DOLAR
5,8132
EURO
6,5531
ALTIN
238,5895
BİST100
96.861

Hocam Prof. Dr. Ümit Meriç

08.02.2019 00:00

Geçen hafta bu sütunda yayınlanan Hüsamettin Arslan ve Epistemik Cemaat başlıklı yazımda Ümit Meriç’e de; “Hala düşünürüm: Ümit Meriç ilk defa bir isme doktora adayı olarak danışmanlık yapacak ve Epistemik Cemaat konusunu çalışmasına müsaade edecek. Aslında Ümit Meriç’ten başka adayı mayın tarlasına sürecek bu ve benzeri konuları çalıştıracak 1990’lı yılların başında Türkiye’de başka hoca bulmak bana göre mümkün değildir. Benim de otuz yıldır çalıştığım Ümit Meriç hiçbir öğrencisine konu dayatmaz. Kendi çalışma konularını veya kitap yazacağı alanları öğrencilerine telkin etmez. Öğrencinin belirlediği konuyu kabul eder ve o alanda öğrencisine rehberlik eder. Ben de Ümit Meriç ile yüksek lisans tezimde Türkiye Sosyalist Partisi’ni çalışmıştım. Bir yıl boyunca eli-ayağı tutmayan konu ile uğraştıktan sonra debelenmeye başladığımı anladı ve bir kurtarıcı gibi kendisinde arşivi bulunan dayısının yayınladığı Türkiye Sosyalist Partisi’nin yayın organlarını bana önerdi. Böylece ben de tezimi kotarmıştım. İşte Ümit Meriç böyle bir hocaydı.  Sosyoloji bölümünün fedakâr ve gülen yüzü Ümit Meriç’in bugün adına bile tahammül edilmiyor olacak ki ve hatta İstanbul Üniversitesi geleneğine aykırı bir biçimde uzun yıllar görev yaptığı odadan ve bölümden dahi bugün ismi kaldırılmıştır.” şeklinde bir paragraf ta ayırmıştım. Bu yazıda biraz daha Ümit Meriç’ten bahsetmek istiyorum.

Onu, ilk defa, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nün geleneksel açılış dersinde dinledim.1990 yılının, Ekim ayının ilk günleriydi. Sosyolojinin; “Hasta ile doktorun, laboratuar ile hayatın, obje ile süjenin bir ve tek olduğu bilim dalı olduğunu, çünkü toplumumuzun görünmeyen elbisesinin ikinci bir deri gibi sırtımıza yapıştığını ve onu istesek de çıkaramayacağımızı…” söylüyordu. Konuşmasını; “Hocalarınızın tavsiyelerini yerine getirin. Oku dediklerini okuyun. Gidin dediği yere gidin. İstanbul’da olmanın avantajlarını da sonuna kadar kullanın” sözleriyle tamamlıyordu.

Bendeki Ümit Meriç tutkusu ilk dersinde başladı. Sonraki günlerde 206 numaralı derslikte ilk defa onun dersini dinledim. Yıllar sonra Ordu Caddesi’ne bakan pencerenin kenarında ve kürsüye yakın olarak oturduğumu bana o hatırlattı. Yani ilk dersinde sınıfta nerede oturduğumu biliyordu. Bir bakıma beni fark etmişti. 206 numaralı derslikte söylediği; “Biz size malzemeyi veriyoruz. Siz ister helva yaparsınız, isterseniz boca edersiniz” sözü o günden kalan en önemli nasihatti.

İkinci sınıfta iken isteyerek onun seminer grubuna dâhil oldum. İki, üç ve dördüncü sınıf öğrencileri seminer dersinde bir arada oluyorlardı. Sadece onlar mı? Bazen yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile başka bölüm ve üniversitelerden gelen misafirler de bize katılıyordu. Her birimiz ayrı ödevler ve kitap çalışmaları hazırlayıp bunu o derste tartışıyorduk. Bunlar çok ciddi ve uzun süren tartışmalardı. Pazartesi günü saat 15.00’de başlayan tartışmalar 17.00’de bitmesi gerekirken, saat 20.00’ye kadar uzuyordu. Çoğu zaman görevli Hasan Efendinin ikazları ile ancak fakülteyi terk ediyorduk. Henüz üç ya da dört yaşında olan kızı sevgili Hazal bakıcısında 2–3 saat fazla kalarak annesini bekliyordu. Bir bakıma hocamız bizim lehimize anneliğinden fedakârlık yapıyordu. Zaten bize sık sık; “Siz benim has malzememsiniz” sözünü sarf ederdi.

