22 Eylül 2021, Çarşamba
Son Dakika

Anadolu Evliyaları 37/Gaziantep - ÖKKEŞİYE HAZRETLERİ

Gaziantep’ten Adana’ya doğru karayoluyla giderken Sakçagözü’nü geçince, Nurdağı’na ulaşmadan yolun sol tarafında uzaklarda yeşilliklerle çevrili bir tepe görülür. İşte bu tepede Kahramanmaraş ve Gaziantep bölgesinde binlerce insana adını veren Ökkeş yahut Ökkeşiye Hazretleri yatmaktadır. 
08.08.2021 22.34.16

ÖMER FARUK ÇAĞLAR 

Evliya; hayatını riyazet, ibadet ve mücadelelerle geçirerek, benliğinden sıyrılmış nefsine hakim, öz varlığından geçmiş ve bu iyi hallerinden dolayı keramet sahibi olan, velilik katına ulaşmış kişilere ve mürşitlere verilen isimidir. Evliyalar tasavvuf sahasında Allah tarafından korunan, onun himaye, ilgi ve sevgisine mahzar olan, Allah’ın verdiği imkân nispetinde Allah ve kainat hakkında bazı sırlara vakıf olan ermiş kişilerdir. Evliyalar Allah uğrunda hareket ederler, sözlerinde daima hak ve hakikatten bahsederler. Nefsin her türlü kötü arzusuna sırt çevirmiş ve her halleriyle Allah’a yönelmişlerdir. Aynı zamanda bu evliyaların içlerinde alim ve şair olanlar da vardı. Bu bakımdan saygı ile anılmaya değer unutulmamaları gereken kimselerdir. Gaziantep ve yöresinin Türkler tarafından fethedilip İslamlaştırılmasında, hatta Gaziantep”in kurtuluşunda evliyaların önemli rolleri olmuştur. Bu evliyaların türbelerine ziyaret adı verilir.

Halife Hazreti Ömer, İslam topraklarına kattığı Antep’ten ayrılırken muhafazasına bıraktığı Askeri birlik komutanı, şehrin surla çevrilmesi üzerinde durur. Hazreti Ömer ise şu cevabı verir.
“ Antep surla çevrilmiştir”. Komutan bu cevaptan bir şey anlayamaz ve sorar. 

“Nasıl Ya Emirel Davud.” Hazreti Ömer; “Antep çevresinde surlarımız vardır. Sahabeden beş arkadaşımızı burada şehit verdik ve defnettik gidiyoruz. Said İbn-i Ebu Vakkas, Ökkeş (Hz. Ökkeşiye), Karaçomak, Pirsefa ve Davud’u Ejder bu bölgenin manevi bekçileridir. Antep’in surlarıdır. Allah şehitlerimizin mezarlarını küffara çiğnetmeyecektir.” 

Ökkeşiye Hazretleri 

Gaziantep’ten Adana’ya doğru karayoluyla giderken Sakçagözü’nü geçince, Nurdağı’na ulaşmadan yolun sol tarafında uzaklarda yeşilliklerle çevrili bir tepe görülür. İşte bu tepede Kahramanmaraş ve Gaziantep bölgesinde binlerce insana adını veren Ökkeş yahut Ökkeşiye Hazretleri yatmaktadır. Ökkeşiye Hazretleri sahabeden bir zat olup Gaziantep’in Müslümanlar tarafından fethinde şehit düşen beş kişiden birisidir. Türbenin bulunduğu yere Ökkeşiye denmektedir. Türbe tam dağın tepesinde bulunmakta ve türbenin alt tarafındaki kuyularda ise birkaç metre derinlikte bol su bulunmaktadır.
Rivayetlerde anlatılanlardan, İslam inanışına göre Peygamber Efendimizin Peygamberlik mührünü gören cennetliktir. Peygamberimiz veda hutbesinden sonra herkesle helalleşirken Ökkeşiye Hazretleri “Ya Resulullah Uhud Savaşı’nda bana kırbaçla vurmuştunuz. Hakkımı ancak kısasla ödeşirim” der. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem elindeki kırbacı Ökkeşiye Hazretlerine verir ve sırtına vurmasını söyler. Ökkeşiye Hazretleri. ”Siz bana sırtım çıplak iken vurmuştunuz Ya Resulullah” der. Peygamber Efendimiz sırtını açar ve tam bu sırada Ökkeşiye Hazretleri, Peygamber Efendimizin Peygamberlik mührünü görür ve öper. Daha sonra ise “Kısastaki gayem bu idi Ya Resulullah. Yoksa sizde bir hakkım varsa anam sütü gibi helal olsun” der.

Erkek çocuğu olmayan karı kocalar ve daha değişik maksatları olanlar Ökkeşiye Hazretlerinin türbesini ziyaret ederler ve isteklerinin kabul edilmesi ve arzularına kavuşmak ümidiyle burada Allah’a niyazda bulunurlar. Ayrıca Allah rızası için kurban keserler. Böylece ziyaretten sonra doğan erkek çocuğa genel olarak Ökkeş adını verirler.

