31 Temmuz 2021, Cumartesi
Son Dakika

Anadolu Evliyaları 34/Kütahya - ŞEYHİ

Bu haftaki durağımız Batı Anadolu’nun ender güzellikteki şehirlerinden Kütahya. Eşsiz güzellikteki çinileri ile görenleri kendine hayran bırakan Kütahya, aynı zamanda birçok evliyanın yetiştiği Anadolu İrfanının önemli merkezlerinden biridir. Kütahya’daki ilk durağımız büyük alim Şeyhi Hazretleri’nin nurlu mekanı olacak.
25.06.2021 19.46.59

ÖMER FARUK ÇAĞLAR

Anadolu İrfanın önemli merkezlerinden biri olan Kütahya’daki ilk durağımız büyük alim Şeyhi Hazretleri’nin nurlu mekanı olacak. Kütahya'da yetişen büyük velîlerden olan Şeyhi Hazretleri, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin talebelerindendir. İsmi, Sinân bin Mecdüddîn bin Ahmed bin Seyyidî'dir. Doktor olduğu için, önceleri Hekim Sinân adı ile şöhret buldu. Şiirlerinde Şeyhî mahlasını kullandığı için, "Şeyhî" diye tanındı. Kütahya'da, Türkmen asıllı tanınmış bir âileden dünyâya geldi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1431 (H.834) senesinde Kütahya'da vefât etti. Kabri, Kütahya'ya 7 km uzaklıkta Çiftepınar köyü yakınlarındadır.

Büyük âlim Seyyid Şerîf Cürcânî ile berâber tahsil gördü 

Şeyhî, ilk tahsîle Kütahya'da başladı. O zamanlar Kütahya, kültür merkezlerinden biriydi. Devrinin tanınmış âlimi ve mutasavvıfı Ahmedî'den okudu. Tahsîlini ve ilmini ilerletmek için İran'a gitti. İran'da diğer ilimlerle berâber; tasavvuf, fen ve tıb ilimleri tahsîl etti. İran'da büyük âlim Seyyid Şerîf Cürcânî ile berâber okudu. Fıkıh, kelâm, tefsîr, tasavvuf, edebiyât, tıb ilimlerinde derin bilgiler kazanarak, İran'dan döndü. Dönüşte Ankara'da Hacı Bayram-ı Velî ile görüşüp, ona bağlandı. Ve Şeyhî nisbetini aldı. Bundan sonra şiirlerinde Şeyhî mahlasını kullandı. Kütahya'ya geldikten sonra, bir attâr dükkânı açtı. Tıb üzerine çalışmaya başladı. O zaman Germiyan beyi olan İkinci Yâkûb'a mersiyeler yazıp, nasîhatlerde bulundu. Onun husûsî doktoru oldu.

Çelebi Sultan Mehmed, Karaman seferi sırasında Ankara'da hastalandı

Tedâvî etmesi için, Şeyhî Ankara'ya çağırıldı. Tedâvîde başarı gösterdiği için, taltîf edildi. Ona Tokuzlu köyü tımar olarak verildi. Bundan sonra Sultan Mehmed'in husûsî doktoru oldu. Böylece Osmanlı devletinin ilk "Reis-i etibbâ"sı Tabiblerin reisi ünvânını aldı. Şeyhî'nin Osmanlı hânedânı ile ilk temâsı, Emîr Sultan'a talebe olması ile başladı. Emîr Süleymân, Şeyhî'deki şiire olan kâbiliyeti görünce, onu şiire teşvik etti. Zamânın tanınmış şâiri Ahmedî ile her zaman istişâre ederdi. Latîfî ile de sık sık buluşup görüşürlerdi. Fakat ömrünün çoğunu, Kütahya'da Germiyan Beyi İkinci Yâkûb'un hizmetinde geçirdi. Yâkûb Beyin istişâre ettiği en yakını ve yardımcısı idi. Şeyhî, Yâkûb Bey için birkaç kasîde ve Terci-i Bend yazdı.

