16 Mayıs 2022, Pazartesi
Son Dakika

İstanbul Evliyaları-15 / EBÜ’L-VEFA HAZRETLERİ

Bu hafta İstanbul’un gönül sultanlarından, bir semte adını vermiş Ebü’l-Vefa Hazretlerini anlatmaya çalışacağız..
20.01.2022 00.38.29

ÖMER FARUK ÇAĞLAR 

Sultanların kapısına kadar geldiği ilim ve irfan dünyasının büyüklerinden Ebü'l-Vefâ Hazretleri, İstanbul'daki meşhûr velîlerdendir. İsmi Mustafa bin Ahmed, lakabı Muslihuddîn'dir. Şeyh Vefâ, Ebü'l-Vefâ, İbn-ül-Vefâ da denir. Konya'da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1490 (H.896) târihinde İstanbul'da vefât etti. İsmi verilen Vefâ semtinde kendi adıyla anılan câminin sol tarafına defnedildi. Sonradan kabr-i şerîfi üzerine yeşil kubbeli bir türbe yapıldı. Vefâ Konevî hazretleri, ilk tahsîlini yaptıktan sonra, Edirne'de Debbaglar Câmii imâmı Şeyh Muslihuddîn'e talebe oldu. Bir müddet bu hocasından ilim öğrenip feyz aldı. Sonra hocasının tavsiyesi üzerine evliyânın büyüklerinden Abdüllatîf-i Kudsî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Hem din, hem de fen ilimlerinde mütehassıs olarak yetişti. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde de yetişip yükseldi.

Rodos Adasına götürülüp hapsedildi

Şeyh Vefâ hazretleri, bir ara hacca gitmişti. Hacdan deniz yolu ile dönerken, yolda hıristiyan korsanları tarafından gemisi yağma edilip, kendisi de esir edildi. Rodos Adasına götürülüp hapsedildi. Zamânının gözü pek kahramanlarından Kahramanoğlu İbrâhim Bey tarafından, esir alanlara para verilmek sûretiyle esâretten kurtarıldı. Hürriyetine kavuştu. İstanbul'a dönüşlerinde, şimdi kendi ismi ile anılan "Vefâ" semtine yerleşti. Vefâtına kadar burada yaşadı. İnsanlara doğru yolu göstermek, dînimizin emir ve yasaklarını bildirmek ile meşgûl oldu. Sözleri gâyet beliğ ve açık olup, dinleyenlerin kolaylıkla anlayabileceği şekildeydi. Çok ibâdet ettiğinden, sohbetine gelenleri, ancak belli vakitlerde kabûl ederdi. Sohbetleri pek tatlı olup herkesin onu dinlemek ve yüzünü görmek için âşık olduğu bir zâttı. Sözleri hikmetli ve nükteli idi. Din husûsunda hiç tâviz vermezdi. Bu hususta titiz ve celâlli idi. Dünyâya düşkün olanlara iltifât etmez, dervişlerle, dünyâya düşkün olmayanlar ile sohbet etmeyi severdi. Zamânının meşhûr kimseleri kapısına gelir, sohbetine kavuşmak için kabûl etmesini beklerdi.

Fâtih Sultan Mehmed Han kapısına kadar geldiği hâlde onunla görüşmedi

Fatih Hazretleri, velilerin ziyaretlerinden büyük bir huzur bulurdu. Onların feyz ve berekâtından gönlü feyz ile dolar ve taşardı. Bir gün, zamanın evliyasından Şeyh Ebu'l-Vefa Hazretleri'ni ziyaret etmeyi çok arzuladı. Erkanı ile birlikte tekkenin kapısına kadar gitti. Ne görsün ki, herkese açık olan kapı, maalesef kendisine kapatılmıştı. Hünkâr üzüldü. Rengi soldu. İçeride Ebu'l-Vefa Hazretleri de aynı durumda idi. Mürîdan da, edeben bir şey soramıyorlardı. Fakat içlerinden "Bu ışın sırrı nedir?" diyerek hayretle hadisenin seyrini merak ediyorlardı. Nasıl olur ki, bir sarhoşa dahi açık olan kapı, müjdeli bir hadis-i şerifin tecellîsine mazhar olan zata kapatılmıştı'? Fatih, mahzun bir şekilde geri döndü. Bir çağ kapayıp, bir çağ açan, Bizans surlarını yerle bir eden ulu hakan, bir gönül erinin tekkesinin esrarlı kapısını açamadan geri dönmüştü.