Sa’d Bin Ebu Vakkas hazretleri

Araban ilçesinin kuzeyinde yaklaşık 6 km. uzaklıkta, Ziyaret Köyü’nün kuzeydoğusunda, Araban ovasına hâkim tepenin zirvesindeki, Sa’d Bin Ebu Vakkas hazretlerinin Türbesi mezarlığın yanı başında yer alıyor. Dikdörtgen planlı ve düzgün kesme taşlarla inşa edilmiş yapının iç bölümünde bağdadi sıva kullanılmış. Kuzey ve güneyde mihrap ve paye biçiminde sütunlar yer almaktadır. Mezar mermerden yapılmış sanduka ve kapak kısmından oluşmaktadır. 1998 yılında restoresi sırasında türbenin 30 metre güneybatısında mescit, misafirhane ve kurban kesim yeri inşa edilmiştir. Türbenin ön avlusunda da 24 sahabenin mezarı olduğu rivayet edilmektedir. Halk arasında Seydi Vakkas hazretleri olarak bilinen zat, hayatta iken cennetle müjdelenen on sahabe arasındadır. Ashab-ı Kiram’ın büyüklerindendir. Peygamber efendimizin duasına mazhar olmuş büyük İslam kumandanıdır. Sa’d Bin Ebu Vakkas radiyallahüanh Hazreti Peygamber, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer zamanında yapılan bütün seferlere katılmıştır. Hazreti Ömer döneminde İran ve Irak’ı fethetmek için İslam Orduları Komutanı olarak görevlendirilmiştir. Tarihi kaynaklara göre Sa’d bin Ebu Vakkas bu seferler esnasında Ziyaret Tepesi diye bilinen bu tepede karargâh kurmuş, Bizans orduları ile savaşmış ve zafer kazanmıştır. Bu türbe, Sa’d Bin Ebu Vakkas hazretlerinin makamıdır. 675 yılında Medine’de vefat etmiştir. Kabri, Medine’deki Cennet’ül Baki mezarlığındadır.

FETHULLAH EFENDİ 

Gaziantep'te yetişen velîlerden olan Fethullah Efendi Gaziantep'te doğdu. Doğum târihi belli değildir. Babası Abdüllatif Efendidir. Hazret-i Ebû Bekr'in soyundan olduğu rivâyet edilir. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Zamânın âlimlerinden ilim öğrendi. İcâzet aldıktan sonra insanlara doğru yolu anlattı ve ömrünü bu şekilde geçirdi.

Fethullah Efendi, talebelere ders vermek için Gaziantep'te bir tekke ile bir câmi yaptırdı. Câminin inşâsı sırasında, ona; "Sen fakir birisin bunları yaptırmak için nereden para bulacaksın?" diye sorduklarında; "Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, taşa baksalar altın olur." diyerek bir taşa baktı. Taş o anda altın oldu. Soruyu soran yaptığı hatâyı anlayarak tövbe etti.

"Her deliğe elini sokma, kiminden yılan, kiminden çiyan çıkar."

Câmi ve tekkenin inşâsı sırasında Fethullah Efendi işçi ve ustaların yevmiyelerini üzerinde oturmakta olduğu postun altından çıkarıp verirdi. İşçilerden biri Fethullah Efendinin bulunmadığı sırada postun altında fazla para var zannıyla çalmaya gitti. Postu kaldırınca çöreklenmiş siyah bir yılanın şahlanışı ile irkildi ve işinin başına döndü. Fethullah Efendi inşâat yerine gelince o işçinin kulağına eğilerek; "Her deliğe elini sokma, kiminden yılan, kiminden çiyan çıkar." dedi. Fethullah Efendinin bu sözü o zamandan beri deyim olarak kullanılmaktadır. Câmi ve tekkenin inşâatı devâm ettiği günlerde Fethullah Efendinin hanımı hamama gitti. Burada iyi muâmele görmedi ve kirli suyla yıkandı. Olup bitenleri Fethullah Efendiye anlattı ve fakirliği yüzünden uğradığı muâmeleden dolayı yakındı. Fethullah Efendi; "Hanım kovayla kuyudan su çek!" dedi. Hanımı kuyudan su çekince kovanın altınla dolu olduğunu gördü. Fethullah Efendinin emri ile bunu kuyuya boşalttı. İkinci bir kova daha su çekti. Bunun da içerisi yılan, akrep ve çiyanla doluydu. Fethullah Efendi; "Ey hâtun! Eğer dünyâ malı olan altına rağbet etseydin, bu haşerat senin içindi." dedi. Hanımı bu kovayı da boşalttı. Üçüncü kere kovayı çektiğinde çıkan su ile yıkandı. Bu durum üzerine Fethullah Efendi câminin yanına bir de hamam yaptırdı. 

Yedi sene bir mumla ısıtıldı

Hamam yapıldıktan sonra yedi sene bir mumla ısıtıldı. Ancak durum açığa çıkıp halkın öğrenmesi ile mum söndü ve odun kullanılmaya başlandı. Bir gün hamam kazanını değiştirmek için yeni kazan getirildi. Vaktin geç olması sebebiyle değiştirme işi bir gün sonraya bırakıldı. Gecenin geç saatlerinde kapı önünde bırakılan yeni kazanı bir hırsız çalmak istedi. Elini attığı sırada karşısında Fethullah Efendiyi gördü. Hoca Efendi kazanı hırsızın üzerine kapattı. Ertesi gün kazan kaldırıldığında, altından hırsız çıktı. Olup bitenleri oradakilere anlattı ve Fethullah Efendiye gidip af diledi. Fethullah Efendinin vefât târihi belli değildir. 1563 (H.971) senesinde vefât ettiği rivâyet edilmektedir. Yaptırdığı Câminin bahçesinde defnedildi. Kabrinin üstü açıktır. Bâzı kimseler kabrinin üstüne türbe yaptırmak istedi. Üstünün kapanması sırasında iki kişinin düşüp yaralanması üzerine, Fethullah Efendinin bu işe râzı olmadığı düşüncesi ile türbe yapımı yarım bırakıldı.

ŞAH VELİ AYNTABİ 

Gaziantep’in bir başka büyük velisi de Şah Veli Ayntabi Hazretleri’dir. İsmi Velî, nisbesi Askerî’dir. Babasının adı Mehmed’dir. Gaziantep’in Oğuzeli ilçesine bağlı Ağaçhöyük köyünde doğdu. Doğum târihi belli değildir. Tahsil çağına geldiğinde zamânın âlimlerinden ilim öğrendikten sonra 1549 (H.956) senesinde Halvetî şeyhi Yâkûb Efendinin sohbetlerine katıldı ve talebesi oldu. Kısa zamanda tasavvufun yüksek derecelerine kavuşan Şâh Velî, hocasından icâzet, diploma aldıktan sonra insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya çalıştı. Bu arada çeşitli eserler yazdı. 