Sultan İkinci Murâd Hân pâdişâh olunca, Şeyhî'nin Osmanlı sarayı ile irtibâtı daha da sıklaştı. Hüsrev-ü-Şîrîn mesnevîsini Sultan İkinci Murâd Hânın emri ile Nizâmî'den tercüme etmeye başladı. Bin beyit kadar tercüme ettikten sonra, Sultan İkinci Murâd'a sundu. Tekrar memleketine döndü. Şeyhî'nin tasavvufta yükselmesi ve tanınması, Hacı Bayrâm-ı Velî ile tanışmasından ve ona intisâbından sonradır. Aynı zamanda Hacı Bayram-ı Velî'nin halîfesidir. Müstekimzâde Süleymân Sâdeddîn Efendi, Şeyhî'nin tasavvufta çok yükseldiğini nakletmektedir. Şeyhî'yi, gerek şiirlerindeki sanat üstünlüğünden, gerekse Germiyan beyi İkinci Yâkûb ve İkinci Murâd Hândan gördüğü yakın ilgi ve ihsânlardan dolayı çekemeyip tenkid edenler olmuştur. Fakat, Şeyhî bunları hoş karşılamış, sükûn, tevekkül ve teslîmiyetini bozmamıştır.

Şeyhî'nin Dîvân, Hârnâme ve Hüsrev-ü-Şîrîn isimli üç eseri vardır

1) Dîvân: İstanbul kütüphânelerinde altı yazma nüshası olup, Fâtih-Millet Kütüphânesi Ali Emîrî kısmında, aslının aynısı mevcuttur. Dîvân'ındaki şiirlerinde Sâdî-i Şîrâzî'nin tesiri görülür.

2) Hârnâme: Şeyhî'nin bu mesnevîsi, Türk hiciv ve mizah edebiyâtının şâheseridir. Şeyhî bu eserinde, zamânının Osmanlı sultanları olanÇelebi Sultan Mehmed ve İkinci Murâd Hâna nasîhat etmektedir. Pâdişâhlara; cömertlik, şecâat, adâlet, dîne bağlılık ve hizmetin yakıştığını söyler. Arûz vezni ile yazılmış olan Hârnâme, dört kısımdan meydana gelmiştir. İlk on iki beyti tevhîd ve nâttır. Yirmi altı beytlik kısmı pâdişâhı över. Bundan sonraki kısımda ise, esas konuya geçerek; semiz, besili bir öküzün boynuzlarına imrenen bîçâre bir eşeğin, boynuz aramağa gidip, başına birçok hâdiseler geldikten sonra iki kulağı da kesilmiş olarak geri dönüşünü anlatır. Şeyhî, bu küçük mesnevîsinde; mesnevîde bulunması gereken bütün özellikleri, şaşılacak derecede bir nisbet ve tenâsüp ile göstermiştir. Tasvirlerin çok canlı oluşu, nezâket, incelik, mükemmel alay ediş kâbiliyeti ile Türk mizah ve hiciv edebiyâtında mümtâz bir yer almıştır.

3) Hüsrev-ü Şîrîn: Şeyhî'nin en kıymetli eseridir. Mesnevî şeklinde yazılmıştır. Bu eser, kendinden önce gelen şâirler arasında en güzel yazılandır. Şeyhî, Hüsrev-ü-Şîrîn'i İkinci Murâd Hân için yazmıştır. İkinci Murâd Hânın tahta geçmesi ile yazmağa başlamış, vefâtına kadar devâm etmiştir. Altı bin dokuz yüz kırk dört beyittir. Yedi yüz yetmiş beş beytlik ilk kısımda; duâ, münâcaat, tevhîd, nât, insanın yaratılışı ve Allahü teâlânın hikmetleri anlatılmıştır. On beş parçası mesnevî ve kasîde şeklinde yazılmıştır. Esâs hikâye, on bir bölümdür. Yirmi altı gazel, Hüsrev ve Şîrîn'in dilinden yazılmıştır. Münâcaat ve yedi bendlik terci-i bendi vardır. Şeyhî, bu eserini bitiremeden vefât etmiştir.

