18 Eylül 2021, Cumartesi
Son Dakika

Attila İlhan’la Zaman İçinde Bir Yolculuk- V

14.09.2021

CAFER VAYNİ: Hasan TANRIKUT’a gelmek istiyorum. Siz de bazı yazılarınızda ondan bahsediyorsunuz.1940–1950 yılları arasında çok aktif birisi. O dönemdeki İnsani Vatanperverlik, Gün, Gerçek, Hamle, Küllük… gibi birçok dergi ve gazetenin en önemli elemanı ve sizin yakın arkadaşınız. Tanrıkut’la tanışıklığınız ne zaman başladı?

ATTİLÂ İLHAN: Hasan Tanrıkut’la tanışmamız benim Gün dergisinde onun yayınladığı ilk şiirim olan “Ağıt”la başladı. Ağıt diye bir şiirimi bastılar. 1946–47 yıllarında. Sanırım. Yahut ta Tan zamanında ki Gün’de. Sosyalist bir dergide yayınlanan ilk şiirimdi. Ondan evvelki de yine sosyalist bir dergi olan Yeni Edebiyat’ta 1941’de çıktı. Bu, Gün’de çıkan şiirdir. Onu Hasan Tanrıkut yayınlamıştı ve beni çok merak edermiş. Sonra Gün’e ben bir sürü şiir gönderdim. Onları Hasan çok iddialı, çok cafcaflı şekillerde bastı. Ve o sıralarda da amcamın ve babamın bir komplosuna gelerek ben CHP’nin sanat armağanını kazandım. Çünkü ben o kafamla CHP’nin armağanına katılacak bir adam değilim. Bunlar beni kandırdılar. Amcam edebiyat öğretmeniydi. Şiiri çok beğendi ve önce bana; “Sen bu şiirle katıl armağana” dedi. Ben dedim ki; “Ben o heriflere katılır mıyım? Onlar beni 16 yaşımda hapsettiler. Okuldan kovdular. Bu heriflerden nefret ediyorum. Ben bunlara katılmam” dedim. Babamla, amcam kendi aralarında konuşmuşlar. Amcam o zamanlar Fındıklı’daydı. Fındıklı’dan İstanbul’a gelirken bana dedi ki; “Attilâ ben o şiiri çok sevdim daktilo et de bana ver” dedi. “Ne yapacaksınız?” dedim. “Öğrencilerime okutacağım” dedi. Ben onu anlamadım ve verdim. Kışa doğru, Ankara’dan bir mektup geldi bana. “Şiiriniz armağan kazanmıştır, asarız keseriz…” Böyle bir zarf. Birden bu çıktı. Bu çıkınca ben hemen reddetmeyi düşündüm. O zamanlar temasım olan solcu arkadaş Ömer Faruk Toprak Bey, “Deli misin. 1500 lira o zamanlar inanılmaz bir para. Al o parayı, sen yazdığından sorumlusun. Senin yazdığında kötü bir şey yok ki” dedi. Doğru, böyle bir patlamam oldu. Bu patlama olunca Gün hemen ertesi hafta bunu ilan etti. Çünkü, Attilâ İlhan o zamana kadar solcu cenahta meçhuldü. Kimse bilmiyordu Attilâ İlhan’ı. Yalnız Gün biliyordu. “Arkadaşımız Attilâ ilhan kazanmıştır” diye açıkladı olayı.

Ondan sonra Hasan’la solcu öğrenci arkadaşlar vasıtasıyla tanıştık. Çünkü, solcu öğrenci arkadaşlar arasında Edebiyat Fakültesi’nde onun öğrencileri vardı. Hasan Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde Hilmi Ziya ÜLKEN’in asistanıydı. Hasan demiş ki, bu arkadaşı tanımak istiyorum. Ve tanıştık. Bir de meydana çıktı ki, Hasan Osmanbey de oturuyor. Biz de bütün gün Suna Pastanesi’ndeyiz, Osmanbey ile burun burunayız neredeyse. Bunun üzerine Hasan başladı pastaneye gelmeye. Belli bir grup oluştu. Hasan da hepimizin hocası, hepimizden büyük o. Bilgisi de bizden fazla tabii o zaman. Böylelikle bir yakınlık doğdu. Ve bu yakınlık çok uzun sürdü Hasan’la aramızda. O kadar dost, arkadaş olduk ki biz, Hasan askere giderken, ben Hasan’ın evinde kaldım. Ev boştu. Evi bana emanet etti. Kendisi askere gitti. Elinde işi vardı. Bir çocuğa özel ders veriyordu. O işi de bana devretti. O dersi de ben verdim. O paraları ben kazandım. Ve Hasan’a para yolladım. Yani çok yakındık Hasan’la. 