Bir kaz yollasam yolar mısın

Bir gün Gaziantep’in ileri gelenlerinden biri, yardımcısı ile, yolda yürürken, câminin duvarını tâmir eden Şâh Velî ile karşılaştı. O şâhıs, Şâh Velî’ye; “Hoca ikiylen nasılsın?” diye sordu. Şâh Velî de; “Üçlen iyiyim.” karşılığını verdi. O şâhıs; ”Niye er kalkmadın?” diye sorduğunda; “Er kalktım da el aldı.” cevâbını verdi. Yine o zât; “Bir kaz yollasam yolar mısın?” diye sorunca, Şâh Velî; “O işi iyi beceririm.” dedi. Vedâlaşıp ayrıldıktan sonra o zât yardımcısına; “Biz ne konuştuk?” diye sordu. Yardımcısı cevap veremedi. Bunun üzerine o zât; “Sen ki benim yardımcımsın! Bir yaşlının anladığını niçin anlamazsın. Eğer yarına kadar anlamazsan seni yardımcılıktan azl edeceğim.” dedi. Yardımcı hemen yaşlı adamı buldu ve; “Siz ne konuştunuz? Ne olur bana söyleyin. Ne isterseniz vereceğim.” dedi. Şâh Velî ondan câminin tâmir edilmesini istedikten sonra; “O, ikiylen nasılsın, diyerek yâni ayakların tutuyor mu, kendi işini kendin yapabiliyor musun demek istedi. Bense, üçlen iyiyim, diyerek o dediklerini bastonla yapabiliyorum demek istedim. O, niye er kalkmadın, yânî, neden evlenip çocuk sâhibi olmadın, şimdi onlar bu işi sana bırakmazlardı, demek istedi. Bense, er kalktım da, el aldı, diyerek evlenip çocuklarımın kız olduklarını, evlenip gittiklerini bildirdim.” dedi. Yardımcı hemen; “Ya o, bir kaz yollasam yolar mısın, diyerek ne demek istedi. Şâh Velî; “Bana acıdı ve bana yardım etmek istedi. Bu iş için de seni gönderdi.” dedi. Yardımcı bunları öğrendikten sonra câmiyi tâmir ettirdi.

Şâh Velî bâzı eserler yazmıştır 

Bunlardan El-Kevâkib-ül-Mudîe fit-Tarîkat-il-Muhammediyyeisimli tasavvufî eseri Ayasofya Kütüphânesi 2022 numarada kayıtlıdır. Risâlet-ül-Bedriyye fî Beyân-ı Tarîkat-il-Mardiyye isimli 1390 beyitlik manzum bir eserini 1582 senesinde yazmıştır. Diğer eserlerine kayıtlarda rastlanmamıştır. Şâh Velî Ayıntabî’nin vefât târihi ihtilaflıdır. Bâzı Kaynaklarda 1604 (H.1013), bâzılarında ise, 1591 (H.1000) senesinde vefât ettiği kayıtlıdır. Şâh Velî vefâtından sonra kendi adıyla anılan câminin bahçesine defnedildi. Kabrinin üstü açıktır. Şâhvelî Câmii, Gâziantep savunması sırasında tamâmen yıkıldı. Daha sonra torunları câmiyi ve kabrini yeniden yaptırdı. Halk arasında ve kitaplarda Şâh Velî ile Dördüncü Murâd Han arasında geçen bâzı menkıbeler anlatılmakta ise de Dördüncü Sultan Murâd Han, Şâh Velî’nin vefâtından sonra tahta çıkmıştır. Bu sultânın III. Murad Han olması gerekir.

MEMİK DEDE 

Gâziantep’te yaşayan büyük velîlerden biri de Memik Dede Hazretleridir. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. Göksüncük köyünde bir âilenin yanında uzun süre kahyalık yapmıştır. Burada çift sürer, ekin eker, hayvan güder, dağdan odun kesip taşırdı. Yalan ve kötü söz söylemez, harama el uzatmazdı. Ağasından aldığı parayı hak etmek için hîlesiz çalışırdı. Memik Dede, gereksiz yere ağaç kesmenin, adam öldürmek kadar kötü olduğunu telkin ederdi. Bu yüzden dağa oduna gittiğinde yıkılmış ölü ağaçlarla, çalı çırpı toplayıp gelirdi. Ağası bu duruma kızınca; “Kestiğim ağaç dallarının yerinden sanki insan öldürmüş gibi kan fışkırıyor.” derdi. Hayvanlara da iyi davranılması gerektiğini sık sık söylerdi. Bir gün hayvanlardan birisi geç geldi. Sebebini ineğe sorunca, inek Allahü teâlânın izniyle konuşmaya başladı. “Evin hanımı beni sağarken fazla süt almaya çalışıyor. Doymadan gelip istenilen sütü versem, yavrum aç kalıyor. Bu yüzden tam doymaya çalışıyorum.” dedi. Bunun üzerine Memik Dede durumu evin hanımına anlatarak, hayvana eziyet etmemesini tavsiye etti.

