14 Temmuz 2020, Salı
Son Dakika

Kalbimizin yangın yeri, ah Rumeli, vah Rumeli!

Türkiye’de Balkanlar veya Rumeli denince akla gelen ilk isimlerden biri olan Doç. Dr. Mustafa Hatipler, Türklerin Çanakkale Boğazı’nı “suya seccade salarak” geçmesiyle başlayan Rumeli macerasının Tuna boylarından Viyana önlerine kadar uzandığını söyledi. Osmanlı’nın 600 yıl yönettiği Rumeli coğrafyasında 18. yüzyılda Belgrad’da 222 cami ve mescit, 160 saray ve konak, 270 mektep, 17 medrese, 26 çeşme, Semendire’de 22 camii, 10 mektep, 4 tekke, Saraybosna’da 170 cami, 18 medrese, 180 mektep, 100 çeşme, 300 sebil, 23 ticaret hanı, 3 kervansaray, Selanik’te 300 kadar cami, 300 konak, 70 han, 64 çeşme, 500 dükkânlı mısır çarşısı, 3 bin 60 dükkan, Sofya’da 100 kadar cami ve mescit, 4 ılıca, 2 kervansaray, 70 konak, Berat’ta 7 cami, 5 medrese, 170 konak, 11 han ve 3 imaret bulunuyordu.
08.06.2020 15.54.49

DURSUN EKER

Yorgun Gramafon

Rumeli’de yorgun bir gramofon çalar

Sen hicaz faslında bekleyip durursun

Kurtlar sofrasında bir dilim soğan ve tuz

Ve geçmişin mumları yanar Bizans kiliselerinde

Sonra bir ezan sesini Kosova ovasından

Kovulmuş rüzgarlar getirir

Gelen atın üstünde o muydu yoksa?

Yoksa/ıhlamur ağaçlarına konan kuşlar mıydı?

Ağır aksak bir tambur taksimiyle

Vardar sularında Yahya Kemal dizeleri akıntıya kapılır.

Bit pazarında fesime püskül bulurum

Saatime köstek yokmuş diyor kunduracı Sülo

Bir zamanlar

Ah bir zamanlar

Bu yerlerde

Taşın dibinde gül biterdi

Ölüye ağıt, geline türkü yakılırdı

Şimdi

Rumeli’de yorgun bir gramofon çalar

Sen hicaz faslında bekleyip durursun

Dr. Ethem Baymak

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkan coğrafyasının güneyinde kalan bölgeye Rumeli denilmiştir. Aslı Rum İli olan coğrafik terim zamanla Rum Eli olarak dile otursa da 19. asra kadar evrakta Rum İli olarak yazılmaya devam edilmiştir. Rumeli’deki "Rum" kelimesi "Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içindeki bölge’’ anlamındadır.

Hatırlanacağı üzere, Osmanlı Türkleri, Avrupa’ya ayak bastıktan sonra fethettikleri yerlere Rumeli adını vermiştir. Hâlbuki bu isim daha önceleri bugünkü Anadolu için kullanılmış, hatta Orta Çağ Avrupa kaynaklarında Romanie şeklinde tercüme edilmiştir. Yeni çağlardan itibaren Avrupa harita ve kitaplarında bu yarımadaya “Turquie d'Europe” veya “Empire Ottoman d'Europe” denildiği görülmüştür. Sonradan Türkçe yayınlarda bu adlara muadil olmak üzere ‘’Evlad-ı Fatihan Diyarı’’, “Avrupa-i Osmânî” veya “Rumeli-i Şâhâne” tabirleri kullanılmıştır.

Türkiye’de, ‘’Avrupa’da kalan kaybedilmiş parçamız’’ olarak kabul edilen Balkanlar veya Rumeli denilince akla gelen en önemli isimlerden biri Trakya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Hatipler’dir. Hayatını adeta Balkan coğrafyasına adayan Doç. Dr. Hatipler hocamızla her yönüyle Rumeli’yi konuştuk.

