10 Ağustos 2022, Çarşamba
Son Dakika

Dr. Y. Emrah İlik Ahmet Yesevi müstesna gönül sultanlarımızdan biridir.

04.08.2022

Orta Asya Edebiyatı uzmanı, Halk Bilimci Dr. Yusuf Emrah İlik’le yaptığımız mülakatın beşinci bölümünde Orta Asya tezkirecilik geleneğini, Hoca Ahmet Yesevî’yi, Afganistan’ı ve Afgan Edebiyatını konuşuyoruz…


Dr. Y. Emrah İlik ve İ. Ethem Gören

İbrahim Ethem Gören: Hasan Hâce Nisârî’nin Farsça kaleme aldığı tezkire üzerine mühim bir çalışma gerçekleştirdiğiniz. Sözün bu yerinde tezkirecilik geleneğini, Hâce Hasan’ın tezkiresini konuşalım… 

Dr. Y. Emrah İlik: İbrahim Ethem Bey malum olduğu üzere Orta Asya edebî muhiti çok zengin bir geçmişe sahiptir. Özellikle 14. yüzyılın son çeyreğinden sonra bu bölgenin edebî türlerinde çeşitlilik ve zenginlik ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu zenginliğin önemli örneklerinden biri de tezkireciliktir. Çünkü tezkireler vesilesi ile dönemin şairleri, dili ve kültürü hakkında bilgi edinmekteyiz. 

Türk Edebiyatında tezkirecilik geleneği Ali Şir Nevâî’nin Mecâlisü’n-Nefâis  adlı eseri ile başlar. Bilindiği gibi Mecâlisü’n-Nefâis  Türk edebiyatında yazılan ilk Türkçe tezkiredir. Arap Edebiyatında tabakât adıyla bilinen tezkire yazma geleneği, Fars Edebiyatında devam etmiş, varlığını Türk Edebiyatında da geliştirilerek sürdürülmüştür. Gazneliler devletinden yaklaşık olarak 17. yüzyıla kadar Türk-İslam coğrafyasında eserlerin Farsça kaleme alınması bir gelenek olduğundan, Orta Asya şairlerinden bir kısmı eserlerini Farsça yazmışlardır. Bu yazarlar eserlerinde, kendi dönemlerinde yaşayan Türkçe yazan meşhur şairleri de tanıtmışlar, onların şiir örneklerine yer vermişlerdir. Böylece dönemin kültürüne ve edebiyatına ışık tutmuşlardır. Maalesef Türkiye Edebiyat Literatüründe Orta Asya tezkireciliği hakkında Farsçadan tercüme edilmiş ve Özbek Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktarılmış birkaç önemli makale dışında elimizdeki kaynaklar son derece sınırlıdır. Bu boşluğu bir nebze de olsa doldurabilmek için 16. yüzyılda Hasan Hoca Nisârî’nin Farsça kaleme aldığı Müzekkir-i Ahbâb adlı şair tezkiresini çalışma konusu olarak belirledim. Bu tezkire, müellifinin tabiriyle Ali Şir Nevâî’nin Mecâlisü’n-Nefâis adlı tezkiresinden sonra Orta Asya ve Türkistan sahasında yazılan ilk tezkire olması yönüyle önemlidir. Müzekkir-i Ahbâb, 16. yüzyıl Orta Asya, Hindistan, Anadolu, Horasan ve Mâverâünnehir edebî muhiti ve o dönemin şairleri hakkında bilgi verir. Bu eser, Türkiye’de pek bilgi sahibi olunmayan hatta hiç tanınmayan edipler, sanatkârlar ve mutasavvıflar hakkında önemli bilgiler barındırması yönüyle kaynak eser hüviyetindedir. Ayrıca dönemin önemli edebiyat ve kültür şehirleri Buhâra, Semerkant, Belh, Türkistan ve Herat ile ilgili tarihi bilgiler verilmesi; Mekke, Kâbe, Medîne hakkında güzel tasvir ve açıklamalar yapılması, İstanbul, İzmir, Efes ve Ashâb-ı Kehf’ten bahsetmesi; Türk asıllı olup Hindistan’da yaşayan 20’ye yakın şair ve devlet adamı hakkında bilgi verilerek, dönemin önemli edebî eserlerinin, tarihi mekânlarının, bitki ve yeryüzü şekillerinin ve hayvanlarının tanıtılmış olması; Kanunî Sultan Süleyman’ın Abdullâtif Câmî’ye söylediği bir beyti ihtiva etmesi –Bu beyit Kanunî’nin Muhibbî Divanı’nda bulunmamaktadır.-; İzmir’de vefât eden dönemin önemli şahsiyetlerinden Abdullâtif Câmî’nin kabrinin tahmini yerini göstermesi; astronomi, matematik gibi pozitif ilimlerin yanı sıra, resim, hat, mûsîkî, nota gibi konuların da bulunması; Fuat Köprülü’nün önemli eserlerden Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’da bahsettiği Hoca Ahmet Yesevî’nin hocası Arslan Baba ile ilgili menkıbenin kaynağı olması yönüyle de çok önemli bir yere sahiptir. Fuat Köprülü söz konusu menkıbeyi Müzekkir-i Ahbâb’tan almış olmasına rağmen, Köprülü’den sonra bu eser dikkatlerden kaçmıştır.


