28 Temmuz 2021, Çarşamba
Son Dakika

Anadolu Evliyaları 33/Sinop MAHMUD KEFEVİ HAZRETLERİ

Karadeniz’in güzel şehri Sinop’un yer üstü kadar yer altı da çok büyük zenginliklere sahiptir. Anadolu Evliyaları yazı dizimizin 33’üncüsünde Sinop’ta Mahmud Kefevi Hazretleri’nin Huzurundayız..
15.06.2021 15.48.37

ÖMER FARUK ÇAĞLAR

Osmanlı âlim ve velîlerinden olan Mahmud Kefevi Hazretleri’nin ismi Mahmûd, künyesi Ebü'l-Fazl'dır. Babası Hacı Süleymân bin Abdi Kefevî'dir. Şeyh Mahmûd Kefevî diye meşhûr olmuştur. 1520 (H.926) senesinde Kırım'ın Kefe liman şehrinde doğdu. 1581 (H.989) senesinde Sinop'ta vefât etti. Kabri, Sinop'ta Kefevî Câmii avlusundadır.

Babası sonradan Müslüman oldu 

Babası Hacı Süleymân bin Abdi Kefevî aslen Çerkez'dir. Müslüman olmadan önce Tatarlar tarafından esir edildi. Karadeniz kıyısındaki İslâm beldelerinden Kırım Yarımadasındaki Kefe'ye götürüldü. Orada müslümanlardan âlim ve fazîlet sâhibi bir zât onu satın alıp, İslâm dînini öğretti. Süleymân Efendi uzun müddet bu âlim zâta hizmet etti. Müslüman âlim onu serbest bıraktı. Hürriyetine kavuşan Hacı Süleymân Efendi, Allahü teâlânın kulu olduğunu unutmadı, O'na ibâdet etmekle meşgûl oldu. Helâl kazanç elde edebilmek için ticârete atıldı. Allahü teâlâ ona bol mal ve zenginlik ihsân etti. Mekke-i mükerremeye gidip hac vazîfesini yerine getiren Süleymân Efendi, sevgili Peygamberimizin mübârek kabr-i şerîflerini ziyâret edip feyzlerine kavuştu. Hacı ismini de alarak memleketi olan Kefe'ye döndü.

Babasının rüyasındaki işaretle Sinop’a gitti 

Kefe'de bulunduğu sırada bir rüyâ gördü. Rüyâsında Kefe şehrinin tam karşısında bulunan Sinop şehri Cennet gibi bir hal almıştı. Kendisi elinde yeşil büyük bir sancak tutmuş, insanlar ve şehrin ileri gelenleri sancağın altında toplanmışlardı. Sonra halk ona tâbi olup Sinop'un Meydan kapısı diye anılan yerin doğu kapısından dışarı çıktılar. Bugünkü Kefevî Câmiinin yerine geldiklerinde, Hacı Süleymân Efendi sancağı oraya dikti. İnsanlar o sancağın dibinde Allahü teâlâya hamd ve senâda bulunup, tekbir getirdiler. Hayır duâda bulunup, şükrettiler. Bu rüyâyı gören Hacı Süleymân Efendi, seher vaktinde sevinç ve neşeyle kalktı. Sinop ahâlisinden o sırada Kefe'de oturmakta olan, şu anda kabri Sinop Kefevî Câmiinin yakınında bulunan meşhûr Selâhaddîn Hocaya gidip rüyâsını anlattı. Selâhaddîn Hoca, yüksek nazar ve firâsetiyle Hacı Süleymân Efendiye; "Ey oğul! Senin şahsında bu rüyânın gerçekleşmesine izin yoktur. Ancak senin neslinden sâlih bir oğul dünyâya gelecek, âlemde hüner dolu hatırı sayılır bir kişi olup, senin sancağı diktiğin yerde bir eser binâ edecektir." diye rüyâsını tâbir etti. Bu rüyâdan sonra Hacı Süleymân Efendi'de Sinop'a karşı bir merak ve alâka peydâ oldu. Resûlullah efendimizin sünnetine uyarak evlendi. Bu evlilikten 1520 (H.926) senesinde Mahmûd isminde bir oğlu dünyâya geldi. Çocukluğu doğum yeri olan Kefe'de geçen Mahmûd Kefevî, zamânının usûlüne göre küçük yaşta ilim tahsîline yöneldi. Temel dînî bilgileri öğrendikten sonra tasavvufa karşı alâka duydu. Kâdiriyye yolu mensuplarından büyük âlim ve velî Takıyyüddîn Ebû Bekir Kefevî'den ilim öğrendi ve sohbetlerinde bulundu. Yirmi üç yaşına geldiği zaman 1542 (H.949) senesinde hocası ile birlikte İstanbul'a geldi. Kânûnî Sultan Süleymân Han zamânına rastlayan bu gelişinde, ilmini ilerletmek için bâzı âlimlerin ilim meclisine devâm etti. İlk olarak Kaplıca Müderrisi Kâdızâde Efendinin, sonra Sahn-ı Semân (Fâtih) müderrisi Abdurrahmân Efendinin derslerinde bulundu. Abdurrahmân Efendi Halep kâdılığına tâyin edilince, Anadolu kazaskeri Mâlûl Emir Efendinin ders halkasına devâm etti. 1552 (H.959) senesinde mülâzım, müderris yardımcısı olarak vazîfe yapmaya başladı. Mâlûl Emir Efendi diye meşhûr olan fazîletli Seyyid Abdülkâdir Efendinin hizmetinde bulunduğu sırada zâhirî ilimlerde yüksek bir âlim ve tasavvuf yolunda fazîlet sâhibi bir kimse oldu. 1554 (H.961) senesinde yirmi akçe yevmiye ile İstanbul Molla Gürânî Medresesine müderris tâyin edildi.