Trakya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Hatipler

Yaptığımız bu mühim röportajı beğenerek okuyacağınızı ümit ederim.

D.Eker: Kıymetli Hocam, öncelikle Rumeli deyince ne anlamalıyız, Rumeli neresidir?

Doç.Dr. Hatipler: Rumeli neresidir, nerede, nasıl başlar ve nerede biter, Rumeli nedir, neden Rumeli denmiştir, Balkanlar ve Rumeli’nin manası nedir, Rumeli neyimiz olur? Bu soruların cevapları bir röportajın sınırlarının çok üzerindedir şüphesiz. Ama bu sınırlar dâhilinde de söylenecek çok şey vardır.

Tarihçi Georges Castellan: “Güneyde Kythira adası’na (Mora ve Girit arasında), kuzeyde Tuna ve Sava’ya ulaşan, oradan Akdeniz’e uzanan bir yarımada” diye tanımlar Balkanları. Tarihçi Yılmaz Öztuna ise: “Avrupa kıtasının güneyinde Akdeniz’e doğru uzanan 3 büyük yarımadadan en doğuda olanıdır” diye tanımlar.

Anadolu’nun, Selçuklu öncesi İslam dünyasındaki adı Roma İmparatorluğu’nun ülkesi olması itibarıyla “Bilâd-ı Rum” ya da “Memleketü’l Rum”dur. Bu tabir Selçuklular sonrası dönemde de Roma İmparatorluğu’na ait bölgeler için kullanılmıştır. Sonrasında yani XII. yüzyılda, Anadolu’ya; Turquemenie veya Turquie, Bizans İmparatorluğu’na ait yerlere ise Romanie veya Romania denmeye başlanmıştır.

Bu tarihten bir müddet sonrasında, bu kavram, Balkan Yarımadası için de kullanılır olmuştur. Osmanlı Devleti, o zaman mevcut Roma İmparatorluğu’ndan aldığı Balkan toprakları için işte bu “Romania”dan esinlenerek Rum İli adını vermiştir.

Rumeli ile ilgili olarak Kâtip Çelebi’nin de bir tanımı vardır. Kâtip Çelebi, Cihannüma adlı eserinde, İstanbul Boğazı’nın kuzey ve batısında bulunan yerlerin “Rum İli” unvanı ile şöhret bulduğunu ifade eder.

Rumeli hep önde

Osmanlı Devleti döneminde “Rum İli” hem bir coğrafi bölge hem de sınırları genişleyen bir idari birim olarak kullanılmıştır. Öyle ki Rumeli devletin idari yapısında her zaman birinci sırada yer almıştır. Mesela Rumeli Beylerbeyi, Anadolu Beylerbeyi ve diğer beylerbeylerinden daha önce gelir. Keza Rumeli Kazaskeri Anadolu Kazaskeri’nden daha öncedir.

Balkan kelimesine gelince, Türkçe bir kelime olan “Balkan” kelimesi sarp, geçit vermez dağlık arazi anlamına gelir. “Meriç’le Tuna arasında onlara paralel uzanan dağlara bu adı vermişler” diyor tarihçimiz Yılmaz Öztuna. Ardından da “Kocaman bir yarımadaya bu dağların isminden alarak isim verenler Türkler değil Avrupalı coğrafyacılardır. Osmanlıya göre bu ülkelerin umumi ismi Rumeli’dir” diye ilave ediyor.

Coğrafi olarak bu tanımlar doğrudur elbette. Tanımlarda Rum İli böyle ortaya çıkmış ve zamanla Rum İli, Rumeli olmuş.

D.Eker: Peki, bizim için Rumeli nereden başlar?