Hoca Ahmet Yesevî'nin Kazakistan'ın Türkistan şehrindeki türbesi

Yesevîlik ve buradan neş’et eden tasavvuf kültürü insanlığa neler söylüyor?

Yesevîlik benim direkt ilgilendiğim bir konu değil. Bununla birlikte bir hüküm cümlesi kurmama müsaade ediniz İbrahim Ethem Bey…

Lütfen, buyurunuz…

Ahmet Yesevi müstesna gönül sultanlarımızdan biridir. Türkiye’de Ahmet Yesevî (ks), Yesevîlik  ve eserleri hakkında yapılan çok değerli çalışmalar var. Hazret’in kabrinin olduğu Türkistan şehrinde yıllarca yaşamış olmamdan dolayı onun düşünce dünyasını tanıma imkânım oldu. Özellikle Hikmet adlı eseri gerçekten günümüz insanına çok önemli tavsiyelerde bulunuyor. Ama şunu dile getirmek gerekiyor ki sadece onu düşünce ve fikirleri açısından bile ele alınacak olsak yetiştirdiği öğrencilerini o zamanın şartlarında Anadolu’ya, Balkanlara ve hatta Fas’a kadar göndermesi gerçekten çok önemli bir ufku olduğunu anlamamız için yeterli. Benim orada bulunduğum yıllarda Kazakça ‘Kesene’ diye bilinen Yesevi Türbesi tadilattaydı ve ona isnat edilen 63 yaşından sonra tasavvuf tabiriyle uzlet ile hayatını geçirdiği yer altına yapılan oda şimdiki gibi kapalı değildi. 


Hoca Ahmet Yesevi'nin (ks) kabri

Bu durum benim de ilgimi çekmişti. Bir insan ne yaşamış olmalı ki hayatını böyle geçirme kararı almış olmalı diye kendi kendime sorardım. Kendisi bu konuyu Hikmetler adlı eserinde aslında açıklıyor ve ilgili bahsi okuyunca zamanındaki hem devlet hem de dini kişiliklerle arasının pek iyi olmadığını anlıyoruz.  Hatta sahte sufi ve bağnazlıkla insanları bunaltan dini kişiliklerle mücadele ettiğini ve insanı baz alarak bulunduğu çağdaki anlayıştan farklı bir yol ile hareket ettiği muhakkak ki sanırım biraz da bunalmış ve uzlete veya köşesine çekilmiş. Bu nazarla hikmetlerine bir daha bakacak olursak neden öğrencilerini, zihni birtakım ritüellerle karışmamış insanların yaşadığı farklı coğrafyalara gönderdiğini ve kendisini de böyle yaşlılık zamanında köşesine çekilip ilimle meşgul olduğunu anlarız. Din alıp din satan insanların arasında yapılacak en iyi tavır olarak da sizinle muhatap olacağıma yerin altına girerim gibi bir düşünce sergilemişte olabilir. 

Yani haksız mı? 