Aradan bir zaman geçtikten sonra Hünkâr, yine hassas kalbinin derinliklerinden gelen bir heyecan ile Ebu'1-Vefa Hazretleri'ni ziyarete hazırlanıp, erkanı ile tekrar oraya gittiler. Yine aynı manzara, kapı kapalı! Hünkâr'ın dehşeti arttı. Yaverine: "Kemal-i edeb ile huzûra gir! Anla bu iş neyin nesi? Bu muamma nedir? Bu ne acep bir hâldir?" dedi. Yaver huzûra girdi. Ebu'1-Vefa Hazretleri yavere dedi ki: "Hünkârımız Fatih'in hassas ve coşkun bir gönlü vardır. Buraya girer de bizim alemimizdeki zevki tadarsa, bir daha ayrılmak istemez ve devletin idaresine dönmez. Lakin bu mülk ve ümmet O'na emanettir. Kendisi kadar liyakatli bir kimse gelip onun yerini dolduramaz ise, mülk ve ümmet zarar görür. O da, ben de günahkar oluruz. Sonra; ruhu buranın manevî havası ile dolacak, neyi varsa buraya getirip infak edecek. Dula, yetîme, garibe, bîçareye ve bîkese gidecek olan imkânlar, buraya akacak!. Aynı zamanda mürîdânın gönlüne dünya muhabbeti girecek, düzenimiz bozulacak!..

Hünkârımız Efendimiz'e bizler buradan dua ve teveccüh hâlindeyiz.. Gönlümüz, gönlünün içindedir..." buyurdu. Yaver huzurdan ayrılıp, tekkenin kapısında merakla neticeyi bekleyen Hünkâr'a bu sözleri nakledince, Hünkâr sordu: "Hazret bu hislerini ifade ederken nasıldı?" Yaver: "Hünkârım Ebu 1-Vefa Hazretleri, Bu sözleri söylerken, diğer taraftan da gönlü hicrân ile yanmış olmalıydı ki, gözlerinden damlalar dökülüyordu " dedi. Fatih, başını önüne eğdi. Ufuklara sığmayan bakışları, derin, mehtaplı bir gece gibi başka bir aleme döndü. Gözleri nemlenerek, bahar dallarında biriken şebnemler gibi yaşlar dökülmeye başladı. Onunla hayat boyu bir daha görüşmek kendisine nasip olmadı. Vaktaki Fatih'in vefatı haberi gelince, Ebu'l-Vefa Hazretleri saraya gitti. Hünkâr'ın cenaze namazını kıldırdı."

Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü'l-Vefâ hazretlerini çok sever ve üstün tutardı 

Kızını evlendirirken, nikâhı teberrüken Vefâ hazretlerinin yapmasını ve onun huzûrunda olmasını istedi. Vefâ hazretlerine kırk bin akçe göndererek durumu arz etmişti. Fakat Vefâ hazretleri bu hediyeyi kabûl etmedi ve; "Muhyiddîn Konevî Efendi vardır. Fakirdir, bu parayı ona verirsiniz. Bereketli bir zâttır. Onu getiriniz, bu işi o yapsın." buyurdu. Bunun üzerine o zâtı getirip, nikâhı kıydırdılar. Bir bahar günü, Vefâ hazretlerine; mevsim güzel, hava çok hoş. Allah'ın rahmet eserlerini görmeniz için dışarı çıkmanızı istirhâm ederiz dediklerinde; "Bugün müsâade edin. Akşam, her zaman yediğimden bir lokma daha fazla yiyeyim de, dışarı çıkacak kuvvetim olsun." buyurdu.

Şeyh Ebu'l-Vefa beş asırdan beri İstanbul'un manevî misafiridir

Şeyh Ebu'l-Vefa beş asırdan beri İstanbul'un manevî misafiridir. İstanbul'un tarihî bir  semtine ismini veren Şeyh Ebu'l-Vefa’nın türbesi kendi ismi ile anılan caminin haziresinde bulunuyor. Hazirede yaklaşık 450 kabir mevcuttur. Bunlardan ancak birinde Zeyniyye tarikatına mensup mezar taşı şekline rastlanmaktadır. Şeyh Vefa haziresinde bulunup gözden kaçırılan yapılardan birisi Lala Paşalar Türbesidir. Batı hazirede yer alan bu türbede Lala Mehmed Paşa,  Lala Ramazan Paşa ve bir kişi daha medfun bulunmaktadır.