Biz onu aslında hocadan ziyade bir abla, bir can dost olarak algılıyorduk. Bundan dolayı birçok özel meselemizi de onunla paylaşırdık. En önemli özelliklerinden birisi çok iyi ve dikkatli dinlemesiydi. Herkesi dinler ve 1957 yılında Çamlıca Kız Lisesi’ndeki dikiş öğretmeni Ganimet Hanımın öğrettiği “peki” kelimesini sıkça kullanırdı.

Dinlerken ve konuşurken mutlaka karşısındakinin gözlerine odaklanırdı. Macivelli’nin  “İnsanlara gözlerinizle hitap ediniz” sözüne vurgu yapardı.  Konuşurken gittikçe güzelleşirdi. O konuştukça sözleri yüreklerde ılık bir rüzgâr gibi esen musikiye dönüşürdü. Bazen de bir ırmak veya çağlayan gibi coşardı. Bu coşkunluk anlarında belki de Türk edebiyatının en güzel cümleleri dökülürdü dudaklarından. Ve bir buse gibi gönlümüze kurulurdu.

“Kıtaların cehaleti diye bir şey var”, “Latin Amerika hala mayasını bulamamış bir kıtadır”, “Japonya çağımızın iktisadi devi, siyasi cücesidir”;1996’daki Sosyoloji Öğrencileri Kongresi’nin kapanışında genç sosyologlara söylediği; “Toplumumuzun kör düğümlerini sosyolojinin kılıcıyla kestiniz” sözlerini acaba hatırlar mı? Ya da ona ait olan ve sosyoloji öğrencilerine nasihati içeren; “Küçülen, kapitalistleşen, post-modern anlamda demokratikleşen bir dünyada yaşayacaksınız. Toplumumuzu ve toplumları en çok kahreden sorun, ‘değerler’ ile ‘çıkarlar’ arasındaki kıyasıya düello olacak. ‘Nostalji’ ile ‘ümit’ arasına sıkışıp kalmış olan insanlarımızın derdine deva olabilecek misiniz? XIX. Yüzyılda oryantalizmin ipek yastıklarına serilen, XX. Yüzyılda ise antropolojinin ağlarına düşen Türkiye’yi XXI. Yüzyılda sosyolojinin konusu haline getirebilirseniz, bence, bu sorunun cevabı, kocaman bir ‘evet’ olacaktır” sözleri acaba onda da kayıtlı mıdır?

Onun önderliğinde çok güzel bireysel ve grup çalışmaları gerçekleştirdik. Bu tartışma ve çalışmalar bizleri çok geliştirdi. Bir dönem sekiz arkadaşla birlikte Türk Cumhuriyetleri’ni çalıştık. Konuyu Sirkeci’de, Adalar Vapur İskelesi’nin önünde, onu Adalar’a götürecek olan vapuru beklerken belirlemiştik. Yüksek Lisans tezimi onun nezaretinde tamamladım. Emekli olmasına rağmen doktora çalışmam olan “Türk Düşünce Hayatında Büyük Doğu Dergisi” konusunu da önce onunla kararlaştırdık. İstanbul Büyükşehir Belediyesine, Kentli Yaşam Kılavuzu kitapçığını birlikte hazırladık.

Onun için her yer çalışma alanıydı. Çok pratikti. Nerede bulunuyorsa öğrencilerini oraya veya yakın bir yere davet eder ve öğrencisine katkı sağlardı. Kafe, lokanta, vapur, tren, tramvay veya yeraltı treni ev dışında öğrencileri ile çalışma mekânlarının bir kısmıydı.

Türkiye’nin önemli düşünürlerinden Cemil Meriç’in kızı idi. Uzun yıllar babasına sekreterlik yapmıştı. Babası ile başlayan çalışma disiplini artarak devam etmişti. Bıkmak bilmeyen bir çalışma iştahına sahipti. Ona göre söz uçar yazı kalırdı. Bu nedenle mutlaka not alırdı. Kâğıt para hariç her şey onun notlarına malzeme olurdu. Bir tarafı yazılı müsveddeler, takvim yaprakları, her tür ve ebatta defter ve sigara kutularının içerisinde yer alan ambalaj kâğıtları bunlardan bir kısmıydı.

Benim hayatımın en önemli ve en iyi dönemecidir Ümit Meriç. Bitmeyecek bir türkü ve şiirdir. Bir nehir gibi geçmişten gelerek, geleceğe akmaktadır.

Bu yazımız da türkünün, şiirin ya da nehrin bir başlangıcı olsun.


Yorum Ekle