mayıs 2021, Perşembe
Son Dakika

Anadolu Evliyaları 29/Kayseri - ZEYNELABİDİN KAYSERANİ

Anadolu Evliyaları yazı dizimizin 29’uncusunda Kayseri’deyiz. Kadim bir tarihe sahip İçanadolu’nun şirin ili Kayseri’de Anadolu’yu aydınlatan birçok evliya yetişmiş. Yazımızın bu bölümünde bölgenin yetiştirdiği büyüklerden Zeynelabidin Kayserani ile Bostancı Baba’nın manevi dünyamızı aydınlatan ve bizlere örnek yaşantılarını sizlere aktarıyoruz.
30.04.2021 00.11.44

ÖMER FARUK ÇAĞLAR

Kayseri’de yetişen büyük velîlerden olan Zeynelabidin Kayserani, 1349 (H.750) yılında Medîne-i münevverede Rasas mahallesinde doğdu. Babası Seyyid Ahmed Şemsüddîn Efendi, annesi ise, Seyyid İzzeddîn Hasan Rıfâî’nin kızı Sâdiye Hanım’dır. Nesebi, yirmi dokuzuncu batında hazret-i Ali’ye ulaşmaktadır. Doğum yerine nisbetle Medenî, yerleştiği Kayseri şehrine nisbetle de Kayserânî denildi. 1414 (H.817) yılında Kayseri’de vefât etti. Kabri, Burhâneddîn Tirmizî hazretlerinin türbesi içinde olup, ziyâret edilmektedir.

Seyyid Zeynelâbidîn hazretleri, küçük yaşta babasından ve Medîne-i münevverenin meşhûr âlimlerinden ilim öğrendi. Evliyâdan feyz alıp, olgunlaştı. Allahü teâlânın sevgili kullarının sohbetlerinde, Resûl-i ekremin güzel ahlâkı ile ahlâklanıp âzâlarını Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymakla süsledi. Çok ibâdet eder, haram ve şüphelilerden pek sakınırdı. Mübârek pederinin vefâtından sonra Anadolu’ya doğru yola çıktı. 1397 senesinde Kayseri’ye geldi. O sıralarda Sivas ve Kayseri dolaylarının beyi olan Kâdı Burhâneddîn Ahmed Bey yeni vefât etmiş, Kayseri şehri de Osmanlı Türklerinin âdil idâresi ile şereflenmişti. Kayseri halkı ve idârecileri, şehirlerine yeni gelen, Resûl-i ekremin bu mübârek torununa izzet ve ikrâmda bulundular. Zeynelâbidîn hazretleri için bir dergâh ve ev inşâ ettiler. Yine Basra’dan gelip Kayseri’de yerleşen Seyyid Burhâneddîn Ahmed Efendinin mübârek kerîmesi Fâtıma Hanım ile evlendirdiler. Resûl-i ekremin iki kıymetli torununun ilim ve feyzinden istifâde için ellerinden geleni yaptılar.

Uzun boylu, buğday tenli ve güler yüzlü bir zât olan Seyyid Zeynelâbidîn, vefâtına kadar insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmekten, Resûl-i ekremin güzel ahlâkını tatbik etmekten ve Selef-i sâlihînin mübârek yolunu yaymaktan bir ân geri durmadı. Allahü teâlânın sevgili kulları ile sohbet etmekten çok hoşlanır, sâlihlerle bulunmaktan zevk alırdı. Söz ve kerâmetleri dilden dile nakledilirdi.

Seyyid Zeynelâbidîn hazretlerinin Fâtıma Hâtun’dan; Ahmed, Mûsâ ve Eyyûb isminde üç oğlu dünyâya geldi. Onlar da babalarının ilim ve feyzinden istifâde edip, üç günlük dünyâda, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya gayret ettiler. Her üçü de Kayseri’de yerleşip, orada vefât ettiler. Zeynelâbidîn hazretlerinin menkıbe ve kerâmetlerinden bir bölümü, sevenlerinden Ahmed Remzi Dede tarafından Mir'ât-ı Zeynelâbidîn başlıklı bir manzûmede anlatılmıştır. Sekiz kasîdeden müteşekkil olan bu manzûmenin bâzı kıt'aları şöyledir:

 

Ehlullahın hâline vâkıf olan eshâb-ı din,

Feyz alıp fil-hâl elde eder irfân ve yakîn.

Arzulanan en üst menzile kavuşur şüphesiz,

Bende-i dergâh-ı ehlullâh olan merd-i güzîn.

 

Yüksek âlimlere ayak basar iclâl ile,

Âsitân-ı evliyâya eyleyen vaz’ı cebîn.

İsimlerini yâd eden elbet bulur feyz ü felâh,

Zikreden evsâfını elbet olur gamdan emîn.

 

Ey muhibbî evliyâ! Ey teşne-i feyz-i Hudâ,

Coşar deryâ-yı rahmet zikredilirse sâlihîn.

Gel ziyâretgâhın olsun kabr-i Zeynelâbidîn,

Hâzihi Cennetü Adnin fedhulûhâ hâlidîn.

