22 Eylül 2021, Çarşamba
Son Dakika

Doç. Dr. Süleyman Doğan, “Hayat her zaman bir denge üzerinde döner”

Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Süleyman Doğan tarafından korona günlerinde kaleme alının “KORONAYA 100 MEKTUP” isimli eser Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık tarafından yayınlandı. Doç. Dr. Süleyman Doğan hoca ile “Koronoya 100 Mektup” kitabı ve koronavirüsün toplumsal ve ekonomik etkileri üzerine konuştuk.
04.01.2021 19.04.17

MUSTAFA ŞAHİN

 

Doç. Dr. Süleyman Doğan hoca ile “Koronoya 100 Mektup” kitabı ve koronavirüsün toplumsal ve ekonomik etkileri üzerine konuştuk.

 

Hocam Koronaya 100 mektup kitabının hikâyesinden bahseder misiniz?

Yaygın bir salgın ve şiddetli akut solunum yetmezliğine neden olan bir koronavirüs Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıktı ve dünya gündemini meşgul etmeye başladı. Koronavirüs (COVID-19), ve Çin'in diğer illerinde ve birçok ülke ve kıtada hızla yayıldı. Virüsün yayılması coğrafi olarak genişledikçe, ölü sayısı çoğalmıştır. 30 Ocak 2020'de, yeni bir koronavirüs olarak ortaya çıkması, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından “uluslararası endişe veren halk sağlığı acil durumu” olarak adlandırıldı. 11 Mart'ta “salgın” ilan edildi. Salgınlar insanlık tarihi boyunca mücadele edilmesi gereken bir tür biyolojik afet olarak nitelendirilmektedir.

Salgınlarda, salgının ortaya çıkmasını önleme, salgına hazırlıklı olma ve salgın riskini azaltma sürecini içeren stratejilerin uygulanması gerekmektedir. Ancak uygulanacak bu stratejilerde riskler ve belirsizlik olgusu, özellikle salgınlar söz konusu olduğunda belirli zorluklar içerebilmektedir. Gelinen süreçte bir anda ortaya çıkan, ölümcül ve yayılma hızı son derece yüksek olan ve bu yönüyle küreselleşen COVID-12 salgını insan toplumlarını ve devletleri önce çaresizliğe sonra da belirsizliğe sürüklemiş, sınırlar kapanmış, ulaşım ve dolaşım yasaklanmış, önce devletler sonra da şehirler adeta karantinaya alınmış, bütün dünyada neredeyse olağanüstü hal ilan edilmiştir. Yaşadığımız dünyada, toplumlar varoluşundan günümüze kadar pek çok salgına maruz kalarak, salgın hastalıklar ile savaşmıştır. Dünya salgın tarihinde adı geçen ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Kara Veba, Kolera, İspanyol gribi vb. büyük salgınların yanında COVID-19 ya da diğer adıyla yeni korona virüsü de günümüzün pandemisi olarak ilan edildi ve artık büyük çaplı salgınlardan biri olarak tarihe geçecektir.

Korona ilgili kitap yazma fikri televizyonda beş yaşlarında bir kız çocuğunun, “Korona artık evine dön, annemde hastaneden evimize gelsin” ifadesi beni çok etkiledi. Masum kızım o samimi ifadesi görünce gözlerimin dolduğunu ve benim de koronanın defi konusunda bir şeyler yapmam gerektiği fikri hâsıl oldu. Covid-19 salgınının başlamasıyla birlikte üniversitelerde uzaktan eğitime geçildi. Bu zaman zarfında öğrencilerimizle canlı video konferans yöntemiyle dersler yaptık. Öğrenciler evlerinde sanal dersleri takip ederken tedirginlikleri hal ve hareketlerinden kolaylıkla okunabiliyordu. Bu nedenle, geleceğe tarihi bir kayıt düşmek ve bilim dünyasına bir katkı sağlamak adına onların, bu tedirginliklerini, koronavirüs ile ilgili düşüncelerini yeni hayata uyum süreçlerini ve geleceğe dönük beklentilerini mektup şeklînde yazmalarını istedim. Bu amaçla öğrencilerime, “Covid-19’ın lisans öğrencilerinin günlük yaşamına ve eğitimine etkisinin incelenmesi” başlığını taşıyan bir ödev verdim. Bu ödevin bir sorusu da, “Koronavirüse mektup yazmaları” idi. Mektupları bilimsel yayında kullanacağımı da ifade ettim. Bilimsel çalışmam için yüz doksan dokuz mektubu tasnif ve tashih ederek yüz mektuba düşürdüm. Psikoloji bilim dalında yüksek lisans yapan kızım Ayşe Nur DOĞAN da mektupların düzenlenmesinde yardım etti. Mektuplarda öğrencilerimin isimleri yer almamaktadır, ancak mektupların başlıklarını ve muhtevasını değiştirmeden aktardım.

