DOLAR
5,7832
EURO
6,5262
ALTIN
257,1856
BİST100
94.244

Daha Dün Yaşadılar…

12.04.2019 00:00

Yolum bir gün Adapazarı ilimizin Akyazı ilçesine düşerse Hacı Ziya’nın, Azmi ve Faruk beylerin mezarları başında onlara dualar edeceğim. Belki de akıbeti beni de deli eden Deli Fazlı’yı göreceğim. Abdurrahim Amca ile hesap-kitap yaparak onun matematik dâhiliğini tescil edeceğim. Şükrü Ağa yaşıyorsa İsmet Paşa hakkındaki olumsuz düşüncelerinin değişip-değişmediğini soracağım. Diplomat Sadi ile halk tipi politikanın, Hüsamettin ile de ince siyasetin inceliklerini konuşacağım. Belki Farfara Mustafa ile futbol kulübü de kurarım. Ama asla futbolcu transferi için çocuklarımın geçim kaynağı olan ahırdaki inekleri satmaya kalkmazdım. Tevfik Amca, Hurşit Bey, Samet Siyahçizmeci, Kabadayı Kemal, Vasfioğlu Ahmet, Kahveci Cevat, Necati, Avukat Cavit, Köpek Hasan, Türkücü Kara Mustafa, Savcı Ali Bey, Albay Rahmi Bey, Hafız Ali, Şefik ve diğerleri beni tanırlar mı bilemem. Yaşayıp yaşamadıklarını da bilemiyorum. Ben onların hepsini tanıyorum. Onlar Türkiye’nin her yerindeler. İliklerimize kadar bizim ruhumuza girmişler. Ruhumuzda yaşarlar…

Ben bu şahsiyetlerden sadece Ayhan tanırım. Yani Mehmet Niyazi Özdemir’i. Niyazi Bey’in kaleme aldığı “Daha Dün Yaşadılar” isimli romanda yukarıdaki şahsiyetleri de tanıdım ve sevdim. Ötüken yayınları tarafından 280 sayfa olarak yayınlanan kitabını Mehmet Niyazi Özdemir Bey 02/10/2006 tarihinde bir Ramazan akşamında Sultanahmet Camisinin avlusunda bana ithafen “Dünya ve ahiret kardeşim Cafer Vayni’ye iki cihanda da aziz olmasını diler, sevgiler sunarım” cümleleri ile imzalamıştı. İstanbul’dan bir gece otobüs yolculuğumda okumaya başladığım kitap Bayram namazını kıldığımız Fatsa’nın   girişinde bulunan Doğanay Camiine vardığımızda bitmişti. Böylece bir camide başlayan “Daha Dün Yaşadılar” başka bir camii de son buldu. Tıpkı bizim hayatımız gibi…

Ben romancı ve hikâyeci değilim. Roman ve hikâye sanatından da fazla anlamam. Ben sosyologum. Bu nedenle okuduğum her şeyi sosyoloji ilminin sınırları içinde değerlendirmeye çalışırım. Onda sosyolojik boyut aramaya çalışırım. Hatta roman ve toplum ya da edebiyat ve toplum ilişkisi odaklandığım ana unsur olur. Bu nedenle benim çok mühim bulduğum bir eseri romancı ve hikâyeci kökenli eleştirmenler/değerlendiriciler farklı değerlendirebilirler. Bu anlamda Niyazi Bey’in “Daha Dün Yaşadılar” isimli romanını kasaba sosyolojisinin önemli bir numunesi olarak görmemiz mümkündür.

Kasabalar ilk zamanlarında daha çok köy özelliklerini göstermektedir. Tarım ve hayvancılık etkindir. Sosyal kontrol vardır. Akrabalık, eş-dost hısım ilişkileri vardır. İlişkiler daha çok samimidir. Uzmanlaşma ve işbölümü azdır. Pazar kurulur. Burası çevre köylerdeki insanların birbirleriyle ticaretin yanında iletişim kurdukları ve bunun sonucunda oluşan dostlukları devam ettirdikleri mekânlar olur. Sonra kasaba büyümeye başlar. Hizmet, ulaşım, ticaret gibi sektörler artmaya başlar. Belli alanlarda uzmanlaşmış meslekler oluşur. Terzi, mobilyacı, otomotivci, kahveci, saatçi, camcı, taksici ve dolmuşçu gibi… Her iki evrede din kurumu etkinliğini korumaktadır. Akyazı’da bu özellikleriyle Anadolu’daki binlerce kasabadan birisidir.

Romanın en önemli iki kahramanı Hacı Ziya ile Deli Fazlı’dır. Bu ikilinin peşinden Diplomat Sadi ve diğerleri gelir. Hacı Ziya, Karacaoğlan’ın;

“Mecliste arif ol kelamı dinle,

El iki söylerse sen birin söyle”

tipinde bir halk bilgesidir. Akyazı’daki bütün uyuşmazlıkların, ihtilafların, kavgaların çözüm mercii Hacı Ziya’nın yazıhanesidir. Siyasi pazarlıkların, ilçedeki kongrelerin, devletle halk arasındaki sorunların, kıskançlıkların, sevinçlerin ve mutlulukların da merkezi bu yazıhanedir. Hacı Ziya bütün bunlarda hakemdir, hâkimdir, elindeki ve avucundakini hep dağıtan karşılığında ise sadece hayır duaları alan bir zattır. İyi bir mümindir ve her yaptığını Allah rızası için yapmaktadır. Başta hac kafilesi olmak üzere ilçede yapılan ne kadar hayırlı iş ve organizasyon varsa, hepsinin başında o yer almaktadır. Kendisi için değil başkaları için yaşayan bir zattır. İtidalli, dengeli ve uzak görüşlüdür. İnsan tabiatını ve bu tabiattaki değişmeleri derinden yakalar. Bu yönüyle en uzlaşmaz kişilikleri bile bir araya getirerek uzlaştırır. Meselelerin hep olumlu tarafını görmek ister ve bunda da ısrar eder. Bir bakıma ilçenin çimentosu, harcı ve tunç’udur. Maalesef çok fazla ihtiyacımızın olduğu günümüzde Hacı Ziya’lar artık zor yetişmektedir.