Sinop’a kadı tayin edildi 

Müderris olarak vazîfe yaptığı sırada babası Hacı Süleymân Efendi onu Kefe'de gördüğü rüyânın etkisiyle, Sinop şehrinin ileri gelenlerinden Hacı Ali isminde bir tüccarın Hâlisa adındaki kızıyla evlendirdi. Mahmûd Kefevî bu sırada bir yaz mevsiminde humma hastalığına tutuldu. Doktorların tavsiye ettiği ilaçlar ve tedâvîler netîcesinde hastalığı iyileşmedi. Doktorlar onun hava değişiminden başka çâresi olmadığına karar verdiler. Mahmûd Kefevî; "Bunda bir hayır ve hikmet vardır, kâdılık yolunu tercih edip bu şehirden gitmeliyim. Müderrislikte ilerlemek herhalde nasîbimde yoktur, memleket gezmek bir mürşid-i kâmile kavuşmaya vesîle olabilir." diye kâdılık yolunu tercih etti. Şeyhülislâm Çivizâde Efendi, Zekeriyya Efendi, Kazasker Abdülganî Efendi, Behâaddînzâde Efendi ve Sultan Murâd'ın hocalarından Mevlânâ Sâdeddîn Efendi onun İstanbul'dan ayrılmasını istemediler. Ayrı ayrı nasîhat edip; "Sen bizim içimizde en seçkin ve hepimizden üstün iken gel bu güzel yolu terk etme." dediler. Fakat çâre olmadı. Onlara; "Sizin şerefiniz benim şerefimdir. Dünyâda sıhhat ve âfiyet, âhirette izzet ve saâdet içinde olunuz. Hem benim başka bir düşüncem vardır." deyip, Rumeli sancak kâdılığı ile o taraflara gitti. Nice zaman kâdılık hizmetinde bulundu. Pravadi, Akkirman ve Kefe gibi yerlerde kâdılık yapıp müslümanların müşkül meselelerini halletti. Memleketi olan Kefe'ye kâdılık ve müfettiş-i emvâl vazîfesiyle birkaç defâ gitti. Gittiği yerlerdeki velîlerin sohbetlerinde bulundu. Sonra babasının gördüğü rüyânın tesiri ve sevk etmesiyle Sinop tarafına gelmek istedi. 1575 (H. 983) senesinde kâdılık vazîfesiyle Sinop'a geldi. Bu vazîfesi sırasında insanların müşküllerini çözmeye uğraştı. Ayrıca Âdem aleyhisselâmdan beri yaşamış olan meşhûr zâtların hayatlarını anlatan kıymetli bir eser te'lif etti. Bir müddet sonra Sinop kâdılığından ayrıldı.Kendini ilmî araştırmalara ve ibâdete verdi.