Memik Dede’nin ağası hac farîzasını yerine getirmek için Mekke’ye gitmişti 

Bu sırada ağanın hanımı içli köfte yaptı ve; “Ah oğlum Memik! Ağan olsaydı da şundan yeseydi.” dedi. Memik Dede de; “İstersen biraz ver götüreyim.” dedi. Kadıncağız herhalde bir arkadaşına götürecek diye düşündü ve bir tabak doldurup verdi. Bir süre sonra ağa hacdan döndü. Âdet üzere köylüler tarafından karşılandı. Ağa hürmet gösterilmesi gereken kişinin Memik Dede olduğunu söyledi ve hacda iken getirdiği köfte tabağını çıkarıp gösterdi. Tarla sürmekten dönen Memik Dede, kerâmetinin ortaya çıktığını anlayarak oradan uzaklaştı. Yere sapladığı saban ve odunlar Allahü teâlânın izniyle yeşererek türbesinin yanındaki ağaçları meydana getirdi. Memik Dede, ölümünden bir süre önce; “Şimdiye kadar ben size hizmet ettim, bundan sonra da siz bana hizmet edeceksiniz.” dedi. Vefât edince, saban odunundan yeşeren ağaçların yanına defnedildi. Türbe bakıcılığı babadan oğula kalmak sûretiyle, kahyalık ettiği âile tarafından yapılmaktadır.

Türbesini kimse yıkamadı 

Gâziantep bölgesinin Fransızlar tarafından işgâli sırasında Ermeniler birkaç defâ Göksüncük köyünü ve Memik Dede’nin türbesini yıkmaya geldiler. Fakat köye ve türbeye yaklaşamadan geri döndüler. Savaştan sonra Ermeniler, türbenin ve köyün etrâfında çok kalabalık bir askerin mevzilenmiş olduğunu gördüklerinden yaklaşamadıklarını söylediler. Tekke ve zâviyelerin kaldırılması sırasında bir karakol komutanı bu türbeyi yıktırmak istedi. O anda üzerine bir fenâlık geldi ve bacakları tutmaz oldu. Köylü karakol komutanını türbenin içine götürerek altı gün orada bırakıp, baktılar. Komutan yaptığı hatâyı anlayıp, tövbe etti. Bir süre sonra iyileşti.

MEHMET HASİB DÜRRİ HAZRETLERİ 

Gâziantep velîlerinden olan Mehmet Hasib Dürri Hazretleri 1848 (H. 1264) senesinde Anteb'in Karacaoğlan mahallesinde doğdu. Babası, Şam ve Mısır'da ilim tahsîl etmiş âlim bir zât olan Hacı Hâfız Ahmed Efendidir. İlim ehli bir âilenin çocuğu olarak dünyâya gelen Hasib Dürrî, küçük yaşta ilim tahsîline başladı. İyi bir medrese tahsîli gördü. Arapça ve Farsçayı çok iyi öğrendi. Şuaybzâde Ali Âkif Efendinin feyzli sohbetlerine katılarak ona talebe oldu. Ali Âkif Efendinin hoca silsilesi Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine ulaşır. Hasîb Dürrî Efendinin ikisi matbû olmak üzere üç eseri vardır. Bunlardan Tecvîd-i Dürrî matbû değildir. Bu eser akıcı bir dille tecvid kâidelerini anlatmaktadır. İkinci eseri Zübdet-ül-Ferâiz olup, İslâm hukûkunda mîrâs taksimini anlatır. İstanbul'da basılmış olan eserin bir özelliği de yarısı manzum, yarısı nesir olmasıdır. Son eseri ise Âteş-i Sûzân'dır ve şiir risâlesidir.mHasîb Dürrî, hayâtının sonlarına doğru yakalandığı kemik vereminden kurtulamayarak 1913 (H.1332) senesinde vefât etti. Kabri Gâziantep'tedir.

Hasîb Dürrî, şiirle sık sık Abdülhamîd Hanı medhederdi 

Bu şiirlerinden birisi şöyledir:

Şâh-ı cihânbân Abdülhamîd Han
Rûy-ı zemini kıldı gülistân
Soyulmuştu güller bâd-ı hazândan
Olmuştu sümbül gâyet perişân

Ezhâr-ı gülşen hep tâzelendi
Oldu zamânı mânend-i nisan
Bağı cihâna geldi taravet
Her sebze oldu bir verd-i handân

Her millet ister anın bakâsın
Her fırka olmuş lütfuyla şâdân
Kadr-i maârif buldu terakkî
Baş tâcı oldu erbâb-ı irfân

Mektepler açtı her memlekette
Cümle fünûnu öğrendi sıbyân
Sorsam felekten görmüş mü eyâ
Âlemde böyle bir şâh-ı zîşân

Mehmed Hasîb Dürrî'nin tasavvuf esaslarından bahseden şiirlerinden biri:

Tarik-i Nakşibendde şart-ı evvel terk-i bid'attır
İkinci, îtikâd-ı ehl-i sünnet ve'l cemâattir
Üçüncü gaflet ile ettiği cürme edip tevbe

Maâsî semtine gitmem deyü azm ile niyyettir.
Düşerse kalbine bir katre nâgeh çirk-i isyândan
Anın sabunu istiğfârdır, âbı inâbettir.

Azimet râhını derpiş edip her bir umûrunda
Güzel ahlâk ile her dem tahallük istikâmettir
Bu ilmin haddi terk-ı mâsivâ, hem hubb-ı fillahdır

KASIM AYNİ HAZRETLERİ

Anteb'in meşhur velîlerinden biri de Kasım Ayni Hazretleridir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1562 (H.970) senesinde Haleb'de vefât etti. Orada medfûndur. Îneci Kâsım denilmekle de meşhurdur. Tasavvuf yoluna girmesi şöyle olmuştur: Bir gece rüyâsında kendi evinde otururken pencereden bakmış ve Mısır'ı görmüş. Bir hurma ağacı alıp evinin bahçesine dikmiş. Bu rüyâyı gördükten bir müddet sonra hacca gitmek üzere yola çıktı. Yol arkadaşları ile birlikte Mısır'a vardılar. Bir Cumâ günü evliyânın meşhurlarından Şeyh Emîr Ahmed Hayâlî hazretlerini görüp elini öptü ve duâ istedi. O sırada gördüğü rüyâyı hatırlatarak; "O hurma bizim sırlarımızdır. Hemen icrâsı gerekir." dedi. Bunun üzerine ona talebe oldu. Sohbetlerinde bulunup feyz aldı. Tasavvufta yetişip kemâle erdi.

