DOLAR
5,7069
%0,52
EURO
6,3195
%0,89
ALTIN
274,90
%0,79
BİST100
100.433
%-1,47

Benim tanıdığım ŞEVKET AĞABEY...

Dün gece vefat eden yazarımız Mehmet Şevket Eygi'nin ardından Fatih Sadırlı duygusal bir yazı kaleme aldı.
13.07.2019 17.20.07

12 Temmuz 2019 Cuma, saat 22.30

Mehmet Şevket Eygi vefat etti… Yakın dostları tarafından kaldırıldığı hastanede son nefesini verdi ve ebedi aleme doğru yolculuğu başladı. Gelecekte Cumhuriyet tarihini yazanlar onun için de önemli bir başlık açacaklar ve misyonunu eğrisiyle doğrusuyla değerlendirecekler. Düşünceleriyle, gazeteciliğiyle, bir parçası olmak durumunda kaldığı siyasi olaylarıyla, davalarıyla, sürgünleriyle ve hapis cezalarıyla tarih onun için de hükmünü verecek…

Şimdi bu kısmı geleceğin adil tarihçilerine bırakıyor ve benim tanıdığım ve çeyrek yüz yıldır yakınında bulunduğum bir insanı, kıymetli bir ağabeyi anlatmaya çalışacağım. Türkiye’nin Mehmet Şevket Eygi ismiyle tanıdığı kişi benim için Şevket Ağabeydi…

Tarih: 1995

Yer: Florya

Bir ramazan akşamı ve kalabalık iftar davetinin konuşmacısı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan… Bugünden bakıldığında her şey çok yeni ve çok taze… Genç ve umut vadeden bir siyasinin heyecan dozu yüksek konuşmasını dinleyen davetliler arasında Şevket Ağabeyi fark ediyorum. Gazetelerdeki her köşe yazarını büyük bir dikkatle okuduğum yıllar ve Şevket Ağabeyin artık olgunluk dönemindeki yazılarını da doğal olarak kaçırmıyorum.

İletişim Fakültesinin ardından yüksek lisansa devam ettiğim bu dönem gelecek kaygılarının yüksek, haylazlığın fazla, dünyayı değiştirme hayallerinin de hala canlı olduğu zamanlar…

Bir iftar davetiyle başlayan dostluk

Şevket Ağabey ile o iftar davetinde tanıştık ve 25 yıl boyunca aralıklarla da olsa hep görüştük. Gençlerle tanışmasında hiç değişmeyen sorularını ve hemen ardından gelen tavsiyelerini unutmam mümkün değil. Ona özgü soruların ilki, “Türkçe biliyor musun?”… Şevket Ağabeyin bu sorusuyla yaşadığım ilk şaşkınlığı atmam uzun sürmemişti. Kastettiğinin eski Türkçe olduğu, yani Osmanlıca bilip bilmediğimi sorduğu kesindi. Olumsuz cevabımın ardından telefonunu vermiş ve Sultanahmet’e hangi gün, hangi saatte gelebileceğimi tebliğ etmişti. Tanıyanlar için çok bildik uyarılarını yapmayı da ihmal etmiyordu. Telefon sadece üç kez çaldırılacak, zile bir kez ve orta uzunlukta basılacak. Randevu saatine sadık kalınacak vb…

1933 doğumlu olduğuna göre tanıştığımızda 62 yaşındaydı Şevket Ağabey. Henüz herhangi bir işte dikiş tutturamamış ve kurumsal anlamda gazeteciliğe adım atma arayışları içerisinde olduğum o günlerde Sultanahmet Camiinin hemen yanından geçerek o sokağa ulaştım. Artık ticarileşen Sultanahmet’in belki de tek konut vasfı taşıyan apartmanının önündeydim. Uyarılarını hiç aklımdan çıkartmadığım için tam zamanında kapının ziline uzanıyor ve bir defa bastıktan sonra beklemeye başladım. Kısa sürede apartman kapısı açıldı ve geniş merdivenlerden sadece bir kat çıktıktan sonra Şevket Ağabeyin yıllar boyunca ziyaret edeceğim evine ilk kez adım atıyordum.

