20 Mayıs 2022, Cuma
Son Dakika

İstanbul Evliyaları – 23/ HÜSEYİN HİLMİ IŞIK EFENDİ (1)

Son devrin en büyük İslam alimi ve fen adamlarından olan Hüseyin Hilmi Işık Efendi, yazmış olduğu 130’a yakın kitap ve neşriyatlarıyla Türk ve dünya Müslümanlarına ışık olmuş ülkemizde yetişmiş ender şahsiyetlerden biridir. 26 Ekim 2001’de vefât etmiş olup, Eyyûb Sultân’da, Kaşgârî dergâhı yanında medfûndur.
22.04.2022 00.08.30

ÖMER FARUK ÇAĞLAR 

Hüseyin Hilmi Işık Efendi (rahmetullahi aleyh), 1329 hicrî yılına rastlayan 1911 senesinde Mart ayının 8. günü, güzel bir bahâr sabâhı, İstanbul’da Eyyûb Sultân’da Servi mahallesi, Vezîrtekke sokağı, Şifâ yokuşunda 1 numaralı evde tevellüd etti. Babası Sa’îd Efendi ve dedesi İbrâhîm Pehlivân, Plevne’nin Lofca kasabası, Tepova köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyn ağa da Lofca kasabasından idiler. Sa’îd efendi, 93 harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelmiş, Vezîr tekkesinde yerleşip evlenmişti. Harb ve muhâcirlik sıkıntıları sebebi ile hiçbir mektebe gidememiş, belediye de kantar memûru olmuş, 40 seneden fazla bu vazîfeyi yapmıştı. İstanbul’un büyük câmi’lerinde, meşhûr hocaların derslerine aralıksız devâm ederek din bilgilerin de çok derinleşmişti. Vazîfesi îcâbı matematiğin 4 işlemini zihin ile yapmakta o kadar mâhir olmuştu ki, görenler şaşardı.

Hüseyn Hilmi efendi, (1924) senesinde ilk mektebi birincilikle bitirdi

Hüseyn Hilmi Efendi 5 yaşında, Eyyûb câmi’i ile Bostân iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada 2 senede Kur’ân-ı kerîmi hatmeyledi. 7 yaşında, sultân Reşâd hânın türbesine bitişik (Reşâdiyye nümûne mektebi)nde ilk tahsîlini yaparken, babası ta’tîl aylarında (Hakîm Kutbüddîn), (Kalenderhâne) ve (Ebüs sü’ûd) din mekteblerine de gönderir, oğlunun iyi yetişmesi için çok gayret ederdi. Hüseyn Hilmi efendi, (1924) senesinde ilk mektebi birincilikle bitirdi. İlkokulda her dersten aldığı altın yaldızlı mükâfâtları büyük bir albümü doldurmaktadır.

O sene Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan (Halıcıoğlu askerî lisesi) giriş imtihânlarını pekiyi olarak kazanıp, o sene orta kısmı 2. sınıfa birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak (1929) da askerî liseyi birincilikle bitirip, askerî tıbbiyye mektebine seçildi. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyn Hilmi efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz derlerdi. Lise 2. sınıfta (bir dik açının düşeyinin de dik olması için bir kenârının, düzleme paralel olması lâzım ve kâfîdir,) teorisini isbât ederken, durakladı. Hocası yüzbaşı Fuâd beğ hâtırlatmak isteyince, (Efendim! Burasına aklım ermiyor. Dediğinizi anlıyorum. Fakat, iki isbâtlama birbiri yerine oluyor,) demişti. Fuâd beğ, sınıfın ikincisine soruyor. O da, rakibinin bu hâline sevinerek, (Hayır efendim. Hilmi efendi yanılıyor. Kitâpta, sizin anlattığınız gibi yazıyor,) diyor. Hilmi efendi bunu anlayamadığında ısrâr edince, Fuâd beğ onu yerine oturtuyor ve (Hilmi efendi insanlık hâli bu. Belki bugün çok çalışarak kafan yorulmuş. Belki de başka üzüntün vardır. Başka zamân iyi anlarsın. Üzülme,) diyor. Gece oluyor. Herkes uykuda. Nöbetçi, Hilmi efendiyi uyandırıyor. (Kalk! Geometri hocası, öğretmenler odasında seni istiyor,) diyor. Kalkıp giyiniyor. Gece yarısı, şaşkın şaşkın odaya gidiyorlar. Fuâd beğ: (Yavrum Hilmi efendi! Evime gidince düşündüm. Hilmi efendi her yeni verilen dersi bülbül gibi tekrâr eder. En çetin matematik problemlerini çözer. Onun bugün 2 ayrı geometri davâsının birbirine ters düştüğünü söylemesi boşuna olmasa gerektir dedim. Çok inceledim. Anladım ki, Hilmi efendi haklı imiş. Fransız profesörü Hadamar yanlış yazmış. İzmir lisesi geometri muallimi Ahmed Nazmi beğ de, bunu tercüme ederken farkına varamamış. Ben ise senelerce, bunu yanlış anlatmışım. Oğlum sen haklısın. Seni tebrîk ederim. Senin gibi talebem olduğu için iftihâr ediyorum. Senin râhat uyuman, sevinmen için, yarını bekleyemedim, geldim,) dedi. Hilmi efendinin alnından öptü ve gitti.

