1991 yılının bir eylül sabahı ayak basmıştım rüyalarımın şehri İstanbul`a.

'Taşrada yaşayan her insan âşıktır bu şehrin efsunkâr cemaline. Bu müstesna güzeli görmek için her fâni bir şekilde yolunu düşürür İstanbul`a.  İnsanı bir ömür peşinden sürükleyen güzellikleriyle sizin hayat hikayenizi, hususiyetle de aşk defterinizi süsler İstanbul.

İstanbul`u bir defa gören, bir daha hiçgöremese de her duyuşunda bir kez daha hatırlar, İstanbul`dan söz eden herkesle yeniden yaşar gördüklerini.

Bütün Anadolu, kent kent, kasaba kasaba, köy köy İstanbul`a çevirmiştir yüzünü. Her evde, bir şekilde İstanbul`a çıkan bir yol vardır. Ya gelin, damat ya oğul, kız ya da torun İstanbul`dadır. O yüzden İstanbul`un adının anıldığı her yerde nefesler tutulur ve merakla beklenir, acaba ne oldu? diye. Bu şehrin kalbine saplanan bir bıçak tüm ülkenin kalbine saplanmış demektir. Bu şehrin bayramı da tüm ülkenin bayram yapmasına vesiledir.

Özellikle Anadolu şehirlerinde, kasabalarında lisede okuyan her gençiçin İstanbul kutsal bir hedeftir. İstanbul en büyük üniversitedir onların gözünde. Ü niversite hayali kuran gençleri, İstanbul sevgisi biraz daha motive eder. İstanbul`da üniversite okumak ayrı bir kazançtır.

Hatta derler ki 'Diğer şehirlerde iki üniversite okumaktansa İstanbul`da bir üniversite okumak evladır.' Çünkü İstanbul`un kendisi başlı başına bir üniversitedir.'

İşte bu güzel duygularla bezenmiş satırlardı, bir eylül sabahı, gün ağarmadan, Harem Otogarı`nın bekleme salonunda ajandama öylesine yazdıklarım.

Bekleme salonunun dumanlı ve loş atmosferinden kendimi boğazın esintisine bırakmak için Harem sahiline indim. Karşımda sabahın ilk ışıklarıyla belirmeye başlayan Kız Kulesi ve onun arkasında belli belirsiz Topkapı Sarayı silueti vardı.  Biraz daha gerilerde ise isimlerini sonradan öğreneceğim Ayasofya ile Sultanahmet Camileri yeni başlayan bir güne, göğe uzanan kalem gibi minareleriyle merhaba diyorlardı.

Daha ilk anda, görür görmez etkilemişti beni, o muhteşem manzara.  Büyülemişti adeta yeni dağılmaya başlayan sisin ardındaki tarihi siluet.

İçerisinde umutlarımı, hayallerimi, hedeflerimi taşıdığım küçük bir bavulla Harem sahilinde zaman dolduruyordum.

Bir yandan da arkasından bembeyaz kanatlarıyla gökyüzünde uçuşan martıları hiçeksik olmayan araba vapurlarını izledim belli bir zaman. Sabahın sessizliğini yırtan ve İstanbul semalarını dolduran vapur düdüklerini dinledim gurbet duyguları eşliğinde ve ardından ilk kez merhaba dedim gençlik yıllarımın mekânı hayallerimin, ideallerimin, serüvenlerimin şahidi İstanbul`a.

O günden sonra ben de  İstanbul`a ait hayat defterimi doldurmaya başlamıştım. Kimi zaman büyük bir neşeyle, kimi zaman da esef ve kederle yazıldı, o arkasından milyonlarca âşığı kendisine meftun eden güzelle ilgili satırlar.

Not Defterimde İstanbul

'İstanbul, bir hazine şüphesiz keşfetmekle tükenmeyen, gezmekle doyulmayan.

Her gün geçtiğiniz yerlerde yeni şeyler bulursunuz, her gün yürüdüğünüz sokaklarda yeni güzellikler fark edersiniz. Zaman bile unutkandır bu şehirde. Bazen en olmadık bir yerde hatırlayıverir bir cevheri.

Her gün yeniden doğar İstanbul ve her gün, siz yeniden doğarsınız İstanbul`da. İstanbul biraz siz siz ise boydan boya İstanbul olursunuz.'

***

'İstanbul`da okumak bir şans, başlı başına bir talih. Fakat okumasını bilene, şehrin kalbine inebilene, şehirle konuşabilene.

Onunla dost olamayan, onunla dertleşemeyen, onun havasını, onun baharını, yazını, kışını, güzünü gönül gözüyle hissetmeyen ne anlar şehirden? Hele hele, aşktan anlamayan ne anlar İstanbul`dan?

Nice İstanbul`da okuyanlar, İstanbul`da oturanlar var ama haberleri yok Haliç`ten. Haberleri yok Boğaziçi`nden, Rumelihisarı`ndan, Beyazıt`tan, Ü sküdar`dan, Fatih`ten. 

Dünyanın göz bebeği Sultanahmet`i, Mimar Sinan`ın şaheseri, Sultan Süleyman`ın gurur kaynağı Süleymaniye`yi, Galata`yı, Beyoğlu`nu, sahabeler diyarı Eyüp Sultan`ı adım adım hissetmedikten sonra, oralarla bütünleşmedikten sonra İstanbul`da okumanın, İstanbul`da yaşamanın ne anlamı olabilir değil mi?

Boğaziçi`nde erguvan cümbüşünü, Yıldız`da, Emirgan`da bin bir renkli lale mevsimini ve sonbaharın turuncu dansını fark etmemişsen Otağ Tepesi`nde fetih coşkusunu bir kez de olsa yaşamamışsan, İstanbul sana, sen de İstanbul`a bir şeyler vermiş sayılmazsınız. Sizin ilişkiniz olsa olsa 'han- yolcu' ilişkisi olur dostum.

Yahya Kemal`in gözüyle, Necip Fazıl`ın diliyle, Orhan Veli`nin aşkıyla, Ahmet Hamdi Tanpınar`ın kelemiyle  bakmak gerek İstanbul`a. Tabii bu bakışta birazcık da İlber Ortaylı bilinci ve Haluk Dursun hassasiyeti bulunmalı.' diye yazmışım Haluk Hocanın rehberliğindeki bir Boğaziçi gezisinin ardından.

***

'İstanbul`da olmayan yok aramasını, bakmasını bilene. İstanbul o kadar cömert ki, her isteyene, istediğini vermiş. Hatta kendini kaybedercesine vermiş. Yeter ki, istemesini bilelim.

'İstanbul bir okul, bir mektep' demiştik yukarda. Özellikle Türkçe`miz için tam bir okul.

Evet bu okul, bazen bir belediye otobüsünde, torunuyla konuşan bir babaannedir. Titrek dudaklarından öyle zarif dökülür ki kelimeler, sizi de alır dünyasına. İstersiniz ki hiçsusmasın. Sürekli konuşsun. Konuşsun ki İstanbul Türkçe` sini, dil nasıl da güzelleşirmiş dudaklarda hissedeyim ve öğreneyim ondan en duru, en akıcı, en nazik dili.

Bazen Kadıköy- Bostancı hattında bazen de Kadırga Meydanı`nda karşılaşırsınız onlarla. Ben derim ki, onları bulduğunuzda susun ve sadece onlar konuşsun. Sakın ha araya girip de bozmayın dilin musikisini, ahengini, ritmini...'

Bu satırları da Kadırga Meydanı`nda torunuyla vakit geçiren yaşlı bir teyzeyi dinledikten sonra yazmışım.

Devam edecek;