Babasının rüyâda sancak diktiği yeri sâhibinden satın aldı 

Orada bir câmi-i şerîf ve etrâfında odalar yaptırdı. Yaptırdığı bu câmide insanlara vâz ve nasîhat etmek sûretiyle İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Nefsin isteklerini yapmamak ve istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalıştı. İşrak, kuşluk namazından sonra istekli olanlara tefsîr ve hadîs dersleri okuttu. Onun bu fedâkarlık halleri, İstanbul'da bulunan büyük İslâm âlimleri tarafından işitildi. Bu âlimler, Mahmûd Kefevî'ye geçimini temin edecek bir maaş gereklidir diyerek, Sinop'ta bulunan Sultan Alâeddîn'in yaptırdığı medresede fetvâ ve ders vermesi için pâdişâhtan izin çıkarıp gönderdiler. Mahmûd Kefevî hazretleri bunu kabûl etmek istemediyse de; "Bu da bir hizmet ve ibâdettir." deyip kabûl etti. Günün belli saatlerinde Alâeddîn Medresesinde fetvâ vermeye başladı. Bu sırada aslen Sinoplu olup orada yerleşmiş bulunan Halvetiyye yolu ileri gelenlerinden âlim ve fazîlet sâhibi zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derece sâhibi Mirzâ Şeyh diye meşhûr olan Mahmûd bin Pîr Ali hazretlerine bîat etti. Böylece Halvetiyye yolu mensuplarından oldu. Tasavvuf yolunda ilerleyip yüksek bir velî oldu.

Peygamber efendimizin huzûrunda iki rekat namaz kıldı

Bir gece Mahmûd Kefevî hazretleri, rüyâ ile mânâ âleminde Resûlullah efendimizin huzûr-ı şerîflerine girdi. Mecliste hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali ile Eshâb-ı kirâmdan bâzıları da hazır bulunuyorlardı. Edebe riâyet ederek onlara selâm verdi. Her zaman kıldığı namazın tâdil-i erkânını efendimize arz etmek için önlerinde kıbleye karşı namaza başladı. Hazret-i Ali, Mahmûd Kefevî'nin bu davranışına karşı çıkıp böyle yüksek bir meclise katılmayıp, nâfile namaz kılmak edebi terketmek değil midir? diye dokunaklı söz söyledi. Peygamber efendimiz hazret-i Ali'ye hitâben; "Yâ Ali! Sen ona îtirâz etme. Onun maksadı namazın tâdil-i erkânını hakkıyla edâ edip edemediğini ve kusurunun olup olmadığını bize göstermektir." buyurdular. Mahmûd Kefevî, Peygamber efendimizin huzûrunda iki rekat namaz kıldı. Tâdil-i erkanla kıldığı diğer namazları da Peygamber efendimizin hüsn-i kabûlüne mazhâr oldu. Mahmûd Kefevî hazretleri ömrünün sonuna doğru bir gece rüyâsında Resûlullah efendimizin mübârek cemâliyle müşerref oldu. Tam bir edep ve tevâzû ile önlerine eğilip; "Yâ Resûlallah! Size olan iştiyâkım, sevgi ve muhabbetim, haddinden fazla oldu. Acabâ yakın zamanda bu berbat dünyâdan ve bu zahmet çekilen yerlerden kurtulup, Allahü teâlânın izniyle yüce hizmetinize kavuşmam nasîb olacak mı? Yoksa daha bu dünyâ evinde nice zaman kalıp ömrüm hasretle mi geçecek?" diye sordu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de; "Bu husus beş bilinmeyen husustan biridir. Allahü teâlâ onları kimseye bildirmedi. Senin ömrün benim ömrüm gibi." diyerek kinâye ile cevap verdiler.