 

 

 

 BOSTANCI BABA 

Kayseri velîlerinden biri de Bostancı Baba Hazretleridir. İsmi Behâeddîn Çelebi'dir. Doğum ve vefât târihi belli değildir. On üç ve on dördüncü yüzyılda yaşamıştır. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Kayseri'nin yukarı tarafındaki Saklan Kalesinin batısında yer alan tarlasında kavun, karpuz yetiştirirdi. Bu yüzden kendisine Bostancı Baba denilmiştir. Hacı Bektâş-ı Velî ile görüşmüş ve ondan feyz almıştır. Bu konudaki hâdise ise şöyle anlatılır: "Hacı Bektâş-ı Velî, sık sık Hızır aleyhisselâm ile buluşurdu. Bir gün Kayseri'nin yukarı tarafındaki Saklan kalesinin batısında Hacı Bektâş-ı Velî, Hızır aleyhisselâm ile buluştu. Orada bir kişinin kavun ve karpuz ektiğini gördüler. Hızır aleyhisselâm ile Hacı Bektâş-ı Velî, o bostanın kıyısında bir taşın dibine oturdular. Hacı Bektâş-ı Velî, ismi Behâeddîn Çelebi olan bostan sâhibine; "Kardeş!" diye hitâb etti. Bostan sâhibi de ona; "Ne buyurursunuz?" dedi. Hacı Bektâş-ı Velî de; "Bostanından bir kavun koparıp getir, yiyelim." dedi. Bostan sâhibi Behâeddîn Çelebi; "Başüstüne. İnşâallah olunca getiririm." deyince, Hacı Bektâş-ı Velî; "Diktiğin yeri bir kontrol et. Belki olmuştur." dedi. Bostan sâhibi yine; "İnşâallah!" diyerek önceki cevâbı verdi. Bunun üzerine Hızır aleyhisselâm; "Bir kere dolaş gör." buyurdu. Behâeddîn Çelebi, kendi kendine; "Bir kere dolaşayım." dedi ve bostana girdi. Birden burnuna kavun kokusu geldiğini farketti. Bir kökende, üç tâne iri kavunun büyüyerek olgunlaşmış olduğunu gördü. Bunların ikisini koparıp, birisini Hızır aleyhisselâm, diğerini Hacı Bektâş-ı Velî'ye verdi ve; "Ey erenler! O birisini de çoluk çocuğumuza götürelim." dedi. Hacı Bektâş-ı Velî de bu durumu kabûl etti. Onlar kavunlarını alıp Kayseri'ye döndüler.

"Velîlerin bir nazarı kimyâdır, karataş, nazar ile yâkut olur."

Behâeddîn Çelebi hazretleri, bostan işiyle meşgul olurken, birden aklına; bostan daha ekilirken kavun bittiğini cihanda kim gördü? O azizler kerâmet sâhibi zâtlardanmış. Bu iş onların kerâmetiyle zâhir oldu. Bana yazıklar olsun. Eyvâh mübârek ellerini öpmedim!" dedi ve bir hayli üzüldü. Bostan ekmekten vazgeçip bir süre onları aradı. Kendi kendine; "Son pişmanlık fayda vermez." deyip kalan o bir kavunu koparıp evine gitti. Evinin kapısından içeri girince, Hızır aleyhisselâm ile Hacı Bektâş-ı Velî'nin misâfir odasında oturduklarını gördü. Selâm vererek odaya girdi. Elindeki o kavunu getirip ortaya koydu. Hemen onların mübârek ellerini öptü. Hacı Bektâş-ı Velî, bostan sâhibine; "Kavunları kes de yiyelim." dedi. Onlara vermiş olduğu iki kavun da duruyordu. Behâeddîn Çelebi hemen kavunları kesti, bir kısmını âilesine gönderdi, kalanını misâfirleriyle birlikte yediler ve Allahü teâlâya şükrettiler. Ellerini yıkadıktan sonra, Behâeddîn Çelebi misâfirlerine; "Size kim derler? Bu fakire himmet edin!"dedi. Hacı Bektâş-ı Velî; "Bana Bektâş-ı Velî derler. Bu azize ise Hızır aleyhisselâm derler." dedi. Daha sonra Hacı Bektâş-ı Velî, Behâeddîn Çelebi'yi yanına çağırdı onun gözlerini sığayıp, sırtını sıvazladı. Ona hayır duâ etti. Sonra Hızır aleyhisselâm ile Hacı Bektâş-ı Velî, Behâeddîn Çelebi'ye vedâ edip evden çıktılar. Kapının önünde ikisi de kayboluverdi. "Velîlerin bir nazarı kimyâdır, karataş, nazar ile yâkut olur." O saatte Behâeddîn Çelebi, yüksek merhaleler kat edip, velîlik mertebesine ayak bastı. Kalp gözü açıldı. Bir anda şarktan garba olan yerleri seyreyledi. Türbesi, Kayseri'de İncesu yakınlarında olup ziyâret edilir." İTTİFAK



Yorum Ekle