Ne zaman aramızdaki diyalog gevşedi? Şimdi Gerçek çıkarken bir kopukluk oldu. Hasan yetişme tarzı itibarıyla, bizim kadar tabandan militan yetişmiş birisi değildi. Hasan bir fikir adamıydı daha çok ve bir paşazadeydi. Bunun dedesi paşa. Girit’ten gelmiş bir paşa. O bir paşa ailesinin torunudur. O yüzden biraz rahatına düşkün ve çekingendi. Gazetede tevkifat olayı başlayınca Hasan çekildi. Korktu. O arada gevşeme oldu aramızda. Tevkifattan sonra yine arkadaşlığa devam ettik. Fakat ben Fransa’ya gittim. Gittiğimde kopuyordu, geldiğimde ise tekrar bağlanıyordu arkadaşlığımız. 

En son ben ikinci seyahatten geldiğim zaman korkunç bir şeyle karşılaştım: Bizim Sosyalist Partisi davasına, ben Fransa’ da olduğum için, beni sanık olarak sokamamışlardı. Samet AĞAOĞLU’nun yaptığı provokasyondan sonra. Beni direkt sanık yapamamışlar. Çünkü benim faaliyetim yokmuş, onun için ben tanık olarak sokulmuşum. Burada olmadığım için de gıyabi tevkif çıkmış hakkımda. Zaten Jöntürk hareketi dolayısıyla gitmiştim. Nâzım’ı kurtarma hareketlerine girdim ben. Ondan da, tevkif kararı vardı. Ben Türkiye’ye dönünce görür-görmez beni tutukladılar, içeri attılar
Ama bir müddet sona yer gösterdik beni serbest bıraktılar. Gıyaben dışardan yargılanmama karar verdiler. O sırada Esat Bey’den bana haber geldi. Dedi ki, “Bizim TSP’ nin mahkûmiyet kararı var. Yargıtay bozmuş. Yeniden yargılama yapılacak, bu bozuklukta sen çok önemli bir rol oynayacaksın. Aman mahkemeye gel.” Tarihi tam hatırlamıyorum. Yalnız, Hasan’ın başından o sıralar Kıbrıs olayı geçmiş. Kıbrıs’a gitti. Orada hocalık yaptı. Oradan İtalya’ya gitti. İtalya dönüşünde burada yakaladılar onu. Ve sorguya aldılar. Sorguya dayanamadı ve ondan sonra Hasan aklını kaybetti. Kıbrıs’tan ziyade burada çok eziyet etmişler. Aklı başında değildi çıktığında Hasan’ın. Son karşılaşmamızda aklı başında değildi.
Mahkemede sorun şuydu: Hasan mahkemeyle ilgili sanıklığında Rus Tass Ajans muhabirlerinin gazeteye geldiklerini söylemiş. Aslında söylememesi gerekiyordu. O, bunu bana atfen söylemiş. Çünkü o yoktu toplantıda. Bunun üzerine de temyiz bozuyor kararı. Diyor ki; “Burada Hasan Tanrıkut’un bu ifadesi üzerine mahkûmiyet kararı verilmiş. Hâlbuki asıl şahit olan Attilâ İlhan dinlenmemiş. Bunu da dinleyin.” diye söylüyorlar. Benim mahkemeye gitmem hakikaten çok önemli. Ben tabii hemen gittim mahkeme günü. Esat Bey; “Sen doğrudan doğruya gerçeği söyle. Çünkü çekinecek bir tarafımız yok. Hasan biraz ürkmüş. Ürktüğünden bunları söylemiş herhalde dedi. Şimdi Hasan’ın ifadesi de artık geçerli olmaz. Çünkü aklı eski durumda değil.” dedi. 