Maneviyat mimarı Şeyh Vefa’nın türbesi, caminin güneyinde, Vefa Caddesi’ne açılan kapının yanında yer almaktadır. Kitabesine göre bu türbenin 896/1491 senesinde inşa edildiği anlaşılmaktadır. Bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla münavebesiyle bina edilen kare planlı türbe, Bursa üslubu inşa geleneğini sürdürmektedir. İçte de kare plan şemasını muhafaza eden türbenin üstü ahşaptan ters tavanla örtülüdür. Türbenin ortasında, birisi İbnü’l-Vefa hazretlerine ait, beş sanduka yer almaktadır. Sandukalardan ikisinin Şeyh Vefa’nın halifelerinden Şeyh Ali Efendi ve Şeyh Davud Efendi’ye ait olduğu bilinmektedir.

"Abdest ibriğini taşımak, ondan zordur."

Kendisine, şehrimize, şu kadar ağırlıktaki taşı kaldıran ve şu kadar ağır yük taşıyan birisi geldi dediklerinde; "Abdest ibriğini taşımak, ondan zordur." buyurdu. Bu ne doğru ve ne güzel bir cevaptır. Çünkü, ağır taşı kaldırma ve ağır yük taşımada nefsin hazzı vardır. Bunun için nefse kolay gelir. Abdest ibriğini taşımakta ise, nefse muhâlefet vardır. Bunun için nefse daha zor ve daha ağır gelir. Ebü'l-Vefâ hazretleri astronomi ve astroloji ilimlerine vâkıftı. Çok talebe yetiştirdi. Güzel halleriyle meşhûr oldu. Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü'l-Vefâ hazretlerini çok severdi. İlminin, yaşayışının hayrânı idi. Bu sebepten vefât ettiği zaman cenâze namazında bulundu. Hattâ o esnâda, kefenini açıp, yüzüne bakarak, eskiden beri olan hasret ateşini bir parça gidermek istedi. Kefenini açıp baktıklarında, Ebü'l-Vefâ hazretleri yüzünü sağ eliyle kapatmıştı."

Köhne bir Bizans semtini, gelişiyle bir maneviyat merkezi hâline getiren Ebü'l-Vefâ hazretlerinin türbesinin duâ edilen penceresinde şu beyitler yazılıdır: 

Muktedây'ı ehl-i mânâ, Muslihuddîn Ebü'l-Vefâ

Uyûn-ı uşşâka hâk-i merkadidir Tûtiyâ

Mânâsı:

(Muslihuddîn Ebü'l-Vefâ, mânâ ehlinin, evliyânın uyduğu kimsedir.

Mezarının toprağı, âşıkların gözlerine sürmedir.)

Ebü'l-Vefâ hazretleri adına Konya'da bir câmi, İstanbul'da ise câmi, medrese, hamam, dergâh, halvethâne ve türbe inşâ edilmiştir.

Şeyh Vefâ hazretlerinin eserleri şunlardır:

1) Makâm-ı Sülûk: Tasavvuf ile ilgili olup, Türkçe ve üç yüz doksan altı beyitlik manzûm bir eserdir. Tasavvufî, ahlâkî mevzûları şiir yoluyla anlatmıştır. Bu eseri, edebiyât ve şiir bakımından da kıymetlidir.

2) Şâz-ı İrfân: Türkçe ve manzûm bir eserdir.

3) Evrâd-ı Vefâ: Beş yüz elli altı sahife civarında olup, nesir bir eserdir.

4) Rûznâme-i Vefâ: Bu eseri,Defterdar Ali Çelebi tarafından Miftâh-ı Rûznâme adıyla şerhedilmiştir. Bunlardan başka eserleri de olduğu kaydedilmiştir.

Şeyh Vefâ hazretlerinin bir şiiri şöyledir: 

Evvel tevhîdi zikret,
Sonra cürmünü fikret.
Var yoluna doğru git.
Derviş olayım dersen.

Bir zât-ı kâmil ara,
Gezme tozma âvâra.
Tamam sıra bu sıra,
Derviş olayım dersen.

Gaflet ile çalışma,
Çok gezmeye alışma.
Kem sözlere karışma,
Derviş olayım dersen.

Rüyâna yalan katma,
Elden söz alıp satma.
Cellad önüne yatma.
Derviş olayım dersen.

Her sözde inâd etme,
Her mezbelede bitme.
Sapa yollardan gitme,
Derviş olayım dersen.

Dostunda kusur görme,
Ak yüze kara sürme.
Başına çorap örme,
Derviş olayım dersen.

Hayrın bir ise binle,
Vakt-i seherde inle.
Pend-i Vefâ'yı dinle,
Derviş olayım dersen.   
İTTİFAK



Yorum Ekle