DOLAR
5,7201
%0,03
EURO
6,3251
%0,09
ALTIN
277,00
%0,51
BİST100
100.339
%-1,56

Hüzünlü Saray “Beylerbeyi”

07.09.2019 00:00

Sizi bu yazımda İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden birinde kurulan bir saraya götüreceğim. Beylerbeyi Sarayı’nın ilk büyük konuğu, III. Napolyon’un karısı Fransa İmparatoriçesi Eugénie’dir. Karadağ Kralı Nikola ve İran Şahı Nasrüddin de İstanbul’u ziyaretleri sırasında bu sarayda kalmışlar, 1877 yılında imzalanan Ayastefanos Antlaşması’ndan sonra İstanbula gelen Gran Dük Nikola ve Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph de bir süre burada konuk edilmişlerdi.

Burası, İkinci Abdülhamid Han’ın saltanatında ise yabancı devlet adamları tarafından gezilen bir “müze saray” mahiyetindedir. 1834 yılında Rus çarının Petersburg fabrikalarında imal ettirdiği ve zamanın padişahına hediye olarak gönderdiği sanat eserleri bu sarayda sergilenmiştir.

Sultan İkinci Abdülhamid Han, 1909’da tahttan indirildikten sonra Selanik’e sürgün edilmişti. O yıllarda Balkanlar’ın elden çıkma tehlikesi karşısında İstanbul’a getirildi. Vefat ettiği 10 Şubat 1918 tarihine kadar da Beylerbeyi Sarayı’nda ikamet etti. Sarayda Sultan İkinci Abdülhamid’in kaldığı odada şaheser niteliğinde yazıhane ve kütüphane vardır. Bu sanat eserlerini Sultanın kendisinin yaptığı bilinmektedir. Yazıhane özel olarak yapılmış olup içine yerleştirilen aynalar, padişahın çalışırken arkasını görmesini sağlıyordu.

Dolmabahçe ve Küçüksu Kasrı’na göre daha sade olan bu sarayı, 1860 – 1865 yıllarında Sultan Abdulaziz tarafından konukevi olarak yaptırılmıştır. Bahsettiğim sarayı belki tahmin edeniniz olmuştur. Bu sarayın adı, Beylerbeyi Sarayıdır.

Beylerbeyi Sarayı, Boğaziçi’nin Anadolu yakasında, Kuzguncuk ve Çengelköy arasında yer almaktadır. Bölgenin yerleşim yeri olarak kullanılması çok eskilere dayanmakta olup Osmanlı tarihi boyunca burasının padişahların has bahçelerinden birisi olduğu eldeki kaynaklardan anlaşılmaktadır.

Bölgenin ismi çeşitli kaynaklarda İstavroz adıyla geçmektedir ki bu ismin Konstantin’in buraya diktirdiği haçtan kaynaklandığı rivayet edilir. Evliya Çelebi bu ismin burada bol bulunan istavrit balığından geldiğini söyler. Beylerbeyi ismi ise on altıncı asırda Beylerbeyi Mehmed Paşa’nın burada bulunan köşküne dayandırılır.

On sekizinci yüzyılın ikinci yarısına kadar sultanlar tarafından kullanılan yörenin önemi, bu tarihten sonra azalmış, Üçüncü Mustafa Han buradaki sarayı yıktırarak araziyi de halka satmıştır. Bir rivayete göre arazinin satılma sebebi, sarayın hemen yanında bulunan, halktan birisine ait köşkün sarayın genişletilmesine engel olarak görülmesidir.

Ancak 1829 yılında II. Mahmud Beylerbeyi’nde ahşap bir saray yaptırdı. Mâbeyin ve Harem daireleri, Serdâb Köşkü, Sarı Köşk, Şevkābâd, Küçükyalı, Büyükyalı ve bendegân daireleri, hamamlar, mutfaklar ve ahırlardan meydana gelen bu tesisler bu devredeki en büyük sahilsarayını meydana getiriyordu. 1851’de büyük kısmı yanan bu sarayın diğer binaları da Abdülaziz tarafından yıktırılıp yerine 1861-1865 yılları arasında bugünkü Beylerbeyi Sarayı yaptırılmıştır. Mimarı Sarkis Balyan’dır.

Batı ve Doğu üslûplarının kaynaştırılması suretiyle yapılan Beylerbeyi Sarayı Harem ve Mâbeyin bölümleriyle Türk evi plan özelliği taşımaktadır. Gerek deniz cephesi gerekse yan cepheler, orta bölümleri dışarıya doğru taşan üç kısım olarak düzenlenmişlerdir. Yapının çatısı üstten bütün cephe kenarlarını dolaşan bir korkulukla gizlenmiştir. Yapı bodrum dahil üç katlıdır. Birinci ve ikinci katları arasında yer alan silme, dikdörtgen ve kemerli pencerelerle hareketlendirilmiş cepheye değişik bir çeşni katmaktadır. Bu pencerelerin aralarında ve duvar köşelerinde tek ve çift sütunlar bulunmaktadır. Her iki katta toplam altı salon, yirmi beş oda ile helâ ve banyolar bulunur. Sarayın tefrişi için kullanılan kumaşlar Hereke fabrikalarında özel olarak dokunmuştur. Birçok oda ve salonun tavan ve duvarlarını yağlı boya tekniğiyle yapılmış Türk bayrağı taşıyan gemi resimleri ile sülüs ve ta‘lik hatlarıyla yazılmış manzumeler süsler.

Bu ana yapının ön tarafında bahçe cephesi boyunca, üzerinde kör pencereler ve dikdörtgen nişler açılmış bir duvar uzanmaktadır. Bu duvarın her iki ucunda biri Harem, diğeri Mâbeyin Köşkü adını taşıyan birer küçük yapı yer alır. Doğu mimari etkilerine sahip bu köşkler çadır biçimli bir çatı ile örtülüdür.

Yapının arka tarafında bulunan set bahçeleri Harem ve Mâbeyin bölümlerini birbirinden ayırmaktadır. Birbirlerine merdiven ve rampalarla bağlı bu set bahçelerinin en üstünde Sarı Köşk ve Mermer Köşk adlarında iki yapı bulunmaktadır. Sarı Köşk adını renginden, Mermer Köşk ise sofasındaki mermer havuzla duvarlarındaki selsebillerden almıştır. Bu köşklerin önünde 80 × 30 m. boyutlarında bir havuz bulunmaktadır. Havuzun günümüzde Boğaziçi Köprüsü ayağına bakan tarafında ise saray atlarının bakımı için yaptırılmış, tavanında renkli armalar ve hayvan tasvirleri bulunan ve türünün en zengin örneği olan Ahır Köşkü yer almaktadır.

Bütün bu yapılar Beylerbeyi Sarayı kompleksinin günümüze gelebilen birimleridir. Boğaziçi Köprüsü’nün yapımıyla parçalanan bahçeleri ve çeşitli kuruluşların kullanımındayken orijinalliğini kaybetmiş ya da ortadan kalkmış diğer bölümleriyle bugün Beylerbeyi Sarayı bütünlüğünü önemli ölçüde yitirmiştir. Öte yandan şimdi mevcut olmayan Geyiklik, Has Ahır, Aslanhâne, Tavukluk ile Paşalar, Muzika ve Agavat daireleri, sarayın bugüne kadar belirlenebilmiş aslî birimlerinden birkaçıdır.


Yorum Ekle