 

MUHYİDDİN MUHAMMED HAZRETLERİ 

Osmanlı devri din ve fen âlimlerinden, tasavvuf büyüklerinden olan bu büyük alimin ismi Muhammed bin Abdullah, lakabı Muhyiddîn’dir. Âlimler arasında Mehmed Bey olarak tanınırdı. Doğum târihi ve yeri tesbit edilememiştir. Muhammed bin Abdullah, Sultan İkinci Bâyezîd Hânın kumandanlarından idi. İlme ve tasavvufa karşı aşırı istek ve arzusu olduğundan, idâreciliği bırakıp, kendisini ilme verdi. O zamânın âlimlerinin çoğundan ilim öğrendikten sonra, Muzafferuddîn Acemî ve Fenârî Muhyiddîn Çelebi'nin sohbet ve derslerine devâm etti. Sonra Ahmed ibni Kemâl Paşanın hizmetine girdi. Din ve fen ilimlerinde de yetişti. Tasavvufta da yüksek derecelere kavuştuktan sonra, medreselerde müderrislik yapmayı arzu etti. Evvelâ İstanbul’da Mustafa Paşa Medresesinde ve diğer bâzı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra, Edirne’de Üç şerefeli medreselerinin birinde vazife aldı. Burada müderrislik yapmakta iken, geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle vazifeden ayrıldı. Sonra sıhhat bulup, deniz yoluyla Mısır’a gitmek üzere yola çıktı. Denizde giderken, düşman gemileri müslümanların etrâfını iki taraftan çevirdi. Şiddetli cenk oldu. Rüzgâr da düşman gemilerinin tarafına uygun estiğinden, onlar gâlip geldi. Muhammed bin Abdullah, Allahü teâlâya sığınarak, Kur’ân-ı kerîmde Kasas sûresi 21. âyet-i kerîmesinde Mûsâ aleyhisselâmın yaptığı bildirilen duâ ile duâ edip; “Yâ Rabbî! Beni zâlim kavmin şerrinden koru!” diye yalvardı. Bu anda fırtına şiddetlendi. Sâhile ulaşmak mümkün olmadı. Fırtına çok şiddetli estiğinden müslüman gemisinin idâresi tamâmen kontrolden çıktı. Gemi, kendi hâlinde deryâda fırtınanın önüne kapılıp gidiyordu. Sonunda rüzgâr gemiyi düşman sâhillerine attı. Gemide bulunanlarda bir şaşkınlık ve kargaşa başladı. Düşmanlar gemidekileri esir aldı. Muhammed bin Abdullah’ın büyüklüğünü bilen ve tanıyan, dostlarından bir kimse, para ödeyerek onu kâfirlerin elinden kurtardı. Mehmed Bey bu hâdiseden sonra İstanbul’a geldi.

Kânûnî Sultan Süleymân Hân, Muhammed bin Abdullah’ı, Bursa’da Sultan ve Edirne’de Sultan Bâyezîd Hân medreselerine müderris tâyin etti 

Sonra Şam kadılığı ile vazifelendirildi. Şam kadılığına bir müddet adâlet ile devâm etti. Şam halkı kendisinden çok memnun iken, daha değişik bir vazife verilmek üzere oradaki vazifesinden alınıp İstanbul’a getirildi. İstanbul’a gelince rahatsızlandı. Hastalığı sırasında kendisine Mısır kadılığı verildi. Mevsim kış olup, rahatsızlığı da tam geçmeden vazifesinin ehemmiyeti îcâbı meşakkatli ve sıkıntılı bir şekilde Mısır’a gitmek üzere karadan yola çıktı. Kütahya’ya geldiği zaman hastalığı arttı ve 1543 (H.950) senesinde orada vefât etti. Muhammed bin Abdullah, çok cömert ve yumuşak huylu idi. Fakat vakarını, heybetini kaybetmezdi. Kendisi çok sevilir ve sayılırdı. Kitap okumağa çok meraklı ve düşkün olup devamlı okurdu. Bunun için de çok kitabı vardı. Naklî ilimlerden başka; hesap, hendese (mühendislik) gibi riyâziyât ilimlerinde de ihtisas ve mahâret sâhibi olmuştu. O zamanda âlimler arasında mûteber olan birçok kitap kendisinde mevcûd idi ve bunların tamâmına yakınını okumuş idi. Bu ilimlerde böylece derinleşmiş olup, bâzı kitaplara ta’likler, ilâveler yazdı. Âlimlere muhabbeti ve ilme olan bağlılığı son derecede idi. Tasavvuf yolunda bulunanları çok severdi. Tasavvuf ehline olan meyli nihâyet derecesinde idi.