Kânûnî Sultan Süleymân, Emîr Ahmed Hayâlî hazretlerini İstanbul'a dâvet etmişti 

Giderken Haleb'e uğradı. Haleb'de onu sevenler huzûruna koşup; "Efendim bize nasîhat etmesi, rehberlik yapması için talebelerinizden birini burada bırakma lütfunda bulunsanız, olmaz mı?" dediler. Bu arzularını kabûl edip, kendisine halîfelik verdiği Kâsım Aynî Efendiyi orada halkı irşâd ile vazifelendirdi. Haleb'de insanlara rehberlik yapmakla meşgûl oldu. Bir defâsında biri Kasım Aynî hazretlerine gelip duâ istedi. O kimseye; "Niyetini düzelt!" dedi. Aynı kişi başka bir gün yine geldi. Ona; "Sen Basra'ya da gitsen seni bulup öldürürler." dedi. Meğer o kimse memleketin ileri gelenlerinden birinin oğluymuş ve Osmanlı Devletine ihânet etmiş. Bu sebeple cezâlandırılması gereken birisiymiş. O şahıs bir müddet sonra Bağdât'a ve oradan Basra'ya giderken Osmanlı askerlerinden biri tanıyıp yakalamış ve öldürmüştür.

GÖZÜKIZIL MEHMED BABA 

Gaziantep velîlerinden bir başkası da Gözükızıl Mehmed Baba Hazretleridir. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Cıncıkçı Mağarası denilen yerde münzevî, herkesten uzak, yalnız bir hayat sürdü. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. On dokuzuncu asırda yaşamıştır. Kabri Gaziantep'tedir. Halktan birisi arkadaşları ile konuşurken hacca gideceğini söyledi. Arkadaşı ise gidemeyeceğini ileri sürdü. Bunun üzerine; "Gitmezsem karım benden boş olsun." dedi. Hac zamânı bâzı sebeplerden dolayı o zât yola çıkamadı. Arefe gününe bir gün kala hanımı; "Aramızda artık nikah kalmadı." diye adamı eve almadı. Ne yapacağını şaşıran adamcağız, bir dostuna danıştı. O da; "Gözükızıl Mehmed Baba'ya git. O, derdine bir çâre bulur." dedi. Bunun üzerine, gidip hâlini Gözükızıl Mehmed Baba'ya anlattı. O da yüzünü kıbleye çevirip; "Seni Şam'da bir demirciye yollayacağım, o seni Mekke'ye götürür. Bana oradan ne hediye verirlerse onu da birlikte getir." dedi. Adam gözünü kapattı. Gözükızıl eliyle itti. Gözünü açtığında kendini Şam'da târif edilen demircinin dükkanında buldu. Durumu demirciye anlattı. Demirci de; "Seni Medîne'de bir fırıncıya yollayacağım. O seni Arafat'a götürür." dedi. Gözünü yummasını söyleyip eli ile itince, adam kendini Medîne'de buldu. Fırıncının yardımı ile Arafat'a çıktı. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra fırıncının târifi üzerine Zemzem kuyusunun yanındaki zâtı buldu. Bu zât; "Gözükızıl'a söyle neden doğrudan doğruya göndermiyor da vâsıtalı yolluyor." dedikten sonra Gözükızıl'a verilmek üzere bir kefen ve bir kap zemzem verdi. Hacıya gözlerini kapa deyince, o zât kendini Gaziantep'te buldu. Hacı hediyeleri Gözükızıl Mehmed Baba'ya verince; "Demek artık bize âhiret yolculuğu göründü. Kısa zaman sonra beni defnedersiniz." dedi. Hacı eve gidince hanımı yine içeri almadı. Durumu Gözükızıl'a anlatınca; "Kâdıya git. O senin meseleni çözer." dedi. O da hanımı ile kâdıya gitti. Kâdı nikahlarının devâm ettiğine dâir bir karar verdi. Ertesi gün Gözükızıl Mehmed Dede'nin yanına gittiklerinde vefât ettiğini gördüler ve bulunduğu yere defnettiler. Gözükızıl Mehmed baba bir Cumâ günü bir sokağın başında otururken minâreden ezânlar okunmaya başladı. Adamın biri; "Sen burada miskin miskin ne oturuyorsun. Namaza bile gitmezsin." diyerek ileri geri bâzı sözler sarf etti. Gözükızıl Mehmed Baba yerinden kalkarak adama bir tokat vurdu. Adam o anda kendini Mekke'de buldu. Mehmed Baba'nın Beytullah'da namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra birlikte dışarı çıktılar. Mehmed Baba bir tokat daha attı. Adam kendini Gözükızıl ile konuştuğu yerde buldu. Gözükızıl Mehmed Baba ona; "İşte biz böyle namaz kılarız." buyurdu.