Bence değil. Günümüzde birçok insan, böyle bağnaz dindarların, kendi dünyalarını başkalarının üzerinden inşa edip sonra inşa ettikleri insanların yıkılmaması için körü körüne bağlanan kişilerin davranışları sebebiyle aynı şeyi düşünüyor kanaatindeyim. Çünkü o insan veya fikir yıkılırsa kendileri de yok olacak. 

Dr. İlik: İnsan kendi zemininde kendini inşa etmeli.

İnsan kendi zemininde kendini inşa etmeli. Başkalarının büyük zemininde kiracı olacağına kendi sahip olduğu küçük zemininde gönül evini inşa etmeli. Yoksa hep bir kiracı psikolojisiyle ne evinde rahat eder ne de yaşadığı yere yatırımda bulunur. Bir gönül dostunun son sözlerinde dediği gibi ‘gönlümce yeşeremedim bu dünyada’ der ve göçer gider. 

Zemininin küçüklüğü veya büyüklüğü, önemli değil. Önemli olan kendisinin sahibi olduğu ve hesabını verebileceği bir yer inşa etmek. 

Çünkü insan biriciktir. Her insan değerlidir.

Çünkü insan biriciktir. Her insan değerlidir. Ve her insanın bu dünyada görünmek ve kendisini göstermek istediği bir penceresi vardır. Yani herkesle nefes alma, hayatta kalma noktasından aynı kaderi paylaşıyoruz. Dolayısıyla bu kaderi paylaştığımızın farkına vardığımızda diğer konular oldukça zayıf kalıyor. Çünkü ölüm, kader ve aşk mevzu olunca bütün konuşmalar biter ve bütün mürekkepler kurur. 

Ölüm, kader, aşk çözümsüz bilmeceler…

Ve onlar konuşunca tükenir tüm heceler 

                                                    Yusuf Emrah 

Âlâ… Tasavvufun tarifini mısralara yüklediniz…

Bence tasavvuf tam anlamıyla budur. Bunun bilince olmak lazım gelir. Tasavvuf benim alanım değil ama anladığım kadarıyla iki kavram üzerinden devam eden bir yol. Aşk ve hayat. 

Aşk ve hayat… Hayat ve aşk... Ahmet Yesevi’nin (ks) hocası Hâce Yusuf Hemedânî Hazretleri, Rütbet’ül-Hayat isimli eserinde benzer şeyler söyler. Hayat avunmak ve teselli bulmaktır. İnsan avunan ve teselli bulandır, insan ne ile teselli oluyorsa odur.

Evet, aşk ve hayat… Bu iki kavram da direkt ve aracısız olarak insanda görünen unsurlar. Yani hayat ve aşk insanın talebiyle ve çabasıyla ortaya çıkan şeyler olmadığı gibi bu iki unsuru muhafaza etmek de mümkün değil. Bu yüzden hayat-ölüm ve aşk-firak konuları edebiyatta en çok işlenen konulardır. Çünkü bir muamma olduğu için herkes kendi dünyasına göre bir yorum yapar. Aslında kimsenin ne kiralayabildiği ne de başkasından satın alabileceği belki de en gerçek zemin bu iki konudur. Ve bu iki zemine inşa edilen ömür ise en verimlisi. En iyisi ikisine de sahip çıkmak. Zaten ikisinin yokluğu da aynı duyguyu verir. Hayatın neticesi ölüm, aşkın kaderi firak. Yani paket olarak geliyor. Biri gelince diğerini almıyorum, demek gibi bir lüksümüz yok. Bu sebeple edebi eserlerde firak acısı ölüm gibi görülmüştür. Nedense aklıma Özdemir Asaf’ın dizeleri geldi:

Bekle dedi gitti ben beklemedim, o da gelmedi, ya
Ölüm gibi bi' şey oldu ama ama ama, kimse ölmedi

Ahmet Yesevî’nin düşünce dünyasından ve tasavvuftan, anlayabildiğim kadarıyla bunları çıkarıyorum. Yoksa her iki konu hakkında saatlerce konuşulabilir. 

Sonuç çıkar mı? 