 

KALBURCU ŞEYHİ 

Kânûnî Sultan Süleymân devri âlim ve velîlerinden olan Kalburcu Şeyhi, Aslen Kütahya'ya yakın Gırbalcı köyünde doğmuştur. Halk arasında Kalburcu Şeyhi adıyla meşhûr olmuştur. Mihmandâr ve Çavdarlı adıyla da bilinirdi. Kaynaklarda doğum târihi bildirilmemektedir. 1570 (H.978) senesinde vefât etti. Önce kendi memleketinin âlimlerinden ilim tahsîl etti. Sonra Şeyh Sinân Karamânî'nin hizmetinde bulundu. Abdüllatîf Efendinin sohbetlerinden çok istifâde etti. Mânevî hâllere ve makamlara kavuştu.

Hocasının duasıyla çok zengin oldu

Şöyle bir hâdise anlatılır: Henüz talebeyken, arkadaşlarıyla derse gidip gelirlerdi. Bir gün derse gittiklerinde, iki arkadaşıyle berâber her biri, gönüllerinden geçenlerin hâsıl olması için hocalarından duâ istediler. Hocaları bu talebelerini kırmadı. Onlar için duâ etti. Hocalarının duâsı bereketiyle, o talebelerden biri Pâdişâhın ordusunda komutan, biri de ilim ehli âlim bir kimse oldu. Ahmed Dede ise; hazret-i İbrâhim gibi çok mâl ve mülke kavuştu, zengin oldu. Daha sonra İstanbul'a geldi. Burada büyük zâtlardan olan Kütahyalı Merkez Efendinin yanında hizmet etti. Merkez Efendinin yanında İslâmiyetin güzel ahlâkını ve Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yolunu öğretmek için izin aldı. Yine büyük zâtlardan Kastamonulu Şâban Efendinin de iltifatlarına kavuştu.

İstanbul'dan ayrılıp memleketine geldi. Burada yaptırdığı zâviyesinde ikâmet eder, insanlara dünyâ ve âhiret saâdetinin yollarını öğretirdi. Hocasının duâsı bereketiyle çok mal ve mülke kavuştuğundan, herkese çok fazla ikrâmlarda bulunurdu. Gece-gündüz, gelene geçene yemek yedirir, açları doyururdu. Zâviyesinde sofra hiç eksik olmazdı. Çok kerâmetleri görüldü. Ömrü boyunca hiç kimseden hediye, maaş ve sadaka gibi şeyleri kabûl etmedi. Çiftçilikle geçinirdi. Tarlalarından elde ettiği ürünlerden, misâfirlerine yedirmek ve ihtiyaç sâhiplerine vermek için bir mikdar ayırmak âdetiydi. Hattâ hayvanlar ve kuşlar için bile yiyecek ve buğday ayırırdı.

Çavdar Şeyhi adıyla da bilinir 

Tarlaya ektiği buğday ve çavdarlar, normal tohumdan olmasına rağmen, çok güzel ve benzersiz olurdu. Bu sebeple Ahmed Dede'ye halk arasında Çavdar Şeyhi de derlerdi. Tarlalardan elde ettiği buğdayı bir anbara koyar, kapısını kapatırdı. Buğdayı anbarın altındaki oluktan alırlardı. Anbarın tamâmen boşaldığı hiç görülmedi. Bu sâyede hiçbir zaman zahire sıkıntısı çekilmezdi. Ahmed Dede'ye civar köy ve kasabalardan çok misâfirler gelirdi. Misâfirlere, ayrılırken birer çörek verir, onlar da bunu yol azığı yaparlardı. Her zaman; "Bu nîmetlerin hepsi, Ahmed Dede'nin hocası Abdüllatîf Efendinin duâsı bereketi iledir" diye Allahü teâlâya şükrederlerdi.