DERVİŞ HACI 

Gâziantep’in büyük velîlerinden biri de Derviş Hacı Hazretleridir. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. Zamânın âlimlerinin sohbetlerinde yetişti. İlk zamanlarında halk arasında tanınmayan garip, fakir biri idi. Sonraları Hacı Baba ismiyle meşhur oldu. Derviş Hacı, her sabah Arasa civârındaki fırının önünde durup, fırının yanışına bakardı. Fırın yanıp, ekmek piştikten sonra, fırıncı kendisine ne verirse alır, evine gidip Allahü teâlâya ibâdet ederdi. Bir gün Derviş Hacı yine fırının önüne gidip ateşin yanmasını beklediği sırada, fırıncı kendisini kovaladı. Fakat bütün gücü ile çalıştığı halde, akşama kadar fırını kızdıramadı. Netîcede o gün ekmek pişiremedi. Sonraki günlerde fırını yakmaya çalıştı ise de başaramadı. Bu yüzden ne yapacağını, bu işin içinden nasıl çıkacağını düşündüğü sırada aklına Derviş Hacı'ya karşı yaptığı yanlış hareket geldi ve hemen onun yanına gitti. Meseleyi olduğu gibi anlattı. Af dileyip yalvararak bir kere fırına gelip, nazar etmesini, yoksa perişan olacağını söyledi. Bunun üzerine Derviş Hacı; "Peki oğlum, biraz bekle, vasiyetimi yazayım çünkü sırrım açığa çıktı. Artık bizim için yaşamak olmaz." dedi. Fırıncı sevinerek oradan ayrıldı. Biraz sonra Derviş Hacı fırının önüne geldi. Odunlara doğru bir nazar edip oradan ayrıldı. Fırın yanmaya, fırıncı da ekmek çıkarmaya başladı. Bu durumu öğrenen halk, Derviş Hacı'nın büyüklüğünü anlayarak, ilminden istifâde etmek için akın akın ona koştular. Dergâhında insanlara doğru yolu anlattı. Bu olaydan sonra fazla yaşamayan Derviş Hacı kısa bir süre sonra vefât etti. Vefât târihi belli değildir. Gâziantep'in kuzeybatısındaki Hacı Baba Tepesine defnedildi. Üzerine yapılan türbe Gâziantep'in Fransızlar tarafından muhâsarası sırasında yıkıldı. Daha sonra tâmir ettirildi.

Derviş Hacı buyururdu ki:

"Âhiret seferi uzak seferdir. Yollarında nice korkular vardır. Fakat bu dünyâ fânidir. Bâki olan ancak Allahü teâlâdır. Bunun böyle olduğuna yüz yirmi dört binden ziyâde peygamberin ölümü şâhittir. Herkes onların gittiği yola gidecektir. Allahü Teâlâ’nın buyruğu böyledir. Zamânı gelince can emânetini geri vermek zarûridir. Ah edip döğünmek, ağlamak, çırpınmak nâfiledir. İnsan Allah tarafından çağrılınca dil dolaşır, gözlerin önündeki gaflet perdeleri açılır, gidilecek yol görünür. Artık yerlere yüz süre süre gitmekten başka çâre yoktur."

BAYTAZZADE HACI ABDULLAH HAZRETLERİ

Gâziantep velîlerinden olan bu büyük zaten ismi Abdullah, babasınınki Muhammed Efendidir. 1819 (H.1235) senesinde Kilis'te doğdu. Babası Muhammed Efendi, Çekmeceli Câmiinde müderrislik yapardı. Sülâlesi Taşkent bölgesinden hicret edip, Kilis'e yerleşmişti. Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Baytazzâde, bir komşusunun himâyesinde büyüdü. İlk tahsîlini tamamladıktan sonra, Akçurun Câmii müderrisi Hacı Hâfız Efendinin derslerine devâm etti. Baytazzâde ilim tahsîline devâm ettiği sıralarda, Kilis ve havâlisi Mısır Hidivi Kavalalı Mehmed Ali Paşanın oğlu İbrâhim Paşa tarafından işgâl edildi. İbrâhim Paşa, ordusuna katılmak üzere Kilislilerden gençler istedi. Paşaya asker olarak verilen gençler arasında yetim Abdullah da vardı. İbrâhim Paşa bu gençleri Mısır'a gönderdi. Baytazzâde Abdullah Efendi Mısır'da iki yıl askerlik yaptı. Bu arada Kölit adındaki bir Fransızdan hekimlik ve biyoloji öğrendi. En zor ve karmaşık konuları kısa zamanda kavrayacak kadar akıllı zekî ve çalışkandı.

Hattatlık ve hâkkâklık alanında da üstün bir kâbiliyeti vardı. Kıymetli taşları oyup biçimlendirmede ve mahâretle mühürler kazmada çok başarılı idi. Elinin emeği ile geçindiği gibi, para da biriktiriyordu. Bir gün çarşıda dört çocuklu yoksul bir hanım gördü. Kadının beyi ölmüş ve çocukları ile birlikte yersiz yurtsuz, aç bir halde sokakta kalmıştı. Yardım için baş vurduğu her yerden kovuluyordu. Baytazzâde Abdullah Efendi, gözyaşlarıyla dolaşan bu hanıma biriktirdiği paraları verdi. Birkaç gün sonra rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz ona Mekke-i mükerremeye gitmesini söyledi. Askerlikten kaçmanın cezâsı ölüm olmasına rağmen, her şeyi göze alarak Mekke-i mükerremeye gitti. Evliyânın büyüklerinden olan Mevlânâ Muhammed Cân Mekkî'nin talebesi olmakla şereflendi. Hocasına on sene hizmet etti. Sohbetlerinde kemâle geldi. Hocasının vâsıtasıyla Abdullah-ı Dehlevî'nin rûhâniyetinden istifâde etti. Muhammed Cân ona icâzet vererek, memleketine gönderdi. Hacı Abdullah, memleketinde Baytazzâde Tekkesini yaptırdı. Bu tekkede yıllarca insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Birçok âlim yetiştirdi.

