DOLAR
6,0802
EURO
6,8436
ALTIN
251,2445
BİST100
86.072

“İstanbul benim canım; Vatanım da vatanım!”

16.05.2019 00:00

Değerli okuyucularım,

Birkaç günden beri sağlığımız ve sağlığınız üzerine fikirlerimi araştırmalarımı sizlerle paylaştığım bu köşede bugün her birimizi yakından ilgilendiren… Bireysel sağlığımız için olmasa da ülkemizin sağlık ve selameti açısından önemli olan bir konuyu sizlerle paylaşmak istedim.

“Böyle bir yazıyı kaleme almalı mıyım, almamalı mıyım” diye çok düşündüm…

Böyle bir yazı yazmamın sağlık köşesinde etik olup olmadığını çok sorguladım.

Siz değerli okuyucularıma, beklentinizin dışında bir sunum ile “saygısızlık etmiş olur muyum?” diye gerçekten çok düşündüm.

İnanın bana kaç gündür sabahlara kadar gözüme uyku girmedi…

Ne yapmalıydım?

Ne yapmamalıydım?

Bir sağlık çalışanı olarak, bir iş adamı kimliğine sahip olarak, kendi değer yargılarıma göre bilgi birikim sahibi olarak böylesi hassas bir dönemde ne yapmalıydım?

Susmalı mıydım?

Konuşmalı mıydım?

Sessiz mi kalmalıydım?

Öte taraftan tarih huzurunda sorumluluk alma konusunda bir vebalim söz konusu değil miydi?

Dinimizin en önemli tarihi hakikatlerinden Hazreti İbrahim’in ateşe atılması hadisesinde, ağzında su taşıyan karıncanın “hiç olmazsa tarafım belli olsun” kıssasını bir hikâye gibi okuyup geçmeli miydim? Yoksa ibret alanlardan mı olmalıydım?

“Tarih tekerrürden ibaret” dediklerine göre, dünyaya hükmeden Osmanlı İmparatorluğunu 33 yıl, bir karış toprak vermeden yöneten Cennetmekân Sultan Abdülhamit Han’ın… Ne acıdır ki dışarıdan değil de içeriden çökertildiğini ah çekerek hatırlamamalı mıydım?

Onun “okuyup öğrenip gelsinler ülkeme hizmet etsinler” diye gönderdiklerinden gittikleri yerde milletine memleketine; dinine inancına kültürüne düşman olarak yetişip gelen ve kendi padişahına:

“Ne melunsun ki İblise rahmet okuttun” diyenler gibi mi olsaydım?

Ya da,

“Ey köhne Bizans, ey koca fertût-i musahhir,

Ey bin kocadan artakalan bîve-yi bakir;”

Diyenler gibi mi?

Yoksa

“Mu'ini zâlimin dünyâda erbâb-ı denâ'etdir

Köpektir zevk alan, sayyâd-ı bi-insâfa hizmetten”

Diyenler gibi mi?

Kendi ülkesinin aydın ve sanatçısının saldırısına maruz kalan cihan sultanı, bir sürü entrikalar sonunda kenara çekilince… Dört yıl gibi kısa sürede dağıtılan koskoca Osmanlı İmparatorluğunun paramparça edilişini iç çekerek hatırlamasa mıydım?

Duymasa mıydım yıllar sonra gelen pişmanlık ağıtlarını?

“…

Tarihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek, ey koca Sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasi Padişahına…

'Padişah hem zalim, hem deli' dedik,

İhtilâle kıyam etmeli dedik;

Şeytan ne dediyse, biz 'beli' dedik;

Çalıştık fitnenin intibahına.”

Diye itirafta bulunan ve ağlayan Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın layemut şiirini aklıma getirmese miydim?

Sonra düşündüm…

İnanın hem kendi adıma hem sizler adına düşündüm…

Dedim ki:

“Eğer bir ülkenin en önemli spor kulübünün başkanı, taraftarını hesaba katmayacak kadar gözünü karartıp bir siyasi isme alenen destek veriyorsa…

Eğer ülkenin en önemli komedyenlerinden biri olmasına rağmen seyircilerini hesaba katmayacak derecede tarafını belli etmek üzere slogan paylaşıyorsa…

Eğer ucundan kıyısından kendine sanatçı, aydın, entelektüel diyen kimseler birlik oluşturma, kamuoyu oluşturma, toplumda algı oluşturma adına paylaşımda bulunuyorlarsa…

Ben niye okuyucuma kamuoyuna, güzel şehrimin güzel insanlarına tarafımı belli etmeyeyim?