Lise son sınıf da iken, babası Sa’îd efendi vefât etti

Hilmi efendi askeri lisenin her sınıfında oruclarını tuttu. Her namâzını kıldı. Son sınıfta iken namâz kılan yalnız o kalmıştı. İslâm düşmanlarına aldanmış, belki de satılmış olan birkaç kimse, fen bilgisi diyerek, yalanlarla, iftirâlarla dinsizliği, ecdâd düşmanlığını aşılıyorlardı. Geoloji hocası Âdem Nezîhi, fizik hocası Sabri, felsefe hocası Cemil Senâ ve târîh hocası Bağdadlı binbaşı Gâlib beğler zararlı telkînlerinde pek aşırı gidiyorlardı. Sınıf arkadaşları arasında bu yüzden namâz kılan kalmamıştı. O, bu hocalarına aldanmadı. Onların derslerine dahâ çok çalışıyor, hepsinden tam numara ve takdîr alıyordu.

Lise son sınıf da iken, babası Sa’îd efendi vefât etti. Askerî lisenin talebeleri, hocaları ve subayları cenâzede bulundu. Eyyûb halkı cenâzede bulunanların çokluğuna şaşmışdı. Hüseyn Hilmi efendi, Bâyezîd meydânında, Zeyneb hânımın çok zînetli olan konağında ki fen fakültesinde okurken pek üzüntülü idi. Bâyezîd Câmi’i’nde Cum’a namâzı kılarken, yalnız bir saf cemâ’at oluyordu. Onlar da yaşlı idiler. Birkaç sene sonra müslümân kalmayacak diyerek hem üzülüyor, hem de bunun sebebini araştırıyordu. Bir türlü anlayamıyordu. Yeis ve ümmîdsizlik içinde idi. Mektepte de dertleşecek, faydalanacak kimse bulamıyordu.

Bir gün dersten çıkmış, öğle namâzını kılmak için Bâyezîd câmi’ine girmişti. Namâzını kıldıktan sonra kitâpcılar tarafında birinin vaaz verdiğini gördü. Yanına gitti. Oturup dinledi. Bir hoca, elindeki ince ve ufak bir kitâba bakarak, îmânın 6 şartını anlatıyordu. Hep bildiği şeylerdi. Fakat kalkıp başka yere otursaydı, dersi beğenmedi de gitti zannederek hoca üzülür düşüncesi ile yerinden kalkmadı. Zâten dinliyen de, 3-5 ihtiyârdı. Hoca dersi çabuk bitirdi. Önündeki bir formalık ince kitâbları göstererek, (Bunlar herkese lâzımdır. Satıyorum alınız!) dedi. Hocanın çok fakîr olduğu hâlinden anlaşılıyordu. Kitâp alan kimse olmadı. Hilmi efendi, hocaya acıdı. Bir tâne alıp, bir gence hediye ederim düşüncesi ile (Kaç kuruş?) dedi. 25 kuruş deyince, almadı. Hem 25 kuruşu yoktu. Hem de, küçük kitâbın değeri 2 kuruş kadardı. Çünki, para kıymetli idi. imâm ma’âşı 17 lira, teğmen aylığı 61 lira idi. Kitâbın en çok 5 kuruştan fazla olmasını din adamına yakıştıramadı. 

Bu kitâb Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun

(Allah rızâsı için parasız verilir. Haydi nafaka için 5 kuruş olsun) diye düşünerek, bu hocayı beğenmedi. Kalkıp, karşı tarafa doğru yürüdü. Bâyezîd meydânı tarafındaki parmaklık içi ve dışı çok kalabalıktı. Bir ihtiyâr, içerde oturmuş kitâptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup, dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) anlatıyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi. Fakat câmi’ içinde ikindi namâzı kılınmaya başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, (Bu kitâb Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun) diyerek, arkasına uzattı. Kalkıp namâza başladı. Hüseyn Hilmi efendi, bu hocayı dinlerken, hep karşıdaki hocayı düşünüyor. Allah adamı, din kitâbını bedâva verir düşüncesini zihninde tekrârlıyordu. Bu hoca ise, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nerden anlamıştı? Kitâbı alınca, câmi’in boş yerine koşup, namâzını kıldı. Kitâbın kapağında (Râbıta-i şerîfe) ve altında (Abdülhakîm) yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm efendi olduğunu, Cum’a günleri, Eyyûb câmi’inde va’z verdiğini öğrendi. Hemen Bâyezîd kulesine yakın (Bekr ağa bölüğü) denilen binâdaki yerine gitti. Cum’a gününü bekledi.