Baytazzâde aynı zamanda Allahü teâlânın aşkıyla şiirler de söyledi. Şiirlerinin toplandığı dîvân basılmamıştır. Şiirlerinde Sermest ve Hâlis mahlasını kullanmıştır. Ayrıca Sıffîn Vak'ası adlı bir târihi ile tıbba dâir el yazması eserleri olduğu bilinmekte ise de, yeri tesbit edilememiştir. Şiirlerinden bâzı örnekler:

Sâkî hele kalk, bâdeye bak vakt-i seher bu
Sen sâat-i dünyâyı bil ki tezce geçer bu
Gel fursatı fevt etme bilip vakti ganîmet
Çün ömrü bilin, ömrü gibi ömrü gider bu. 

Ağlayu gelmezseniz, cân ile bilmezseniz
Ölmeden ölmezseniz, burda hîç olmazsanız
Hayfâ size hem bize ger bizi bilmezseniz
Sâkî hemen mey getir, bî-gışş u bî şey getir.

Hacı Abdullah Efendi 1880 (H.1297) senesinde Kilis'te vefât etti. Kalabalık bir cemâat ile kılınan namazdan sonra tekkesinin içindeki âile mezarlığına defnedildi.

AYDİ BABA 

Aydi Baba Gâziantep velîlerinin büyüklerindendir. İsmi Mehmed olup, babasının ismi Mehmed Nâmî Efendidir. Babası da âlim bir zât idi. Aydî Baba, 1812 (H.1227) senesinde Antep'te doğdu. İlk tahsîline bu vilâyette başlayan Aydî Baba sonra, ilim öğrenmek için, Halep, Kayseri ve İstanbul'a gitti. İlim tahsîlini tamamlayınca memleketine dönüşünde Kayseri Medresesinde bir süre müderrislik yaptı. Aydî Baba, bir arkadaşı ile berâber tekrar İstanbul'a seyâhate gitti. İstanbul'da Kuşadalı İbrâhim Efendiye talebe oldu ve ondan Halvetî tarîkatını insanlara öğretmek için icâzet, diploma aldı. Bu seyâhatine, dükkânını ve mallarını satıp katılan arkadaşının bir süre sonra parası bitti ve sıkıntıya düştü. Aklından, "Gül gibi işimi ne diye dağıttım da burada sürünmeye geldim." diye geçirdi. Bu düşünceleri Aydî Baba'ya mâlûm olunca; ona kucağını açmasını söyledi ve takkesini kucağına ters çevirdi. Takkeden bir sürü para döküldü. Ona; "Haydi Antep'e git de dükkan aç!" dedi. Arkadaşı hatâsını anlayıp af diledi ise de, Aydî Baba onu Antep'e gönderdi.

Aydî Baba, İstanbul dönüşünde İki şerefeli Câmide imâmlık yapmaya başladı 

Evinin bir bölümünü tekke hâline getirerek insanlara doğru yolu anlattı. Şehrin ileri gelenleri ve halktan pek çok kimse derslerine katıldı. Bir süre sonra Allahü teâlânın aşkı ile yanan Aydî Baba talebelerine; "Biz şeyhlik yapıyorduk ama talebe bile olamamışız. Ben size hoca olmaya lâyık değilim. Eğer halktan uzak olmazsak, Allahü teâlâya yakın olamayız." diyerek şeyhliği, imâmlığı ve hatipliği bıraktı. Antep'in bir mahallesinde bir kadın doğum yaparken çok zor durumda kalmıştı. Yanında bulunan kadınlar, kocasına; "Aydî Baba'ya git de hanımının kurtulması için duâ etsin." dediler. Adam; "O deli ne yapabilir?" diye düşünmesine rağmen Aydî Baba'nın yanına gitti. Durumu anlattı. Aydî Baba gözlerini kapayıp biraz murâkabeden sonra; "Git. Nur topu gibi bir oğlun oldu. Allahü teâlâ onu sâlih kullarından eylesin." dedi. Adam yine kalben inanmayarak evine gitti. Evdeki kadınlar bir erkek çocuğu olduğunu müjdelediler. Adam, Aydî Baba hakkındaki bu düşüncelerine tövbe etti.

Aydî Baba, Allahü teâlânın aşkı ile çok güzel şiirler söyledi 

Fakat cezbe hâlinde söylediği bâzı sözleri ve davranışları yüzünden tenkitlere uğradı. Bir ara Birecik'e sürgün edildi. Sonra tekrar Antep'e geldi. Dönüşünden kısa bir süre içinde 1865 (H.1282)'te Antep'te vefât etti. Eski Mezarlığa defnedildi ise de kabri sonraları kurulan Yeni mezarlığa nakledildi. Aydî Baba, Allahü teâlânın aşkı ile Yûnus Emre gibi şiirler söylemiştir. Gündüz yazdığı şiirlerinde Aydî, gece söylediği şiirlerinde ise Ayanî mahlasını kullanmıştır. Aydî Baba'nın şiirlerinin toplandığı bir dîvânı vardır. Yazması, Süleymâniye Kütüphânesi Yazma Bağışlar No: 2063'de vardır. Ayrıca 1937'de Gâziantep'te neşr edilmiştir.

AĞLAYU AĞLAYU

Dîvânında hocasının vefâtı üzerine yazdığı mersiye şöyledir:

Şeyhim bekâya gitti ben kaldım ağlayu ağlayu
Aktıkça kan bu dîdeden sildim ağlayu ağlayu

Geldi dil deryâsı cûşa, döndüm ol demek bî-hûşa
İhtiyârsız başım taşa, çaldım ağlayu ağlayu

Arttı derdim âh ile, göz kan döker dilhâh ile
Ser-tâ-kadem eyvâh ile, doldum ağlayu ağlayu

Yandı dil nâr-i furkata, sabrolunmaz bu hasrete
Şimdi deryây-i hayrete, daldım ağlayu ağlayu

....