Niye duygularımı düşüncelerimi kanaatlerimi paylaşmayayım?

Bize âlemlerin Efendisi buyurmuyor muydu?

“Bugün Allah için ne yaptın?

“Allah için ne yapalım?” denildiğinde de

“Hubb-i fillâh, (sevdiğini Allah için sevmek); buğz-i fillâh (sevmediğini Allah için sevmemek)” cevabı verilmemiş miydi?

Öyleyse bu konuda kılavuzumuz yok muydu?

Atalarımız boş yere mi söylemişti: “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diye…

O halde… Kendisi tatlı tebessümlerle pazarlarda meydanlarda herkese gülücük dağıtırken… Etrafına sevgi ve kucaklaşma mesajları verirken… Öte yandan şehadete inanmayan, “inandığınız Allah” diyerek inançsızlığını seslendiren; bu asil milleti soykırım iddiasıyla suçlayan, terör örgütlerine selam gönderen bir kimseyle neden beraber olduğuna dikkat çekmeyeyim mi?

Hangi yüzünün gerçek, hangi yüzünün sahte olduğunu sormayayım mı?

Dağdaki eşkıyanın desteğini alanları yanlarına alarak yumruklarını havaya sıkarak “her şey çok daha güzel olacak” derken…

Ben beri yanda “vatan sana canım feda” diyerek askere giden ve orada şehadet şerbetini içerek ana kucağında bebeciğini yetim, hamile eşini dul bırakan Mehmetçiğimin ahına kayıtsız mı kalayım?

“Anne, babam bir daha gelmeyecek mi diye soran” kınalı kuzularımın gözyaşlarını görmezden mi geleyim?

Hatırlamayayım mı İstanbul’da yirmi sene önceki musluklardan çıkan tıs sesini…

Biriken çöp dağlarını…

Yazın sıcaktan yanan, kışın soğuktan donan Demirperde ülkelerinden getirilen otobüslerini… Kadrini bilmeyeyim mi çevre dostu ve her biri bırakın klimayı, araç WI-FI’si, şarj usb giriş aparatları bulunan, duraklarda hangi dakikada hangi aracın geleceğini belirten teknolojiyle donatılmış son model akıllı İETT otobüslerinin?

Görmezden mi geleyim, bugün Avrupa ülkelerinin bile ilerisinde şehrin altında, İstanbul’un bir yakısından öbür yakasına ulaşımı sağlayan yeraltı metro ağını?

Fakir fukaranın alabileceği ekmeği hijyen ortamlarda üretip şehrin dört bir yanında 75 kuruşa sunan halk ekmek büfelerini hesaba katmayayım mı hizmet olarak?

Bir sağlıkçı olarak belediyenin evde yaşlılara ve engellilere, kimsesizlere verdiği bakım hizmetini dile getirmeyeyim mi?

Ev hanımlarına yönelik düzenlenen kurslara hiç mi dikkat çekmeyeyim?

Halka açık sosyal tesislere teşekkür etmeyeyim mi?

Bütün bu ve saymakla bitmeyecek kazanımları kanıksamış olarak sanki İstanbul hep böyleydi kolaycılığıyla, bu şehre tırnak tırnak emek vermiş bir belediyeciliği yok mu saymalıyım?

Daha dün bir bugün iki ortaya çıkan… Kim olduğu, nereden geldiği, ne gibi evveliyatı olduğunu bilmediğimiz bir ismi… Af buyurun “fırıldak bayram günü satılır” söylemince, bir seçim oldubittisine getirerek… Yıllar yılı bu ülkeye her kademede hizmeti bulunan herkesin tanıyıp bildiği bir devlet adamına, hem de İstanbul gibi bir şehrin yönetiminde nasıl tercih edeyim?

Bu oldubitti heyecanlandırmasını ve göz boyamasını, ormandaki kırmızı başlıklı kız hikâyesine nasıl benzetmeyeyim?