O da ayrı bir konu. Bu zamana kadar bir sonuç çıkmamış. Demek ki oldukça kişisel bir konu ve kişisel kalması gerekir. Bununla ilgili olarak Galata’da sessizler yani Hâmuşân mezarlığında medfun olan kişilerin neden sessizliği tercih ettiklerine de bakmakta yarar var. Bence Yesevî’yi yerin altında yaşamaya iten sebeplerden biri de buydu.  Tabii ki ben Ahmet Yesevî’yi bir insan olarak ele alıyorum ve eserlerinden onun da bu konuya vurgu yaptığını çıkarıyorum. Yoksa onun ve onun gibi olanların seslerinin hâlâ Anadolu’da ve başka coğrafyalarda yankılanmasını açıklamak zor olurdu. 

Afganistan Edebiyatı’yla da ilgilisiniz. Genel hatlarıyla Afgan Edebiyatına değinir misiniz?

Afganistan halkı yıllarca iç ve dış savaşlarla mücadele eden bir toplum olarak bilinmesinin yanında köklü bir geçmişe ve 5000 yıllık büyük bir mirasa sahiptir. Bu topraklar stratejik konumundan dolayı tarihte birçok darbeye maruz kalmış ve birçok çetin mücadeleye sahne olmuştur. İskender Makedoni bu topraklara kadar gelmiş ve halen Nuristan bölgesindeki Arnavutçaya yakın bir dil konuşan Hunzaklar İskender’in bu seferinin kalıntılarıdır. Hatta Kırgızların ve bütün bir Türk halkının en önemli destanlarından olan Manas destanında yine Afganistan’a rastlamaktayız. Manas’ın torunu Seytek bu topraklardan evlenmiş ve destanı, bu topraklara kadar taşımıştır. Afganistan tarihi zenginliği kadar yeraltı zenginliği ile de  tanınan bir ülkedir. Bu sebeple birçok işgal girişimiyle karşı karşıya kalmıştır. Tabi bu yapılan tecavüzler ve işgal etme çalışmaları halkı doğrudan etkilemiştir. Şu an bu etkiyi açık bir şekilde gözlemleyebilmekteyiz. Bugün televizyonlardan savaş haberleriyle bize misafir olan bu güzel ülke bir zamanlar dünyaya medeniyet dağıtan din ve edebiyat büyüklerinin doğduğu ve eserlerini ortaya koyduğu yerdir. Afganistan tarihinde Gaznelilere, Timurilere, Babür devletine ve Selçuklulara ev sahipliği yapmış, Mevlana, Ali Şir Nevayi gibi edebiyat ve irfan âlimleri bu coğrafyadan dünyaya mesajlar vermişlerdir. Fakat dış savaştan çok iç savaş Afgan halkını yaralamıştır. Toplum bütün katmanlarıyla birlikte düşüş göstermiştir. Eğitim zayıflamış, ilim kısmen yasaklanmış ve dolayısıyla cehalet, kültür ile yoğrulan bu ülkeyi güçsüz bırakmıştır.

Afganistan’da resmi makamlarına göre ülkede yaklaşık 30 farklı dil ve lehçe konuşulmaktadır. Ülkenin iki resmi dili olan Peştunca ve Derice (Afganistan Farsçası) ülkede iletişim dili olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında ülkede son yıllarda dil ve edebiyat alanında büyük bir serbestlik yaşanmakta olup gerek devlet, gerekse özel televizyon ve radyo kanallarında yerel dillerde yayınlar yapılmakta, yerel dillerde okul, kurs açılabilmekte ve gazete, dergi vs. yazılı basın da rahatça yayınlarına devam etmektedirler.

Orta Asya’da Afganistan tarih boyunca stratejik olarak önemini her zaman korumuş olan, ticaret yolları üzerinde bulunan, bu sebepten dolayı tarih boyunca defalarca istila ve işgal edilen, birçok millete ve medeniyete vatan olmuş bir coğrafyadır. Afganistan’da tarihin çok eski devirlerinden beri Türkler yaşamaktaydı. Türkler de bu coğrafyada birçok medeniyet kurmuş ve komşu devletlere de bu köklü medeniyetin aktarılmasında önemli bir köprü vazifesi görmüştür. Bu sebepten dolayı ülkede birçok etnik grup bugün de yaşamakta olup, bu millet ve etnik gruplar yaklaşık 30 civarında dil ve lehçe kullanmaktadırlar. Ali Şir Nevayi gibi büyük edip ve şairler ve ayrıca hem şair hem hükümdar olan Hüseyin Baykara gibi zatlar bugün Afganistan sınırları içerisinde olan Herat şehrinde doğmuştur. Özellikle Herat şehri Çağatay Türk edebiyatının meydana geldiği şehirdir. Bu büyük edebiyatın zirvesinde duran Babür, Baykara, Nevâî’nin yanı sıra   Seyyid Ebu’l-Hasan Unvan, Emir Suphankulu Han, Mir Nimetullah, Mir Muhammet Nebi Ahkar, Damolla Abdullah Murat Muhammed, Mirza Niyazi, Mir Yusuf Ali, Nimetullah Mevhi ve Muhammet Yusuf Şehid gibi edipler de Afganistan’da Türk edebiyatı sahasında hizmet vermişlerdir.