Deli Fazlı yok mu? Beni mest etti. Benim kahramanım O. Ömer Seyfettin’in, Efruz Bey’inin Akyazı’da yaşayanıdır. Hacı Ziya gibi bir molla, bilge ya da hakem değildir o. Deli Fazlı bir filozoftur. Kıldan ince, kılıçtan keskin bir filozof. Deli fazlı bütün hadiselere öncelikle “puştluk olduğu” önyargısıyla bakar. Sonra işe başka işler karışır. Şüphecidir. Hacı Ziya hariç herkesten ve her şeyden şüphe eder. Her şeyin altında bir çapanoğlu arar. Tabancası kişiliğinin bir parçasıdır. Onun için ortam tabancasını nerede ateşlemek isterse orasıdır. O yer İstanbul’da vapurdur. Kartal’da kereste fabrikasıdır. Hacı Ziya’nın haç kafilesini karşıladığı yerdir. Ya da üzerine düşen yaprakların hışırtısının onu uykusundan uyandırdığı parktır. Düşen yaprakların onu uyandırmasıyla bir puştluğa kurban gittiği düşüncesi onu kavrar ve parkı Texsas’a çevirir. Silah seslerini duyan karakoldaki bütün personel oraya üşüşür. Karakol komiseri de dâhil hep birlikte Deli Fazlı’nın üzerine çullansalar da onu zapt edemezler. O anda iyice çökmüş, yüzü incelmiş, kemikleri fırlamış ve bastonuna dayanarak zor yürüyen Vasfioğlu Ahmet parka girer. Deli Fazlı’ya hitaben: “Seni pezevenk seni! Güpegündüz şehrin göbeğinde silah atıyorsun, bir de polisleri itiyorsun. Senin başını kırarım. Yürü karakola Allahın ayısı” der. O dev gibi deli hazır ol vaziyetine geçer, sünepe bir hal alır.  O önde Vasfioğlu Ahmet arkada, en arkada da komiser ve polisler olmak üzere karakolun yolunu tutarlar.

Deli Fazlı büyük kavgaların adamıdır. O ve kavga kardeştir adeta. Çoğu zaman niçin dövüştüğünü de bilmez. Nitekim bir seferinde onca kavgadan sonra niçin dövüştüklerini Hacı Ziya’ya sormuştur. Bir doksan boyu, yüz yirmi kilo çeken ağırlığı ve koçboynuzu gibi burgulu bıyığıyla bir küheylandır o. Zıpçık kadar çocukla güreş tutar, sıska bir gençle boks yapar. Her ikisi de Deli Fazlı’nın haşatını çıkarırlar. Çünkü biri Türkiye şampiyonu güreşçidir, diğeri de aynı unvana sahip milli boksördür. Şanssızdır Deli Fazlı vesselam şanssız.

Deli Fazlı’nın hayata ve ahirete dair engin fikirleri vardır. Ona göre af, darbe ve temyiz sonucunda hiç kimse on yıldan fazla cezaevinde yatmaz. Faruk Bey’in vefatına tanık olan Deli Fazlı; “Ölümü zor bir şey zannediyordum. Adamcağız pat diye gitti; çürük elmadan daha kolay daldan düştü. Ölümden korkanda fındık kadar yürek yok” diyerek ölüme de nihilist bir yaklaşım sergilemektedir.

Hacı Ziya’nın cenazesinin toprağa verildiği anlarda Deli Fazlı da ortadan kaybolur. Bir daha ortalıkta hiç görülmez. Deli Fazlı’nın akıbetini kimse bilmez.

Akyazı ilçesindeki dostluk, dayanışma ve fedakârlık duygularını damıtarak zihnimize aktaran “Daha Dün Yaşadılar” ın ilk sayfasında yer alan; “İyi insanlar bilinmezlerse yalnız kendilerini, bilinirlerse insanlığı aydınlatırlar” sözü de romanın amacını gayet güzel ifade etmektedir. 

“Daha Dün Yaşadılar” Mehmet Niyazi Özdemir’in en az bilinen romanlarından.  Yine az bilinen Ölüm Daha Güzeldi romanıyla birlikte benim en çok etkilendiğim iki romanı. Niyazi Bey’in Yemen Ah Yemen, Çanakkale Mahşeri, Dâhiler ve Deliler, İki Dünya Arasında, Yazılamamış Destanlar, Doğunun Ölümsüz Çocuğu, Kanije, Yemen Ah Yemen isimli romanları ile Türk Devlet Felsefesi, İslam Devlet Felsefesi, Millet ve Türk Milliyetçiliği ve Medeniyet Ülkesini Arıyor isimli fikir kitapları da var. Hemen hemen bütün kitapları imzası ile kütüphanemde duruyor. Hepsini okudum. Bazılarını birden fazla okudum.

Kitaplarıyla olduğu kadar çalışkanlığı ve kişiliğiyle de bize rehberdi. Bir yıl önce aramızdan ayrılmış olsa da daha dün yaşıyor gibiydi…


Yorum Ekle