Sultan İkinci Selîm şehzâdeyken Ahmed Dede'yi ziyâret etmiş ve zâviyesi yakınında bir mescid yaptırmıştır. Kalburcu Şeyhi Ahmed Dede 1570 (H.978) senesinde memleketinde vefât etti. Kabri oradadır.

 

SAKIB DEDE 

Kütahya’da yetişen büyük velîlerden biri de Sakıb Dede’dir. İsmi Mustafa olup, Endülüs'ten İzmir'e göç eden bir âilenin çocuğu olarak doğdu. Doğum târihi belli değildir. Babası ticâretle uğraşırdı. Sâkıb Dede doğmadan önce, annesi Halime Hâtun rüyâsında mübârek bir zât gördü. O zât; "Allahü teâlâ sana üç beş gün içinde bir oğul verecektir. Gözünü aç onun kıymetini bil. O bizim yüksek oğlumuz olacaktır. Sana da dünyâ ve âhirette faydası çok olacaktır." dedi. Annesinin bu rüyâsından birkaç gün sonra Sâkıb Dede doğdu.

Sâkıb Dede yürümeye başladığı sırada babası ticâret için Mısır'a gitmişti. Aradan birkaç sene geçtiği halde kendisinden hiç haber alınamadı. Bu yüzden geçim sıkıntısı çekiyorlardı. Annesinin, bir gün akşam yemeği hazırlamaya çalışırken, ağladığını ve mahzûn olduğunu gören Sâkıb Dede, yemek yemeyip üzgün olarak bir köşede oturdu. Bu sırada kapı çalındı ve bir zât pek çok erzak ve çeşit çeşit hediyelerle birlikte mektup getirdi. Mektupta babası yakın zamanda döneceğini bildiriyordu.

Fâtih Câmii Medreselerinde meşhûr âlimlerden ders aldı

Yedi sekiz yaşlarına geldiğinde hocaya gitmeye başladı. Çalışkanlığı ve zekîliği ile kısa zamanda Kur'ân-ı kerîmi ve başlangıç ilimlerini öğrendi. Daha sonra tahsîline devâm etmek için İstanbul'a gitti. Fâtih Câmii Medreselerinde meşhûr âlimlerden ders aldı. Sonra Köprülüzâde Mustafa Efendi’nin derslerine devâm etti. Bu arada hocası ile birlikte küffâr üzerine yapılan bir sefere katıldı. Çehrin Kalesi muhâsara edildi. Muhâsaranın başlamasından üç ay geçmesine rağmen bir netîce alınamadı. Zaman zaman asker arasında, Sultan Süleymân'ın Kânunnâmesinde; "Yeniçerilerin üç aydan fazla muhâsara üzerinde kalmayacağının" yazılı olduğu konuşulmaya başlandı. Bu sırada bir ikindi vakti sefer kumandanının çadırına bir derviş geldi. Komutan ona çok hürmet etti. Sohbetin sonunda derviş; "Bu gece mânâ âleminde Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin bütün halîfeleri talebeleri ile gelip kalenin hizâsında murâkabe hâli üzere oturduklarını gördüm. İnşâallahü teâlâ yarın ikindi vakti kalenin alınma ihtimâli vardır." dedi ve askerin kaleye gireceği yeri gösterip, oradan ayrıldı. Komutan bu haber üzerine rahatladı. Bu hâdiseyi gören Sâkıb Dede'de bambaşka haller oldu. Sevdiği ve güvendiği Fevzi Efendiye durumunu arz edip, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin ahvâlini anlatmasını istedi. O da bildiği kadar anlattı. O güne kadar tasavvuf ehlinin sohbetlerine katılmamış olan Sâkıb Dede'de tasavvufa karşı bir sevgi ve meyl hâsıl oldu. Gece rüyâsında şunları gördü: Çehrin Kalesinin semâsında bir kubbe vardı. Burada evliyâ zâtlar gömülüydü. O kubbeden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî çıkıp, koltuğunda bulunan kopcayı Sâkıb Dede'ye eliyle işâret etti. Sâkıb Dede; "Peki efendim." deyip süratle yanına vardı. Elini öpüp, emirlerini, ne buyuracaklarını beklediği sırada o zât; "Ey genç! Ben seni kabûl ettim." dedikten sonra mevlevî elbisesi giydirdi ve; "Senin dünyevî bir işin yok." buyurdu. Ertesi gün rüyâsını Fevzi Efendiye anlattı. O da rüyâsını tâbir etti ve bundan sonra mevlevî olduğunu söyledi.