Gözlerini seyyid Abdülhakîm efendiden hiç ayıramıyordu

O zamân her yer Cum’a günleri ta’tîl olurdu. Büyük câmi’de hocayı aradı. Göremedi. Sordu. O, başka câmi’de imâmdır. Orada namâzı kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâbcı sergisinin yanında duruyor gördü. Arkasından yaklaştı. Sevgi ile hep hocaya bakdı. Kitâbcı (Hoca ayakda dikilme! Şu iskemleye otur!) dedi. iskemlenin üstü kar ile örtülmüştü. Oraya oturacak iken, Hüseyn Hilmi efendi, şimşek gibi şıçrayıp, (Durun, oturmayın!) dedi ve mendili ile karları attı. Kaputunu çıkarıp, katlayıp üstüne koydu. (Buyurun, oturun!) dedi. Dönüp ona baktı. Mubârek yüzü heybetli, kara kaşları, kara gözleri, yuvarlak sakalı, çok güzel, pek sevimli idi. (Kaputunu al!) deyip, tahtaya oturdu. Hüseyn Hilmi efendi, buna üzüldü ise de, (Kaputu sırtıma ört!) dedi. Bu emrine sevindi. Cemâ’at câmi’den çıkmağa başlayınca kalktı. Câmi’in yan tarafındaki küçük kısma girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup, rahle üstündeki kitâbından anlatmağa başladı. Hüseyn Hilmi efendi, en önde karşısına oturmuş, dikkatle dinliyor. Hiç işitmemiş olduğu, çok merâk ettiği din ve dünyâ bilgilerini zevk ile dinledi. Defîne bulmuş fakîr gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini seyyid Abdülhakîm efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyretmeğe, söylediği her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeğe dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini her şeyi unutmuştu. Kalbinde tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor. Sanki, tatlı bir şeyle yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyn Hilmi efendiyi mest etmiş, (fenâ) denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen ni’met, sanki bir oturuşta hâsıl olmuştu. Ne yazık ki, 1 sâat geçmiş, ders bitmişti. 

Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!

Bu 1 sâat Hüseyn Hilmi efendiye bir an gibi olmuş, tatlı rü’yâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıda sıraya girmişti. Ayak kabılarının iplerini bağlarken, birisi yanına gelip ve eğilip, kulağına (Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!) dedi. Bu çok tatlı, te’sîrli sözü söyliyen kimse seyyid Abdülhakîm efendi idi. O gece, Hüseyn Hilmi efendi rü’yâda (Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ. Etrâfı, câmi’ kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nûr yüzlü biri gidiyor. Başını kaldırıp bakınca, seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu) gördü. Zevkle uyandı. Bir kaç gün sonra, rü’yâda, (Hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî Hâlid bin Zeyd’in türbesinde sandukanın baş tarafına biri oturmuş. Yüzü ay gibi dalgalanıyor. Elini öpmek için kuyruk olmuşlar. Hüseyn Hilmi efendi de sıraya giriyor. Sırası gelip, elini öperken uyanıyor). Her Cum’a evine gidiyor. O zamân Fâtih’de oturmaktadır. Bazen sabâh namâzından önce gelip, yatsıdan sonra zorla ayrılmakta, her şeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi olmaktadır. Yemekte, namâzda, istirâhatta, bir yere gitmekte, Abdülhakîm efendiden hiç ayrılmamaktadır. Hareketlerine dikkat ediyor. Hep onu dinliyor. 1 dakîkanın boş geçmemesi için çırpınıyordu. Ta’tîl günlerinde, boş kaldığı zamânlarda hep oraya gidiyor. Câ mi’lerdeki va’zlarını hiç kaçırmıyordu. Önce türkçe kitâblar, birkaç ay sonra arabî sarf ve nahv okuttu. Emsile, Avâmil, Simâ’î masdarlar, Emâlî kasîdesi, Mevlânâ Hâlid dîvânı, (isaguci) denilen mantık kitâbı ezberletildi. Bir beyt, bir mısrâ ve yâ arabî bir cümle yazılıp, açıklanmıyan bir gün olmamışdı. Yazılanların hepsi ezberlenirdi. Seyyid Abdülhakîm efendinin Hüseyn Hilmi efendiye ilk verdiği vazîfe, imâm-ı Begavî’nin (Kazâ-kader) hakkındaki, bir kaç satırının Arabîden Türkceye tercümesi oldu. Tercümeyi, gece evinde yazarak, ertesi gün hocasına götürünce, (Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti,) buyurmuştur. Hüseyn Hilmi Işığın bu ilk tercümesi, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı, 2. kısım 4. madde sonundadır. 

(Yarın ikinci bölüm). İTTİFAK



Yorum Ekle