63 yaşında vefat etti 

Mahmûd Kefevî hazretleri, Peygamber efendimizin buyurduğu gibi, altmış üç yaşına geldiği zaman 1581 (H.989) senesi Ramazân-ı şerîf ayının üçünde Pazar gecesi vefât etti. Sevenleri tarafından techiz edilip, kefenlendikten sonra yaptırdığı Kefevî Câmiinin avlusunda mihrâbın önünde defnedildi. Osmanlı Müellifleri adlı eserde Mahmûd Kefevî'nin İstanbul'da vefât ettiği bildirilmişse de bunun başka birisi olması gerekir. Mahmûd Kefevî hazretlerinin kabrinin bugünkü Kefevî Câmiinin mihrabının kıble tarafında sol köşesine on adım kadar uzaklıkta olması, câminin daha sonraki devirlerde tâmir gördüğünü ve daha küçük ölçülerde yeniden inşâ edilmiş olabileceğini göstermektedir. Mahmûd Kefevî hazretlerinin Arapça ve Türkçe şiirlerinden başka risâleleri, bâzı eserlere tâlîkâtı vardır. Ayrıca Âdem aleyhisselâmdan Peygamber efendimize kadar gelen bâzı peygamberlerin hayatlarını, Eshâb-ı kirâmdan bâzılarının hayat ve menkîbelerini, İmâm-ı Âzam'dan kendi zamânına kadar gelen Hanefî mezhebi müctehid ve âlimlerinin tabaka ve mertebelerini topladığı Ketâibü A'lâmi'l-Ahyâr min Fukahâi Mezhebi'n-Nu'mân-il-Muhtâr adlı Arapça eseri yazmıştır. 809 civârında büyük zât hakkında kıymetli bilgiler bulunan bu eserin muhtelif yazma nüshaları Süleymâniye Kütüphânesinde mevcuttur. Eser basılmamıştır.

Fermân-ı âliniz nedir?

Mahmûd Kefevî hazretleri gerek Sinop'ta bulunduğu sırada, gerekse daha önceki zamanlarda çok defâ sevgili Peygamberimizi rüyâsında görüp, müşküllerini O'na sorardı. Bir defâsında İstanbul'da iken rüyâsında kendisini Resûlullah efendimizin husûsî meclisinde gördü. Tam bir edep ve tevâzû içinde mübârek dizlerini öpüp, her iki yanına yüzünü sürdü. Kırıklık ve mahcûbiyetle; "Yâ Resûlallah! Bir kimse namazda şüphe edip, kaç rekat kıldığını bilemezse, fakihler ve müctehidler fetvâ verdiler ki: "Zann-ı gâlib üzere devâm etsin, onu bozup tekrar baştan kılmasın." dediler. Bu hal bana çok ârız oluyor. Şüpheyi kaldırmak için bozup tekrar kılmak bana tenbellik verip zor gelmiyor. Öyle olduğunda ben o namazı bozup tekrar kılmak isterim. Fermân-ı âliniz nedir?" diye sordu. Bunun üzerinePeygamber efendimiz; "Onu tekrar etme. Fukahânın ictihâdına göre zann-ı gâlibin üzerine devâm edip kıl." buyurdular.

SEYYİD BİLAL HAZRETLERİ 

Sinop evliyasının bir başka büyüğü de Seyyid Bilal Hazretleridir. Peygamber efendimizin torunu hazret-i Hüseyin'in soyundan geldiği rivâyet edilen şehîd mücâhid bir velidir. Peygamber efendimizin; "İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandan ve onu feth eden asker ne güzel askerdir." hadîs-i Şerîfindeki müjdesine kavuşmak ve o büyük Şehri İslâm beldelerinin sınırları içine katmak isteyenlerden birisi de Halîfe Ömer bin Abdülazîz idi. Halîfe bu düşünce ile bir gün ordu komutanlarını ve devlet ileri gelenlerini sarayında toplantıya çağırdı ve onlara şöyle dedi:

"İslâmı gönderen Allahü teâlâ nasıl olsa onu koruyacak ve muzaffer edecektir. Yalnız biz de ona hizmet vazîfesinden mutlaka sorulacağız. İslâm ordularının Anadolu'ya açılmasına Bizans engeldir. Bu sebeple de İstanbul'un fethi gecikmektedir. Dördüncü defâ onu kuşatmamıza rağmen bir türlü feth edemedik. Peygamber efendimizin müjdesi gerçekleşecek, bir gün surlar mutlaka yıkılacak ama, ben istiyorum ki bu şerefe biz nâil olalım. Yeniden sefer düzenleyip surları bir defâ daha sarsmak istiyorum. Bu seferle belki o yüce Habîbin müjdesine muvaffak olabiliriz. Ordularımızın muzafferiyeti için sizlerin de görüşlerinizi almak istiyorum."