Hafızam beni yanıltmıyorsa o gün Marmara Üniversitesinde tarih okuyan Salim isimli bir arkadaşımız evdeki işlere yardım ediyordu. Kitaplığın düzenlenmesi, mutfaktaki ufak tefek işlerin halledilmesi gibi…

Sultanahmet’teki o kaotik ev

Misafirlerini ağırladığı ve kendisinin de çalışma odası olan salona girdiğimde hissettiklerim dün gibi hatırımdadır. Boşluk hissine yer vermemek için duvarın her noktasına asılmış levhalar, hatlar, fotoğraflar, gravürler ve haritalar… Pek de geniş olmayan odanın yarısını kaplayan kitapları ise raflarda değil daha çok üst üste yığılmış olarak görüyorsunuz. Muhteşem Marmara manzarasına açılan pencerenin yanına kurulu masasında ciddi ve ağırbaşlı çehresiyle oturan Şevket Ağabey… Ayağa kalkarak karşıladığı misafirinin elini öpmesine izin vermez ve oturacağı yeri işaret eder. Sıkışık odada tam da Şevket Ağabeyin karşısında yer alan koltuğu oturduğum anda sayıları hayli fazla olan kedilerden birinin sırnaştığını fark ettim. Gayri ihtiyari olarak kendimi geriye çektiğim anda Şevket Ağabeyin ilk uyarısı geldi; “Benim ile arkadaşlık edeceksen kedileri seveceksin”… Benim kedi sevgim o yüzden talimatla başlamıştır. Hala da çok hoşnut olduğum söylenemez ama Şevket Ağabeyin kedi sevgisi deryadır. Evin içerisinde yaşamasına izin verdiği kedisinin dışında balkonda bir başka kedisi, apartmanın içinde ikamet eden başka kediler ve yine sokakta beslediği diğer kedilerle Şevket Ağabey gerçek bir kedi dostudur. Bu sevginin hayatındaki ehemmiyetini vasiyet yerine geçen son konuşmasında da görmek mümkündü.

Özel yaşamında da ölçülü, ciddi ve olgun bir karaktere sahip olan Şevket Ağabey, çok hassas tecrübelerin sonucunda elde edilmiş mesafeli bir ilişkiden yanaydı. Güvensiz ve şüpheci bir insan olarak değerlendirmek de mümkün ama bu ciddi bir yanılgı olacaktır. Şevket Ağabeyin güvenini kazanmak uzun süren imtihanlardan geçmeyi ve karakterinizin her açıdan test edildiği bir süreci zorunlu kılıyordu. O ilk ziyaretten zihnimde kalanlara dönecek olursak; ziyadesiyle tedirgindim. Fırsat buldukça evdeki kitapları incelemiş, fotoğraflara bakmış ve Şevket Ağabeyin gazetecilik günlerinden kalan hatıralarına dair sohbet etmiştik. Yazılarını daktilo ile yazıyor ve faks ile gazeteye gönderiyordu. Kırmızı kalemle düzelttiği yazılarını beyaz kağıttan okumak daha keyifliydi. Sultanahmet’teki o evde İki küçük un kurabiyesiyle birlikte ikram edilen çayın damağımdaki rayihasını hala ararım.

Yarım kalan gazete ve kitap…

Şevket Ağabey o ilk ziyaretimin hemen ardından bana iş teklif etmişti. Bir kaç gün aradan sonra telefon etmiş ve gelmemi istemişti. Çıkartmayı düşündüğü bir gazete için kendisine yardımcı olmamı istedi. Benim için gururla anlatılacak bir tecrübedir. Artık profesyonel bir şekilde Şevket Ağabey ile çalışıyor ve haftanın beş günü Sultanahmet’teki eve uğruyordum. Belki bir gün o gazete macerasını anlatmak da mümkün olur. Çok şaşırtıcı gözlemler ve ders alınması gereken tecrübelerle dolu bu macera 5-6 ay gibi süren ön hazırlığın ardından nihayete erdi. Şevket Ağabey pek de istekli olmadığı bu çalışmadan çekildiğini açıkladı. Her ay zarf içerisinde maaşımı takdim ediyor ve yapacağımız işleri anlatıyordu.