Toplumun geleceğini şekillendirecek olan genç lisans öğrencilerinin, yalnızlığı, bencilliği ve yabancılaşmayı yeniden tartışma konusu haline getiren, ölümü hatırlatan koronavirüs ile ilgili düşüncelerinin son derece önemli olduğu kanaatindeyim. Çünkü mektuplar içinde en fazla vurgu yapılan kavramlar; var olma, tabiatı koruma ve ölüm arasındaki yaşamın analiz edilmesiydi. Hepimizin güzel yüreklerimizle, güzel yüreklere dokunabilmek için bu kitabı kaleme aldım. Bir nebzede olsa başarabilirsem ne mutlu bana diye düşünüyorum. Mektup, yazılış amacının iletişim kurmak olduğu düşünüldüğünde günlük yaşamla yakından ilişkili bir türdür. Hatta sözlü olarak karşımızdakine anlatamayacağımız duygu ve düşüncelerimizi karşımızdaki kişi ya da kişilerle paylaşmamıza olanak tanır. Kitap sonrası korona ile ilgili bir bilimsel makalede kaleme aldım. Böylelikle birbirine tamamlamış oldu.

Koronavirüsten sonra üniversite eğitimde neler değişti?

Bir kere önemli bir paradigma değişimi oldu. Sosyal bilimler alanında dersler daha kolay gibi görünebilir. Uygulamalı ve laboratuvar deneyleriyle ortamıyla ilgili dersler elbette büyük zorluklar vardır. Ancak öğrenciler uzaktan canlı eğitimde katılmayınca sanki hoca boşluğa, duvara ve kendi kendine anlatıyormuş gibi geliyor. Öğrencilerin dinleyip dinlemediğini kontrol etme imkânın yok. Göz teması yok. Canlı ders deniyor ama görünürde bir can yok. Her şeyin online ve sanal olduğu bu yeni dönemde, bazılarımız, hoşnut ve uyumlu tavırlar sergilerken, bazılarımız, şikâyetçi ve uyumda zorlanıyor görünmekte. Bu süreçte vakit geçirmek, zamanı öldürmek veya vakti verimli değerlendirmek gibi iki şekilde mümkün görünmekte. Birçok insan da kendinden kaçmak adına sürekli bir şeylerle meşgul olma yolunu tercih edebiliyor. Nerede olursak olalım insan olarak verimli olmak çok önemli, güzel işler başarmak, düzgün iletişim kurmak, anda kalmak. Fakat bunları yapabilmemiz için bazı rutinlerimizin olması gerekir.

En önemlisi, ruh ve beden sağlığımızın dengeli olmasıdır. Yine bu süreçte en çok kaygılı olan insanların en çok haber izleyen kişiler oldukları fark ediliyor. Televizyon medyası, genelde insanları istediği gibi düşünmeye zorlayan bir algı sistemini temsil ediyor. Aynı yemekleri farklı baharatlarla süsleyip önümüze koyan robot bir aşçı gibi. İstedikleri gibi düşünmez isek de bu sefer binlerce farklı uyuşturucu programlarıyla önümüze çıkan yapay zekâ. Salgın psikolojisi hayatımızda yeni bir kavram olabilir.

Yazı yazmak, özellikle de mektup yazmak, duyguların dışavurumunda önemli etkinliklerdendir. 21. Yüzyılın en büyük salgını olan koronavirüs günlerinde meydana gelen bu eser, insanların aslında ortak bir duyguya sahip olduğunu açıkça bizlere gösteriyor. Her şeye rağmen içinde güzel ümitler besleyen gençlerle bir araya gelmemizi, hepimizin aynı gemide olduğumuzu hissetmemizi sağlıyor.

“Koronavirüsten önce, koronavirüsten sonra” diye yeni milat fikrine katılıyor musunuz?