Cismim yanar bu nâr ile, gönlüm dolar bu zâr ile
Bağrım fırak-i yâr ile deldim ağlayu ağlayu

Boynum eğüp sünbül gibi feryâd edip bülbül gibi
Aydî iken ben gül gibi, soldum ağlayu ağlayu

ŞEYH SAÇAKLI 

Gaziantep velîlerinden biri de Şeyh Saçaklı Hazretleridir. İsmi Ebûbekr olup, babasınınki Mehmed'dir. Maraş'ta doğdu. Doğum târihi belli değildir. İlk tahsîlini doğduğu yerde yaptı. Daha sonra Tefsîr-i Tıbyân müellifi Mehmed ve Dârendeli Hamza Efendinin derslerine devâm etti. Şeyh Abdülganî Nablüsî'den hadîs, tefsîr ve tasavvuf ilmi öğrendi ve icâzet aldı. Tahsîlini tamamladıktan sonra memleketine döndü ve talebe yetiştirmeye başladı. Bir gün talebelerinden biri; "Efendim dersinize Hızır aleyhisselâm geliyor." deyince, Saçaklı; "Geliyor da bana niçin görünmüyor." diye sordu. Ertesi gün talebe Hızır aleyhisselâma; "Hocam sizi niçin göremiyor?" diye sorunca, o da; "Hocanda daha dünyâ muhabbeti var. Süslü sarık takıyor." buyurdu. Bunun üzerine, eskiden dokumalardan kesilen saçakların birkaç tânesini birleştirerek sarık yerine başına doladı. Allahü teâlâya dünyâ sevgisini kalbinden çıkarması için yalvardı. Bir süre sonra Hızır aleyhisselâm ile devamlı görüşmeye başladı. Başındaki saçaklardan dolayı "Saçaklı" diye meşhur oldu.

Şeyh Saçaklı'nın zamânında Maraş Müftülüğü boşalmıştı

Bu görev Şeyh Saçaklı'ya teklif edildi. Düşünmek üzere birkaç gün müddet istedi. Mühlet sonunda bu teklifi kabûl etmedi ve sebebini şöyle anlattı: "Pınar başına gittim. Akan suya danıştım. Bana dedi ki: "Kaynaktan çıktığım zaman herkes beni içiyor, iğrenmeden kullanıyor. Fakat şehre girip çıktıktan sonra kirleniyorum. Kimse bana el sürmez oluyor. Müftü olursan sen de bana dönersin." dedi. Bu sebeple ben de müftü olursam şehirde herkesle temas edeceğim, âkibetim suya dönecek." Şeyh Saçaklı Antep ile Maraş arasındaki bir yolculuğu sırasında 1732 (H.1145) senesinde vefât etti. Her iki şehir halkı arasında cenâzenin kendi şehirlerine defnedilmesi husûsunda ihtilaf çıktı. İşin uzamaması için bir hakem tâyin edildi. Hakem; "Cenâze hangi şehre yakınsa oraya defnedilmesi uygundur." deyince, cenâzenin her iki şehre olan uzaklığı ölçüldü. Antep'e daha yakın olduğu anlaşılınca, Antep mezarlığına defnedildi. Türbesi bugün evler arasında kalmıştır. İbâdethânesi olarak bilinen yer, Aynî Bedreddîn Caddesi 29 numaralı evin içinde bulunmaktadır.

 

SAM ŞEYHİ 

Gâziantep'te yetişen büyük velîlerden olan Sam Şeyhi’nin ismi Muhammed Muhyiddîn, babasınınki ise Abdurrahmân'dır. Gâziantep'e bağlı Sam köyünde 1447 (H.851) senesinde doğdu. Zamânın âlimlerinden ilim öğrenen Muhammed Sâmi, halk arasında Sam Şeyhi veya Müderris Mehmed Efendi diye meşhur oldu. Muhammed Sâmi, Sam köyünde uzun yıllar tâliplerine ilim öğretti ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır seferine giderken, Gaziantep'ten geçti. Bölgede meşhur olan Şeyh Muhammed Efendinin ziyâretine gitti. Bu büyük zâtı bağ budarken buldu. Hal ve hatırdan sonra, pâdişâh, Muhammed Efendiye; "Buranın nesi meşhurdur?" deyince; "Üzümü meşhurdur." dedi ve mevsim üzüm mevsimi olmadığı halde, asmadan bir salkım üzüm koparıp sultana verdi. Bu zâtın büyük velî olduğunu anlayan sultan, onu çadırına dâvet etti. Uzun sohbetten sonra sultan Mısır'ı feth edip edemeyeceğini sordu. Muhammed Sâmi bir gün sonra feth müjdesini verdi. Sultan; "Sefere beraber çıkalım." deyince, Muhammed Sâmi; "Siz gidin biz geliriz." dedi. Savaşın en şiddetli zamânında birçok bağ bıçakları ve asma çubuklarının havada uçtuğu, karşı taraf askerlerine kayıplar verdirdiği görüldü.

Yavuz Sultan Selîm Han sefer dönüşünde Muhammed Sâmi Efendiye arzusunu sordu. O da sağlığınızı dediyse de sultanın ısrarı üzerine, Sam köyünün aşarını istedi. Sultan, Sam'ı Şam anlar ve; "Şam uzak bir şehirdir. Halep'i vereyim." dedi. Pâdişâhın yanındakiler yanlışlığı düzeltince, Sultan, Sam köyünü Muhammed Efendiye vererek, bu konuda bir de ferman yayınladı. Bu ferman Kânûnî Sultan Süleymân Han zâmanında yenilenmiştir. Etrâfına feyz ve bereket saçan Muhammed Efendi, 1527 (H.934) senesinde vefât etti. Kabri, Sam köyünde ilkokul ile muhtarlık binâsı arasında küçük bir bahçededir. Soyu hâlâ devâm etmekte olup, bölgede Ulusam soyadıyla bilinir. İTTİFAK-AA



Yorum Ekle