Gazete maceramızın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından bu defa Şevket Ağabeyin gazete yazılarını belli bir sistematik içerisinde kitaplaştırmaya kalkıştık. Milli Gazeteden kutular içerisinde eve taşıdığımız binlerce fotokopiyi konularına göre ayrıştırmaya ve bunlardan onlarca farklı pratik broşürler yapmaya karar vermiştik.

Tanıyanlar Şevket Ağabeyin ne kadar titiz olduğunu bilirler. Kolay kolay beğenmez ve her iş için çok büyük hedefler koyar. Ayrıntılarla ilgilenmekten bir türlü işin asıl mahiyetine sıra gelmediği için de zaman uzadıkça uzar. Şartlar değişir, heyecan kaybolur ve o proje de evin bir yerlerinde tarihe karışır.

Demirci Şevket Beyin tuhaf tekkesi…

Yaklaşık bir yıl kadar süren o çalışma dönemim içerisinden bana kalan yüzlerce anı oldu. Sefa Saygılı ve Ali Akben hocalarla gittiğimiz Alibeyköy’deki Demirci Şevket Beyin tekkesinde yenen yemekler, yapılan sohbetler unutulacak gibi değil. Üç ya da dört defa gittiğimizi hatırladığım ve asla tam olarak nerede olduğunu bilmediğim o garip tekkede Demirci Şevket Beyin güç kullanarak yedirdiği yemekler ve uzayan konuşmalar 90’lı yıllardaki Türk muhafazakarlığının tüm simgelerini üzerinde barındırıyordu.

Henüz toprakla buluşmayan Şevket Ağabeyin ardından yazmaya çalışırken hatıralar bir bir gözümün önünden geçiyor. İşte yine Sultanahmet’teki evin küçük mutfağındayım. Birbirinden iştah açıcı tatlılar ve şekerlemeler. Her fırsatta bir kaç tanesini mideye yuvarladığım için mutfağa girmeme yasak koyuyor. Tabii ki ciddi bir yasak değil…

Tam bu sırada kapı çalınıyor ve sevgili dostum Ali Çalışır, omuzundaki ağır çantasıyla içeri giriyor. Büyük bir ciddiyetle çantasından çıkardığı dosyadaki düzeltmeleri Şevket Ağabeye uzatıyor. Osmanlıca metinde yine bir kaç yanlış buluyor Şevket Ağabey ve tatlı sert üslubuyla bir kez daha gözden geçirmesini istiyor. Bedir Yayınlarının basmaya bir türlü fırsat bulamayacağı o eserler defalarca gidip geliyor. Yayınlanan kitaplardan çok daha fazlası o kaotik evin içerisinde kayıplara karışıyor. Aradığını bulmanın mucizevi bir başarı olduğu o evde nice kıymetli evrak, nice değerli kitap ve nice belge yatıyordu tahayyül etmek bile zor… Misal ben o evde kapı girişinde şeffaf bir dosyanın içerisinde çok özenli bir daktilo edilmiş Ahmet Yüksel Özemre kitabı dahi okudum. Hiç unutmam, “Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı” adlı bu çalışmanın üslubu ve dili beni adeta çarpmıştı. Şevket Ağabeye, “Ahmet Yüksel Bey, atom profesörü değil mi? Bu hikaye kitabına benziyor ve çok güzel yazılmış” dediğimde, “O çok önemli bir münevver. Gerçek bir İstanbul beyefendisidir” dediğini hatırlıyorum. Yıllar sonra bir başka yayınevinden basıldığını öğrendiğim o güzelim kitabı ben çok daha önce okuma şansına erişmiştim.