Koronavirüse literatüründe pandemi olarak deniyor. Bendeniz salgın diyorum ve bu salgının laboratuvar ortamında Çin’de üretildiğine dair kuşkularım var. Dünyada ilk değil, son da olmayacak. Aslında her gün açlıktan, kanserden veya trafik kazasından ölen binlerce insan var. Belki günlük olarak açlıktan ölen insanların her gün vaka sayılarını izlemek zorunda bırakılsaydık kısmen açlık sorunu çözülebilirdi, diye düşünüyorum. Böyle durumlara yedi kat yukardan baktığımızda genel değerlendirmeler yapabiliriz, Ama tepeden bakmak için önce içimizde yedi kat derinlerde dolaşmamız gerekmez mi? Yani iç muhakememizi yapmak gerekmez mi? Ölmek yaşamın bitmesi demek değildir. Hayatta olduğu sürece arkasında geri kalan insanlara faydalı şeyler bırakmış̧, bir kişinin bile yüreğine dokunabilmiş̧ her insan ölümsüzdür.

Koronaya 100 Mektup kitabımda: mektuplarda açıkça, kişiler, zamanlar mektupların sayısı kadar farklı olmakla birlikte özünde ortak kaygının ölüm korkusu olduğu görülmektedir.

İnsanoğlu ölüm üzerine hiç düşünmemiş olsa dahi içgüdüsel olarak yaşlı bireylerin ölümünü daha normal karşıladığı mektupların içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu salgın, genelde yaşı fazla olan bireyleri etkilediğinden, başlangıçta ölümlere daha doğal yaklaşılsa da, ölüm meselesinin hayatın ayrılmaz bir parçası olduğu mektuplarda görülmektedir. Salgının kaynağı ve hakikati konusunda hâlâ kesin bilgiler elde edilemese de, sürekli bahsi edilen yeni dünya düzenine geçiş aşamasının gözardı edilmemesi gerektiği mektupla vurgulanan bir başka sonuçtur. Bu nedenle global bir salgın olması ya da kaynağının hayvanlara bağlanması, insan eli ile yapılma ve korkunç amaçlar taşıdığı ihtimalleri üzerinde de mektuplarda sıkça durulmaktadır. Bu salgın, yenidünya düzenine geçmeden önce belki de kendi içimize bir yolculuk yapmak, kendimizi gözden geçirmek ya da kendimizle tanışmak için bir fırsat olduğu katılımcılar tarafından vurgulanmıştır.

Koronaya yazılan mektuplarda insanoğlunun doğayı hoyratça ve sorumsuzça kullandığı ve bu yüzden korona bir nevi intikam aldığı yolunda mektuplarda vurgunun öne çıktığı bir başka önemli sonuçtur. Koronan vazifesini fazlasıyla yaptığını ve evine dönmesi gerektiği şeklindeki talep de katılımcı öğrencilerin dile getirdikleri bir başka gerçektir. Araştırma sonucunda; öğrencilerin koronaya yazdıkların mektuptan başka bir çalışma olmaması açısından elde edilen bulgulara büyük öneme haiz olduğu düşünülmektedir.

Bu salgından sonra nasıl bir dünya düzeni tahayyül ediyorsunuz?

Acının da sevincin de hayatın içinde olduğunu biliyoruz. Bu salgın, yenidünya düzenine geçmeden önce belki de kendi içimize bir yolculuk yapmak, kendimizi gözden geçirmek ya da kendimizle tanışmak için bir fırsat olarak sunuldu. İnsanlığın yapay zekâya dönüşmesinin beklenildiği, aynı zamanda da yapay zekâlarla yarışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bu durum şöyle açıklanabilir; örneğin şuan kullandığım bilgisayar bana yazmam için hizmet eden bir yapay zekâ, fakat sosyal medya hesaplarında birçok insanın sosyal medyaya hizmet ettiğini görebiliyoruz.

Sosyal medyanın, bireyin isteklerine hizmet etmesi; örneğin her zaman güzel, başarılı, yetenekli olmak zorunluluğu, kişinin gerçeklik algılarını bozan ve kişiyi mutsuz eden bir durumdur. Herkes sosyal medyada paylaşıma açık bir şekilde, spor yaparken, güzel bir yemek yerken veya içerken, iyi bildiği bir konuda konuşurken aslında sosyal medyaya hizmet ediyor sayılır. Ancak kimse ağladığında, depresyona girdiğinde, boşandığında ya da iflas ettiğinde, kısacası maddî veya manevi zorluk içerisine girdiğinde, bu hallerini sosyal medyada paylaşma ihtiyacı duymuyor. Bir süre sonra bu olumsuz durum ve duygular beyin tarafından sanki yaşanması anormal, yasak ya da utanılabilecek bir şeymiş̧ gibi algılanıyor, ancak hakikatte, tüm bu olumsuz durumlar da ölüm gibi hayatın gerçekleri arasında yer alıyor.

Amerika başta olmak üzere dünyada büyük bir panik yaşandı, dünya neden bu virüs karşısında çaresiz kaldı?