Seyyid Bilâl hazretleri ayağa kalktı

Herkese seferin nasıl olması gerektiği ve sefer hazırlıkları hakkında görüşlerini belirttikten sonra Seyyid Bilâl hazretleri ayağa kalktı. Uzun boylu, geniş omuzlu, heybet ve vakar sâhibi bir zâttı. Herkes onu bir ordu komutanı olmasından ziyâde Peygamber efendimizin torunu olduğu için seviyor, hürmet ediyordu. O heybetli olduğu kadar mütevâzi de idi. Yavaş yavaş ve tâne tâne şöyle konuştu: "Ey Emîrül-Mü'minîn! Ben ordumuza yeni kuvvetlerin katılmasında fayda görüyorum. Bunun için Orta Asya'dan cesur Türk savaşçılarını toplamayı arzu ederim. Türklerin savaşçılıklarının çok üstün olması inkâr edilmez bir gerçektir. Bu da İstanbul'un fethinde çok işimize yarayacaktır." Halîfe bu teklife çok sevinerek, Seyyid Bilâl'e şöyle dedi: "Çok doğru söylersin yâ Seyyid! Bunu hiç düşünmemiştim. Bu işin başına seni getiriyorum. Ordumuzun bir kolu Akdeniz'den, diğer kolu ise Anadolu üzerinden İstanbul'a yürüyecektir. Biz İstanbul'a ulaşıncaya kadar sen de Karadeniz'den yeni savaşçılarınla bize katılırsın. İnşâallah surların önünde buluşuruz. İstediğin kadar at, adam ve erzak alabilirsin." Bundan sonra Halîfe-i müslimîn ile Seyyid Bilâl hazretleri baba-oğul gibi birbirlerine sarılıp helalleştiler.

Horasan'a doğru at sürdü

Böylece 675 senesinde merkezde ordu hazırlıklar yaparken, Seyyid Bilâl de yanına birkaç yiğit alıp Horasan'a doğru at sürdü. İran yaylalarını geçiyorlarken eşkıyâlar yollarını kesti. Yapılan çarpışmada yol kesiciler perişan oldular, reisleri esir düştü. Seyyid Bilâl ve yanındakiler, bütün Orta Asya'yı yer yer dolaşıp gönüllü savaşçılar topladılar. Gittiği her yerde İstanbul'un fethinin öneminden bahsetti ve Peygamber efendimizin müjdesini bildirdi. Kısa zamanda gözü pek, kalbi îmânla dolu yiğitlerden sanki ikinci bir ordu kurdu. Karadeniz limanlarında yeni kadırgalar inşâ ettirdi. Niyetleri en kestirme yol olan denizden kısa zamanda İstanbul önlerine varmaktı. Ancak deniz yolculuğu ümid ettikleri gibi çıkmadı. Yola çıktıktan birkaç gün sonra şiddetli bir yağmur ve fırtınaya yakalandılar. Karadeniz'in güçlü dalgaları gemileri öyle bir savurmaya başladı ki, Orta Asya'nın bahadır yiğitleri deniz havasına alışık olmadıklarından ümitsizlik içinde kalmışlardı. Seyyid Bilâl hazretlerinin metâneti, güven ve îtimât telkin edici sözleri olmasa hepsi kendilerini çoktan ölmüş sayacaklardı. Seyyid Bilâl onlara:

Korku kadınlara, ümitsizlik de kâfirlere mahsustur

"Korku kadınlara, ümitsizlik de kâfirlere mahsustur. Siz ise Allah yolunda nice çölleri, geçit vermeyen dağları aşan cengâver mücâhidlerin torunlarısınız. Allahü teâlânın dînine hizmet edenin yardımcısı Allah'tır. Hak yolda cihâd edene O'nun yardım ve inâyeti haktır ve muhakkaktır. Ümitvâr olun, cenâb-ı Hakk'a güvenin kardeşlerim." Seyyid Bilâl hazretleri bundan sonra ellerini semâya doğru kaldırarak gözyaşları içerisinde şöyle yalvardı: "Ey içimizi dışımızı bilen yüce Rabbim! Senin büyüklüğünün karşısında küçüldük, kapında kul olduk. Gönlümüzdeki ümitleri bu denizde boğma. Ümitsizliğe düşürüp karanlıkta koyma. Bizleri yalnız bırakma. Her şeyimizle sana emânetiz. Sen ise emâneti en güzel koruyansın!" Gâziler âmin diyerek ellerini yüzlerine sürerken, gözcünün; "Kara göründü." diye bağırdığı duyuldu. Bunun üzerine gâziler hep birden şükür secdesine vardılar. Güçlükle sığındıkları yer Sinop limanı olup gemiler, hastalar bakıma muhtaç bir haldeydi. Seyyid Bilâl hazretleri, eski kölelerden Zeyd, Buhârâlı Ömer ve Semerkantlı Buğra isimli üç mücâhidi alarak ve kardeşi Ali Ekber'i yerine vekil bırakarak karaya çıktı. Etrâfı yüksek kulelerle çevrili olan kalede şehrin vâlisi olan tekfurla görüştü. Ona fırtınada gemilerinin hasar gördüğünü, dolayısıyla bakıma alınmaları gerektiğini, ayrıca kendilerinin de dinlenmeye ihtiyaçları olduğunu bildirip belli bir vergi karşılığında bu işleri görünceye kadar müsâade edilmesini istedi. Bir kese altın karşılığı tekfurla anlaşan ve her türlü emniyet ve güvenleri için söz verilmesinden sonra saraydan ayrılan Seyyid Bilâl ve berâberindekiler, kendilerine tahsis edilen alana döndüler. Çadırlar kuruldu. Hastalara sıcak yiyecekler ve içecekler hazırlandı.

Tekfur sözünde durmadı

Diğer taraftan tekfur, müsâade vermiş olmasına rağmen müslümanları göz hapsinde tutuyor ve kuvvetleri hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu... Güneyden Arapların, doğudan Türklerin zaman zaman Anadolu'ya yaptıkları akınlar sebebiyle zâten tedirgin olan tekfur, verdiği sözde durmak ve belli bir süre sonra konakladıkları yerden ayrılmalarına müsâade etmek yerine, bir baskınla işlerini bitirmeyi düşündü. Bir gece, en nişancı ve savaşçı askerlerini seçerek, zırhlı elbiselerle kuşandırdı. Havanın da karanlık olmasından faydalanarak gece yarısından sonra saldırıya geçti. Seyyid Bilâl hazretleri ve askerleri, neye uğradıklarını bile anlayamadılar. Onlar, vergisini ödedikleri bir yerde kendilerini güvenlikte sanmışlardı. Tekfurun kalleşlik yapacağını tahmin etmemişlerdi.

Başı koltuğu altında savaşmaya devam etti 

Çıkan çatışmada birçok mücâhid, pür silâh ve zırhlı kâfirlere karşı kahramanca karşı koydu ise de, sonunda bir bir düşüp şehîd oldu. Saatlerce çarpışan Seyyid Bilâl hazretleri ise pekçok kâfiri öldürdükten sonra tekfur tarafından şehîd edildi. Tekfur bir kılıç darbesiyle Seyyid Bilâl hazretlerinin mübârek başını gövdesinden ayırdı. Ancak o anda Seyyid Bilâl hazretleri mübârek başlarını alıp koltuğunun altına kıstırdı ve bu hâliyle tekfura yöneldi. Tekfur, gördüklerine bir süre inanamadı. Sonra da müthiş bir korku içerisinde kaçmaya başladı. Seyyid Bilâl hazretleri birkaç adım daha yürüyüp yere düştü. Rûhu, büyük dedesi Resûl-i ekreme kavuşmuştu. Tekfur, daha sonra çatışmayı durdurdu. Karşısındakinin alelâde birisi olmadığını, bilâkis ermiş veya ulu bir kişi olabileceğini anlamakta gecikmedi. Askerlerine dönüp bağırdı: "Her şey bitti artık. Yaralıların yaraları derhal sarılsın. Müslüman ölüler, dinlerinin gerektiği gibi gömülsün!"