Bu dışı hoş içi boş güzel söylemlerle dolu çerçeve ismin bir vitrin olduğunu, geri planında bu ülkenin bekasına göz dikmiş, bu ülkenin savcısını makamında şehit etmiş, bu ülkenin Ömer Halisdemir’lerine kurşun sıkmış, Fethi Sekin’lerini şehit etmiş şer cephesinin iş birliği içinde olduğunu görmezden mi geleyim?

Sussam gönül razı değil, söylesem kâr etmiyor

Ve diğer yandan…

“Sussam gönül razı değil söylesem kar etmiyor” diyerek, düne kadar kardeş gibi, dost gibi, danışman gibi omuz omuza görüntü veren kimilerinin de… Bugün en birlik ve beraberliğe ihtiyaç olduğu günlerde vicdansızca tefrikaya kürek çektiklerine içimin sızladığını dile getirmeyeyim mi?

Hayır hayır!

Eğer bu ülkede birlik ve beraberlik istiyorsak işte hiç de gocunmadan İsmet İnönü’nün:

“Bir memlekette namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur” dediği gibi…

İşte Mehmet Akif’in:

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” dediği gibi…

Birlik ve beraberliği seslendirme zamanı olduğunu söylemeliydim…

“Kol kırılır yen içinde” deme babayiğitliğinin zamanı olduğunu hatırlatmalıydım…

“Sevgi sitemden doğar” deyip bütün sitemleri vücuttan ter siler gibi silip atma vakti olduğunu dillendirmeliydim…

Ağyarın şerde birlik olup dört bir yandan saldırdığı bir zamanda “dost kara günde belli olur” diyerek “dayan bire Reis yettim!” nidalarıyla imdada koşan Kurdoğlu leventleri gibi yar olduğumu, dost olduğumu; gayretimi ve niyetimi net bir şekilde açıklamalıydım…

Nihayet…

Bu güzel İstanbul için, Necip Fazıl’ın mısralarını gönül eyvanlarında yeniden yudumlamak zamanı olduğunu sizlerle paylaşmalıydım.

Kabul edin ne olur…

***

“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;

O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım;

Vatanım da vatanım...

İstanbul,

İstanbul...”


Yorum Ekle
Nurettin Nakışçı
19.05.2019 23.46.32

Çok latif,ve bir o kadar dokunaklı .. emeğine sağlık.

Yaşar Sekizkardeş
18.05.2019 09.37.09

Bazı sözler vardır çok etkilidir çünkü yürekten ve fiiliyattan alır gücünü ,bu etkileyici yazı da aynı şekilde yürekten kaleme sirayet etmiş ..yüreğine ,diline ,kalemine sağlık hocam

Kerem
17.05.2019 23.35.42

Emeğinize yüreğinize sağlık hocam

Kerem
17.05.2019 23.35.41

Emeğinize yüreğinize sağlık hocam

Bekir Albayrak
17.05.2019 12.10.26

Kalemine sağlık...

Nuh Akdoğan
17.05.2019 10.50.24

Tebrikler çok güzel anlatmışsınız

Hakan ölünk
16.05.2019 20.00.58

Tek kelimeyle ifade etmek gerekirse muhteşem bir yazı kaleme almışsınız yüreğinize sağlık rabbim bu gibi hissiyat sahibi olan cümle gerçek manada aydınlarımızın sayısını artırsın inşaallah amin

Osman Genç
16.05.2019 19.39.31

Tebrik ederiz Hakan Bey... Müthiş bir yazı... İnşallah İstanbul'umuzu, ecdadın kemiklerini sızlatmayacak bir zihniyet yönetir... Şimdi gayret ve dua vaktidir... Allahü teâlâya emanet olun...

Hüseyin Hilmi İnac
16.05.2019 18.37.33

Cok güzel tercuman olmuşsunuz hislerimize.Allah razı olsun aynı zamanda Istanbulda yaşayan vatandaslarımizada feraset versin nankörlük etmesinler yazık.ama anladıgım kadar onlar için hizmet mühüm değil ideoloji önemli izmirliler gibi.şayet Reis dindar değil onlar gibi laik olsaydı her tarafa heykelini dikerlerdi yaptıgı hizmetlerden dolayı.