Daha sonra Elmalılı Halil Efendinin sohbetlerine devâm etti

Sâkıb Dede'yi sefer dönüşünde Farsça öğrenmek husûsunda büyük bir merak sardı. Bunun için Bursa'ya gitti. Kısa zamanda Farsçayı öğrendi. Üstelik bu dili Bursa'nın ileri gelenlerine öğretmeye başladı. Daha sonra Uşak üzerinden Manisa, Isparta havâlilerinde hem ders vererek hem de vâz u nasîhatlerde bulunarak Konya'ya gitti. Konya'da câmilerde vâz u nasîhatta bulundu. Yaşının çok genç olmasına rağmen güzel vâzları ile Konyalıların dikkatini çekti. Daha sonra Elmalılı Halil Efendinin sohbetlerine devâm etti. Tasavvufa dâir kıymetli eserler okudu. Halil Efendiden icâzet aldıktan sonra İstanbul'a döndü. Fâtih Câmiinde dersiâm olup, altı ay kadar ders verdi. Bu arada rahatsızlandı. Kaplıca tedâvisi görmek için Bolu'ya gitti. Bolu'da kaldığı müddet zarfında halka vâz u nasîhatta bulundu. İşlerini bitirince tekrar İstanbul'a döndü. Tasavvuf yolunda kendisini terbiye edecek bir zât arıyordu. Kendisine Edirne Mevlevî Dergâhında ders veren Siyâhî Dede'yi tavsiye ettiler. Edirne'ye gidip bir müddet onun terbiyesi altında bulundu. Ondan tasavvufta icâzet aldı. Sonra oradan ayrılıp Galata Dergâhında Şeyh Gavsî Dede'nin hizmetinde bulundu. Mevlevî tarîkatının âdâbını öğrendikten sonra, matematik öğrenmek için Mısır'a gitti.

Sâkıb Dede Mısır seyâhati sırasında uğradığı mevlevî dergâhlarındaki, gelip geçmiş zâtların hayatlarını toplayıp meşhûr Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyye isimli eserini yazdı. Geri dönüşünde Kütahya Mevlevîhânesi şeyhliğine tâyin edildi. Uzun süre burada hizmet ettikten sonra 1735 (H. 1148) senesinde vefât etti ve dergâhın bahçesine defnedildi.

Sâkıb Dede, her kimden gelirse gelsin ezâ ve cefâlara karşı şikâyette bulunmaz, onlarla güzel ve tatlı bir şekilde konuşarak, dost olmayanları da dost yapardı. Başına gelen her türlü sıkıntıları şükr ile karşılardı. Aleyhinde olanların bir kısmı onun bu halleri karşısında tövbe edip, ona talebe oldu. Diğerleri ise bir musîbete dûçâr oldular. Bir Cumâ günü İbrâhim Efendi isimli bir zât Aksu'ya giderken, yolu Sâkıb Dede'nin dergâhının yanından geçti. Dergâha girip; "Bana bir fırsat verseler bütün dedelerin ayaklarını kırardım." dedi. Ayrılıp giderken, dergâha yakın bir yerde düştü ve ayağı kırıldı. Ömrünün sonuna kadar bu derdi çekti. İTTİFAK



Yorum Ekle