“Hakkımı helal etmem…”

Geride kalan çeyrek asırda çok şey yaşadık, çok olaya şahitlik ettik. Son yıllarda sevgili sınıf arkadaşım ve gazetemizin sahibi Recep İncecik ile çok yakındılar. Ben daha çok onların programlarına dahil olarak bu dostluktan istifade ediyordum. Sultanahmet’teki lokantadaki buluşmalarımızda, şehir dışına yaptığımız gezilerde, İstanbul içindeki bazı konuşmalarına eşlik ettiğimizde, katıldığı televizyon programlarında yanında yer aldığımızda sohbetinden faydalanıyordum. Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde kurulan kütüphaneye bağışladığı kitap ve belgelerin ardından rahatladığını düşündüğüm evin son halini görmedim. Sağlık sorunlarının da artmasıyla birlikte eski titizliği yerini yorgunluğa bırakmıştı. Cuma namazı çıkışlarında dahi oturup sohbet etmek onun icin yorucuydu. Daha az anlatıyor, daha çok dinliyordu.

Yaşlılığın etkisiyle midir bilmem ama çok daha hoşgörülü bir Şevket Ağabey ile karşılaşıyordum. Dini hassasiyetlerinden ve geleneksel tutumundan asla taviz vermemekle birlikte insani ilişkilerinde daha affedici, daha görmezden gelici, çok daha az yargılayıcıydı. Genç bir adam olarak tanıdığım Şevket Ağabeyin yanında çeyrek asır bulunmanın güveniyle rahat konuşuyor, düşüncelerimi biraz da fütursuzca paylaşıyordum. İlk yıllarda sadece bilgilendirme amacıyla yaptığım konuşmalarıma artık yorumlar, değerlendirmeler, kanaatler ve hükümler de ekleniyordu. İşte yine böyle bir akşam içinde bulunduğumuz siyasi gerçeklerin de etkisiyle konuşurken ağır bir sorumluluk yükleyen uyarısıyla karşılaştım; “Eğer üstad hakkında böyle ağır konuşmaya devam edersen hakkımı helal etmem”… Şevket Ağabeyden bana kalan son vasiyetlerden biri de konuşma yasağı oldu.

Son pişmanlığım, erken veda...

Tanıdığım Şevket Ağabeyi anlattığım, hatıralarımı ve gözlemlerimi paylaştığım bu yazıyı bir pişmanlığımla bitirmek istiyorum. Geride kalan Pazartesi ya da Salı günü sevgili dostum Recep İncecik ile Belgrad Ormanına gezmeye gitmişlerdi. Orada hafif bir rahatsızlık geçirdiğini öğrendim. Hastaneye kaldırıldığını düşünerek aradığımda hala Belgrad Ormanında olduklarını ve iyi olduğu bilgisini aldım. O an içimden orada olmak geçti. Hatta bu arzumu Recep kardeşime ifade etmeye çalıştım ama galiba uygun değildiler. Şimdi kilometrelerce öteden yazmak zorunda kaldığım Şevket Ağabeyimi dünya gözüyle bir kez daha görme fırsatını böylece harcamıştım. Kısmet belki de öte tarafta buluşuruz…

Yazının başında Mehmet Şevket Eygi’yi tarihçilerin anlatacağını ifade etmiştim, ben Şevket Ağabeyimi anlatmaya gayret ettim. Ölüm haberini almamın üzerinden daha bir kaç saat bile geçmeden zihnimde uçuşan anılardan, fikirlerden bir demet yaptım. Benim tanıdığım Şevket Ağabey güzel bir insandı. İnandığı değerlere sıkı sıkıya bağlı bir mümindi. Hiç eğilmedi, hiç muhtaç kalmadı. Çok sevdiklerine ayakta, sağlam bir bedenle gidiyor. Allah’tan bu yolculuğunun da kolay ve güzel olmasını diliyorum… Mekanın cennet olsun Şevket Ağabey…


Yorum Ekle