21 Eylül 2020, Pazartesi
Son Dakika

Edebiyatımızın gelişim çizgisinde

16.04.2020

GÜNÜBİRLİKTEN EVRENSELE İNSANIMIZ - 1

Bizim insanımız, bölünemez, silinemez bir uygarlık örneği doğrultusunda, inancıyla içiçe yaşadı. İnançla varoluşunun bilincine erdi. Ruhunun bütün gereksinmesi, içinin bütün susamışlığı ile, inanca koştu. Mutlak değerler sistemini derinlemesine ve en ince ayrıntılarıyla idrak etti. Toprak, ölüm ve öte. Varoluşun mutlak ve doğal safhaları diye algılar bunları. Toplumda yalçın bir oluş örneğidir. İnanış, duyuş, düşünüş ve yaşama biçimi olarak “mutlakçı” bir yorumun insanıdır. Öyle ki, ulaştığı yorum gerçeğin ta kendisidir. İç ve dış sitesini kurmuş, içten dışa sürekli taşan, nihaî ve kebîr hesaba her an hazır bir topluma eksen oluşunun şuurunda. Böylelikle eriştiği sorumluluk ülkesinde inanç eylemiyle yüklü. Dipdiri. Varlık haysiyetinin amansız düşmanı “günübirlik” ile, sürekli, savaşını veren, “evrensel”in gönül tutsağı.

Bin yıllık mesut çizgide, toplumun temel yapıtaşı insanımızın başat ve etkin karakteri budur. Yirmidört saatlerin çorağına uğrayamazdı, uğramadı. Aşkla, vecdle durmaksızın “destan”a sıçradı.

Hz. İsa’nın mazlum kişiliğinde Tanrı’yı putlaştırıp, putperestliğin kapalı inanç kargaşasında içten içe boğulmaya başlayınca, Batı psikopatolojik, sezgisel bir savunma refleksi ile İslâm’a saldırdı. Böylece şizofrenik haçlı bakışı doğmuş oldu. Bu şifasız psikolojinin azgın devresi Haçlı Seferleri’yse, şizofrenik Batı sakin devreye ülkemizde Tanzimatla girmiştir. İçten bozmak, insanımızı tutkumuzdan koparmak amacıyla da, ürünleri şimdilerde bir batılılaştırma yöntemini uygulamaya koyulmuştur toplumumuzda. Bu yöntemin ana damarı, insanımızı beslendiği ve yüceldiği evrenselden, günübirliğin kişiyi aşağılayan kaynar batağına çekmek, böylece bir hiçlik kompleksi içine itmekti onu.

Tanzimat devam etmektedir. Batılı, savaşını sabırla sürdürmektedir. Batılılaştırma-batılılaşma, yabancılaştırma-yabancılaşma ikilileri sürdüğü ve her sonuç, kendini doğuran sebebi de arkasına aldığı ve “batılılaşma” gün gün kabardığı için, Tanzimat devam etmektedir.

Bütün geliş gidişler, insanımız adına, insanımız dışında ve insanımıza rağmen oluyor. Batının 1839’lardan bu yana ustalıkla yürüttüğü, insanımızı evrenselden günlük endişelere düşürme eyleminin, bugün, “günaha bulaşık” insan ve “günaha batık” toplum sonucunu getirmediğini iddia edebilecek bir göz var mıdır toplumumuzda? Bu, evrensel ideali ile derinleşmiş ve evrensel ideali ile genişlemiş, yücelmiş, mutlakçı bir insan ve onun toplumunun mecbut olduğu acı bir koridordur.

Ruhun inanç kök motifinden sonra en büyük gereksinmesi düşünce ve sanattır. Bu iki temel espriden yoksun kalmış insan, başını yirmidört saatlere gömmüş, varoluş probleminden uzakta, beden gereksinmeleriyle meşgul, zavallı yaratıktan başka bir şey değildir.

Yüzyıllar boyu, inceliklerle dolu bir edebiyatın sahibidir insanımız. Selçuk ve Osmanlı dönemlerinde edebiyatımızın –özellikle şiirin- toplumun bütün katlarında, insanımız üzerinde ne denli olumlu, yüceltici etkisi olduğunu düşünelim. İnsanımızın tam bir “seçkin” olduğu, Tanzimata değin sürmüş “mutlak tez” döneminde bir bakıma yegâne edebî nev’i durumundaki şiirin, sonsuzluk iştiyakı ile dopdolu, evrensel tutkulu ve doğurgan, sürekli “eylem”le yüklü insanı oluşturmadaki büyük rolü, bizi, düşünce-sanat esprisinden mahrum ya da esprinin dışında kalmış, ona direnen inancın, İslâm’ın cansuyu “mucize” özündeki hikmete yabancı kalacağı, evrensel tutkusunu git gide kaybedeceği, sonunda inanç gibi, yaradılışla gelen “yarışma” karşı motifinin başatlaşma hırsına maruz kalabileceği ihtimalinin gerçekleşebilirliğine çekmelidir. Bu, insanın negatif realitesidir, toplumda da ortaya çıkmaktan geri durmayacaktır.

İnsanımız şiirden aldığı zengin, ince ve meseleyle yüklü bir edebiyat inşa ederek, topluma vermiştir. İnsanımızın inançla eriştiği “mutlak hakikat şuuru” Selçuk ve Osmanlı dönemlerinde edebiyatla da önemli ölçüde filizlenmiştir. Mutlakçı Ekol’ün ilk safhasını teşkil eden bu dönemde insanımız, Yunus Emre ile varoluşunu derin katlarda kavramış, öte olgusu sahibi olmuş bu olgu Mevlânâ’da entellektüel düzeyde bir hikmet, Fuzuli’de trajik yalnızlık duygusunun tadılması, Bâki’de lirizmin ötelenmesi, Nef’i’de hükümdarın Mutlak Hakikat adına sorumluluğa çağrılması olmuş, insanımız bilgeliğe Nâbi’de erişmiş, metafiziğe Şeyh Galip potasından sıçramıştır.

Haftaya devam edelim...


Yorum Ekle