Dr. Y. Emrah İlik Afganistan'da  Kabil Üniversitesi'nin 19 Mayıs  programında  Elçilik ve  TSK yetkilileriyle

Dr. Yusuf Emrah İlik: Afganistan’ın edebiyat tarihi, erkek edebiyat tarihidir!

Afganistan’da genellikle doğu ülkelerinde olduğu gibi edebiyat tarihi, erkek edebiyat tarihidir. Afgan Edebiyat tarihinde de (Darica, Peştunca, Özbekçe...vb) sadece erkek şairler, tarihçiler tezkireciler, şarkıcılar, tasavvuf ve ilim sahalarında ad kazanmışlar, kadınlar ise bu zamana kadar edebi eser örnekleri verememişler ve pek tanınamamışlardır. 

Afganistan’da kadın edebiyatçıları konu alan biyografiler kaleme alınmamış mı?

Maalesef. Daha doğru bir ifadeyle kadın edebiyatçı biyografilerinin pek de iyi yazılmadığını görüyoruz. Özbek ve Türkmen ailelerden kadın şairler, edebiyatçılar, âlimler edebiyat sahasında büyük rol oynamışlardır. Kadın edebiyatçıların bu güne kadar tanınamamasının birinci sebebini; kadınların erkeğe ayrıcalık tanıyan bir toplumda yaşamalarına ve bütün imkânların erkekler tarafından kullanılmasına bağlayabiliriz. İkinci sebebini ise önceleri eğitim görmek çok zordu. Sadece zengin aileler ve onların kızları eğitim görebiliyorlardı. Fakir aile çocuklarıysa parasız olduklarından dolayı bu imkânlardan faydalanamıyorlardı. Üçüncü sebep ise aileler kızlarını ve kadınlarını erkek hocalara -toplumda hoş karşılanılmadığından, ayıp sayıldığından ve kendileri utandıklarından dolayı- gönderemiyorlardı. Eskilerde şair, âlim, sanatkâr, yetenekli ve eğitimli kadınların adları makalelerde yazılmıyordu. Çünkü onların eserlerinin ve adlarının yazılması o dönemin insanlarına göre doğru değildi. 

Afganistan’ın önde gelen kadın yazarları kimler?

En tanınmış Kadın yazarların başında Doktor Şefika Yarkın, Kubra Kayvan, Cemile İsar, Ferişte Zayayi Begüm, Asifa Sadab, Mariya Sazavar ve Mehriya Mehri gelmektedir. Afgan kadın şairleri ve onların şiirleriyle ile ilgili müstakil bir çalışma yaptım. Hatta Doktor Şefika Yarkın ile uzun bir mülakatım olmuştu. Ulusal bir radyoda yayınlandı sanırım. Daha sonra başka araştırmacı ve akademisyenlerin çalışmalarına zemin teşkil bu çalışmam. Kısaca Afganistan’a ait hangi konuyu alsanız bir hazineyle karşılaşıyorsunuz. Afganistan Özbekleri ve Türkmenleri de atalarının mirası olarak nitelendirdikleri -Nevayi dili ve edebiyatı da diyebileceğimiz- Çağatay edebiyatına sahip çıkmış ve bu edebiyatı uygun ortam ve şartlarda devam ettirmişlerdir.

-Beşinci bölümün sonu-

YARIN: Dr. Y. Emrah İlik: Şiirlerimde kaybettiğimiz iç dünyamızı arıyorum.


Yorum Ekle