Hayat her zaman bir denge üzerinde döner. Enerjiler asla kaybolmaz, sadece değişir. Hepimiz, bilimin de kabul ettiği gibi belli bir enerjiye sahibiz, ancak bu enerjiyi gözle göremediğimiz halde enerjilerimiz bizlerle birlikte hareket etmekte ve birbiriyle etkileşime geçmektedir. Bizi hayvanlardan ayıran düşünce yetimiz ise; insanları da birbirinden ayıran iyi ve kötü enerjileridir. İşte koronavirüsü bu enerji gibi düşünebiliriz. Göremiyoruz ama olduğunu biliyoruz ve bize bulaşmaması için insanlardan uzak duruyoruz. Tamamen evlerimize kapanıyoruz.

Bu süreç geçici bir durum. Mutsuzluğumuz, kaygılarımız, günlük hayatımızın düzenini/dengesini bozacak kadar şiddetli değilse, yapay zekâdan farklı olarak insan olma hallerini hissettiğimiz için bu duygularımızı normal karşılayabiliriz. Herkes, birbiri hakkında ya da bir şeylerle ilgili birbirinden farklı fikirlere hatta önyargılara sahiptir. Bilgi şuan en kolay ulaşılan olgu, fakat bunun bedelini bilgilerin müphemliği ve yanlış̧ yargılarımızla ödüyoruz. Dünyada yeni bir anlayış getirdiği şüphesiz. Ancak bu olayla bir devletin yıkılacağını söylemek çok abartılı olur. Amerika bir iç kırılmayla ancak büyük bir değişim ve dönüşüm olabilir. Bu gibi olayları hemen Amerika ortadan kalacak gibi şeyler söylemek çok erken gibi görünüyor. Ancak bu olaydan Amerika’nın çok etkilendiği de ortada.

2019 yılının sonunda bir anda yaşamımıza giren Covid-19 (koronavirüs) salgını, tüm dünyayı görünmez harp alanına çevirdiği görülmüştür. Koronavirüs, çıkış noktası itibariyle Çin virüsü; yaşlılar, gençler, bebekler, çocuklar, kadınlar, erkekler, zenginler, fakirler, hâsılı her kesimden insana istenmeyen misafir olduğu gözlenmiştir. Bu salgının ne zamana kadar süreceği hakkında henüz hiçbir ülke net bir bilgiye sahip olmadığı belirtilmektedir. Bu durum, tüm dünyada büyük bir panik havasına neden olmaktadır.

Dünya genelinde yaygın bir pandemi oluşturan COVID-19 salgını yaşamı ciddi anlamda tehdit etmeye devam etmektedir. Aslında beklenmeyen bir zamanda, Aralık 2019’da Çin’in Hubei eyaleti Wuhan kentinden başlayan bu hastalık hakkında var olan bilgiler her gün değişirken, hastalığın hızlı bulaşma şekli, hasta ve ölüm sayılarının sürekli artması sebebiyle var olan panik ve endişe bir tür korkuya dönüşmüş durumdadır.

Öyle ki, salgının ilk günlerinde zor durumdaki İtalya’nın Birlik’ten yardım çağrılarına bir tek AB üyesinin bile olumlu cevap vermediğini; tam tersine her ülkenin kendi bacağından asılma yoluna giderek Roma hükümetinin ihtiyaç duyduğu malzemelere ihracat yasağı getirdiğini ve doğrudan yardım çağrısında bulunulmayan Çin’in devreye girerek İtalya’ya yardım gönderdiğini dikkate alırsak, bu salgının AB’nin geleceği ile ilgili pek çok tartışmayı derinleştirme potansiyeline sahip olduğunu söyleyebilir miyiz?

Koronavirüs salgını sırasında ve sonrasında pek çok şeyin değişeceğini düşünüyor musunuz? AB dağılır mı?

Salgından dolayı AB dağıtalacağını tahmin etmiyorum. Elbette Avrupa’da ciddi bir paradigma kayması oldu. AB’den İngiltere’nin ayrılmasıyla da dağılması tartışalan bir durumdur. Ancak bu birlik bir anda sağlanmadığı için bir anda da dağıtalcağını tahmin etmiyorum. Ancak yara aldığı aşikardır. Salgının ilk anlarında önemli bir panik yaşandı ancak şimdi biraz daha fazla toplandılar gibi görünüyor. Avrupa Birliği bir menfaat birliği de ancak arkadısında bir Hıristiyan birliği de demek mümkündür.

İyi yönden bakarsak salgın bize ne gibi fırsatlar suna bilir?