Tekfur Seyyid Bilal Hazretlerini unutamadı 

Aradan günler, haftalar ve aylar geçmesine rağmen tekfur, günlerce bu olayın tesirinde kalıp, azâbla kıvrandı durdu... Yatıyor; Seyyid Bilâl hazretlerinin, kesik başıyla yürümesi gözlerinin önüne geliyor, uyuyamıyordu... Uyusa, rüyâlarında hep aynı hâdise ile karşılaşıyordu... Gündüzleri hayâlinde, geceleri düşünde hep o vardı. Bu duruma daha fazla dayanamadı ve bir gün sarayında din adamlarıyla bir toplantı yaparak hâdisenin yorumunu istedi. Cevâbında kendisine; "Allah'ın çok sevdiği bir kulun öldürüldüğü, onun kerâmet ehli bir kişi olduğu, kendisini affettirmesi gerektiği" söylenince de, Seyyid Bilâl hazretlerinin mezarının üstüne bir çatı örtülmesini, kendisinin öldüğü zaman ise onun kapı eşiğine gömülmesini, bu sûretle onu ziyârete gelenlerin çiğneyerek üzerinden geçmelerini istedi ve; "Belki o zaman affolunurum." dedi. Vasiyeti gibi yapıldı ve tekfur, şehîd Seyyid Bilâl hazretlerinin kabr-i şerîfinin yanına defnedildi. Sinop şehri, mîlâdî 1214 yılında Selçuklu Sultanı Birinci İzzeddîn Keykavus tarafından zaptedildikten sonra Alâeddîn Keykubat döneminde yeniden îmâr ve inşâ edildi. Bu arada Sultanın ziyâreti sırasında Seyyid Bilâl hazretlerinin kabrinin yanına câmi ve türbe yapımı için ferman çıkartıldı. Kabr-i şerîfi yanında sürekli Kur'ân-ı kerîm okunması buyruldu. Seyyid Bilâl hazretlerinin türbesi bugün de Sinoplular ve çevre illerden gelenler tarafından ziyâret olunmakta ve mübârek rûhu vesîle edilerek cenâb-ı Hak'tan af ve mağfiret niyâz edilmektedir.

 

PİR TEVEKKÜL HAZRETLERİ 

Anadolu Evliyâsının büyüklerinden olan Pîr Tevekkül Sinop'ta doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1433 (H.837) senesinde Sinop'ta vefât etti. Oraya defnedildi. Pîr Tevekkül, ilim tahsîli için Hirat'a gitti. Orada Şeyh Pîr Mîrim Halvetî hazretlerini tanıdı ve ona talebe oldu. Onu tanıması şöyle anlatılır: Hirat'ta ilim tahsîl ederken bir gün bir evin önünden geçerken içeride bir kalabalık gördü. Yemek yiyorlardı. Onu da çağırdılar. Dâvet üzerine içeri girdi. Meğer hâne sâhibi Mîrim Halvetî hazretlerini dâvet etmiş ve nasîhatlerini dinlemek istemişti. Hakîkaten yemekten sonra Mîrim Halvetî hazretleri sohbet etti ve tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân edip, bir anda başka bir yere gidip gelmişlerdi. Pîr Tevekkül bu kerâmeti görünce hatırına; "Keşki bende de bu hal olsa idi. Sılama gidip anne ve babamı görüverseydim." diye geldi. Bundan sonrasını, Pîr Tevekkül hazretleri şöyle anlatır: "Sılama, memleketime gidip gelmek düşüncesi içerisinde iken Mîrim hazretlerinin ellerini öptüğümde o ellerini göğsüme koydu. O zaman kendimi Sinop'ta evimde buldum. Annem babam oturur idiler. Selâm verdim. Hemen kalkıp; "Oğul sen misin? Nereden nasıl geldin?" dediler. Ben onların onlar benim sesimi işitti. Bir zaman hal hatır ile hasret giderdik. Sonra bir ibrik ile abdest aldım. Sonra kendimi Mîrim hazretlerinin huzûrunda buldum. İşte o aldığım ibrik dedim ve oradakilere gösterdim." Pîr Tevekkül kısa zamanda ilim ve edeb öğrenip, hocasından icâzet, diploma aldı ve onun önde gelen talebelerinden oldu. Sonra hocalarıyla birlikte Anadolu'ya geldiler. Hocası onu insanlara hak yolun bilgilerini öğretmek üzere Sinop'a gönderdi. Pîr Tevekkül Sinop'a geldiğinde başından geçenleri anne ve babasına anlatıp önceki gelişinin tayy-ı mekân ile olduğunu onlara haber verdi. Anne ve babası kendilerine Allahü teâlânın sâlih, velî bir evlâd vermesinden dolayı çok şükrettiler. Onlar da oğullarının yolu olan Halvetî yoluna girip, onun terbiyesi altında yaşadılar. İTTİFAK-AA



Yorum Ekle