Mahkemeyi beklerken Hasan çıktı geldi. Boynuma sarıldı. Ben de onun. Biz oturduk konuşuyoruz Hasan’da hiç deli hâl görmüyorum ben. Konuşurken, konuşurken Hasan yavaş yavaş beni endişelendiren şeyler söylemeye başladı. Meselâ, “Benim de geçen zaman zarfında, ahval-i şahsiyem tespit edildi.” dedi. “Ne gibi” dedim? Meğerse Giritli olan paşa dedesi Girit’e, Rusya’dan gelmiş. Ve sonradan Türk olmuş. Dolayısıyla Hasan Rus’muş. “Ben Rus olduğuma göre düşündüm. Sovyet konsolosluğuna başvurdum. Beni tanıyın ve bana Sovyet pasaportu verin dedim.” dedi. Hasan’da bir şahsiyet çatlaması başlamış. Böyle bir şey yok çünkü. Bunu tamamen kafadan yazmış. Arkasından, “Biliyorsun benim tezi Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu reddettiydi. Komünist tez bu diye. Sovyetler birliğinde yakında bu tez yayınlanacak” dedi. Anladım ki Hasan kaymış. Mahkeme başladı. Beni çağırdılar ben girdim. Hâkim sordu, ben de durumu sana anlattığım gibi anlattım. “Ama Hasan Tanrıkut başka türlü söyledi” dedi hâkim. “Hasan Tanrıkut başka söylediyse kendisi yazmış, çünkü olayı benden duydu, ben de ona size anlattığım gibi anlattım” dedim. “Belki de emniyette baskı
yaptılar ona”
dedim. Hasan Tanrıkut’u çağırın dedi hâkim. “Hasan Tanrıkut” diye iki defa bağırdılar. Gelmedi. Esat Bey kalktı dedi ki: “Dışarıda, alsınlar getirsinler.” Hasan’ı getirdiler. Hasan protesto ederek geldi. “Bana Hasan Tanrıkut diyorsun. Benim adım Hasan Tanrıkut değildir. Benim adım İvan İvanoviç bilmem ne.” bir Rus ismi söylüyor. Böyle bir durum. Tabi hâkim hemen anladı durumu. Buna iki-üç soru sorduktan sonra meseleyi bağladı ve benim ifademle parti beraat kararı verildi. 

Hasan’ı ondan soma bir daha doğru dürüst görmedim. Çünkü ben ondan sonra İzmir’e yerleştim. 10 sene kadar kaldım. Sonra Ankara’ya gittim ve 7–8 sene Ankara’ da kaldım. O yine İstanbul’daydı. Sokaklarda dolaşan, yarı meczup bir insandı. İki tane mektup yazdı bana. Hangi Batı isimli kitabımı okumuş. Biri onunla ilgili. Ankara’ya yazdı. Eski günlerden bahsediyor. Orada dikkat ettim Hasan Tanrıkut imzasını kullanmıyor. Hasan Ruşen imzasını kullanıyor ki, Doğan Ruşenay imzası da onundur. 

CAFER VAYNİ: Hasan Tanrıkut nasıl bir insandı?

ATTİLÂ İLHAN: Kendi hesabıma Hasan’ı çok önemserim. Çok ciddi bir adamdır. Ve o da bir İnönü kurbanıdır. İnönü döneminin kurban partililerindendir. Yani solcularındandır. Mehmet Ali Aybar, Mihri Belli, Hasan Tanrıkut, Adnan Cemgil, Behice Boran, Niyazi Berkes… Bunların hepsi üniversiteden atıldı, atanı da söyleyeyim. Dehşete düşeceksin: Hasan Ali Yücel’dir. Herkesin solcu sandığı Hasan Ali Yücel bir telefon emriyle atmıştır. Ondan sonra Hasan’ı görmedim. Ölüm haberini gazetede okudum. Ben bir kaç şeyin üstünde ısrarla duruyorum. Hasan’ın bir piyesi vardı: “Deli Dumrul”. O piyesin ben birçok bölümünü Hasan’ın ağzından dinledim. Yok. Kayıp. Çok yazık. Felsefi bir piyesti. Sonra Hasan’ın tezi . “Türk Tarihinde Sosyal Tabakalaşma”. Yani, bizim Orta Asya’dan itibaren
sınıflı toplum haline dönüşmemizi inceleyen çok ciddi, güzel bir tezdi.  O da kayıp.

 (Haftaya Devam Edeceğiz)


Yorum Ekle