Türkiye, Covid-19’un kısa vadeli ekonomik sonuçlarının yanı sıra, orta ve uzun vadede sebep olacağı sektörel dönüşümlerden de etkilenecektir. Ekonomik hayatın pek çok köşesinde, fakat en çokta eğitim ve hizmetler alanında devam eden ‘dijitalleşme’ sürecinin hız kazanacağı beklentisi de yaygınlaşmıştır. Covid-19’un etkisinden ne zaman çıkabileceğimiz henüz bilinmemekle birlikte, yaşadığımız bu deneyimden sonra virüs salgınlarının belirli aralıklarla tekrarlanabileceğine, biyolojik savaşlar çağının geleceğine dair kaygılarımız devam edecektir. Dolayısıyla, bu endişeli halkın uzun süreli eve kapanma ihtimallerini de düşünerek alt yapımızı yenileyecek bir planlama gerekecektir. Eğitim, üretim, ticaret gibi insan faaliyetleriyle alakalı süreçlerin mümkün olduğu kadar geniş kısmını evden yürütebilecek teknolojilere sahip olmak tehditleri fırsata çevirmeye yönelik olacaktır.

İnsan, evrenin içinde bir mucize, evren de insanın içinde bir mucizedir. Covid-19 süreci ister istemez bizlere kendi evrenlerimize giriş̧ yapma imkânı sundu, ancak kimimiz bu fırsatı değerlendirerek kendi iç dünyasına yöneldi, kimimiz ise kendine yabancılaşmanın getirdiği uzaklığı devam ettirdi. İnsan psikolojisine göre, sağlıklı ruh haline sahip insanlar, kim olduklarını, hayattan ne beklediklerini bilen, başka insanlarla sağlıklı iletişim kurabilen ve kendi duyguları hakkında farkındalık geliştiren bireylerdir.

Zor zamanlarda herkesin eşit ve ölümlü olduğunu, doğanın insanların davranışlarına âdil bir şekilde karşılık verdiğini, maddiyatın yetersiz kaldığını, uzayda bile hayatın bir yolculuk olduğunu yeniden kavrıyoruz. Hayatta sürekli harcadığımız ve ne zaman hakkımızın biteceğini bilmediğimiz kavram “zaman”dır.

Doç. Dr. Süleyman Doğan kimdir?

1965 yılında Ortaköy (Aksaray)’de doğdu. Konya Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden 1988 yılında mezun oldu. 1995 yılında İngiltere’de, Birmingham Üniversitesi’nde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında master programını tamamladı. Pedagoji alanında yaptığı çalışmalarla Pedagog (Eğitim Bilimleri) doktora unvanı aldı (1999). Çocuk ve aile eğitimi, aile sosyolojisi alanında yaptığı çalışmalarla eğitim sosyolojisi doçenti oldu (2012). 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe ya- zarı olarak çalışmıştır. Türkiye gazetesinde “Rektörler Konuşuyor” söyleşileri yanı sıra “İzdüşümü” köşesinde yazılar yazmıştır. Halen Yenibirlik gazetesinde “Rektörler Konuşuyor” ve “Akademisyenler Konuşuyor” tam sayfa söyleşilerin yanı sıra, eğitim ve kültür ile ilgili yazılar yazmaktadır.

Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından 2001 yılında verilen devlet nişanı sahibidir. 25 uluslararası olmak üzere 100 civarında bilimsel yayını vardır. TÜBİTAK dahil çeşitli kuruluşlarda jüri üyeliği yapmaktadır. Pedagoji, aile, eğitim ve telif hakları gibi çeşitli konularda mahkemelerde bilirkişi görevini de sürdürmektedir.

Yayınlanmış kitaplarından bazıları

Eğitimde Başarının Şartları, 1998.

Sivil Demokrasi Çağrısı (Derleme), 1999.

Şimdiki Çocuklar Harika, 2001.

Çocuklar Küçük Birşey Değildir, 2002.

Mutlu Aile Mutlu Çocuk (Çocuk Eğitimi), 2003.

Başarıya Yürüyenler (Biyografik Eser), 2005.

Ailenin Aynası Çocuk (Çocuk Eğitimi), 2006.

Ailede Sevgi Eğitimi (Editör, bölüm yazarı), 2009.

İnsanlar Konuşa Konuşa, 2011.

Mesnevi’den Pedagojik Telkinler, 2013. Konuşmak Lazım (C.Doğan’la birlikte), 2015. Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz, 2016.

Hayatı Güzelleştiren Hikayeler, 2020.

Rektörler Konuşuyor, 2020. Koronaya 100 Mektup, Eğitim Felsefesi.



Yorum Ekle