Doç. Dr. Hatipler: Bizim için Rumeli, Anadolu Selçuklularıyla, Anadolu Selçuklu hükümdarı II. İzzeddin Keykavus’un maiyetiyle birlikte Dobruca’ya yerleşmesiyle başlar. Ki bu yerleşmede hükümdarın maiyetinde sonraları Rum İli’nin her yerinde makamı ve türbesi olacak Sarı Saltuk vardır. 1200’lerde gelişen bir durumdur. Yani bizim için Rumeli’nin başlangıcında Sarı Saltuk vardır. Bizim için Rum İli Evliya Çelebi’ye göre asıl adı Muhammed Buharî olan ve Ahmet Yesevî hazretlerinin de halifesi olan Sarı Saltuk’un, Hoca Ahmet Yesevî tarafından Hacı Bektaş-ı Velî'ye gönderilerek; “Saltuk Muhammedim! Bektaşım seni Rum'a göndersin, Leh diyarında yoldan çıkmış olan ve Sarı Saltuk suretine girmiş olan o melunu, Dobruca'daki ejderi bu tahta kılıç ile öldür, Makedonya ve Dobruca'da yedi krallık yerde ün sahibi ol” diye göndermesiyle başlar.

Sarı Saltuk bu emirden sonra Dobruca'ya gelir, Kaligra mağaralarındaki o ejderi öldürür. Dobruca Kralı ve halkı Müslümanlığı kabul eder. Leh ülkesindeki Sarı Saltuk namındaki papazı da öldürüp onun kılığına giren Muhammed Buharî, Sarı Saltuk adıyla hüküm sürer ve bölgedeki halkları Müslümanlaştırır.

Sarı Saltuk’un hayatı efsanedir

Sarı Saltuk bütün Rumeli coğrafyasında namı bilinen bir yiğittir. Hayatı tam bir efsanedir. Sarı Saltuk, Namı diğer Şerif Hızır, Server, Saltık, Seyit üç yaşında babasız kalmış, kendisini Seravil isimli bir lala yetiştirmiş gerçek bir alperendir. Ata binmeyi, kılıç kullanmayı kısa sürede öğrenen bu yiğit bir başka yönüyle de manevi önderlerdendir. Hayat hikayesi kendisinden sonra Ebulhayr Rumî tarafından derlenmiştir. Yaşamı olağanüstü olaylarla geçen bu alperenin ölümü daha da enteresandır. Vefat etmezden önce Sarı Saltuk kendisine birden fazla tabut hazırlanmasını ister. Bir rivayete göre 7 tabut, bir diğer rivayet göre 12 tabut, bir başka rivayete göre de 40 tabut hazırlansın ister.

Bu konuda birkaç rivayet vardır. Biz Evliya Çelebi’nin rivayetini ele alalım. Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde Sarı Saltuk için birden fazla tabut hazırlanması ve isteyen krala verilmesi olayını şöyle anlatmaktadır.

Sarı Saltuk, adamlarına:

“Ölünce beni yıkayıp yedi tabut hazırlayın, çünkü benim için yedi kral cenk etmeli” der. Adamları ölümünden sonra Sarı Saltuk’u yıkarlar, yedi tabut hazırlarlar. İlk gelen Mosko (Moskova) kralıdır. Kendisine verilen tabutu açıp bakar ve Saltuk’un cesedini görür:

“Bre meded! Bizim tabutta imiş!” diyerek ülkesine döner ve Mosko diyarına defneder. Daha sonra Leh (Polonya), Çeh (Çek), İsfeç ( İsveç), Edrune (Edirne), Boğdan, Dobruca kralları gelerek birer tabut alıp ülkelerine defnederler. Her kral da kendisine verilen tabutta Sarı Saltuk’un cesedini görmüş ve asıl tabutun kendisine verildiğine inanmıştır.

Seyahatnâme’nin üçüncü cildinde Babadağ’a gelişini anlatan Evliya Çelebi ayrıca Sarı Saltuk’un burada gömülü olması sebebiyle bu şehre Babadağ dendiğini yazmaktadır.

Anadolu’da Salbaşı, Rumeli’de Şükürtepe

Bizim için Rumeli, Şeyhî’nin;

“Keramet gösterip suya seccade salmışsın

Dest-i takva ile Rumeli’nin iki yakasın almışsın”

diye yazdığı noktadan (1354 yılında) Gazi Süleyman Paşa ile Anadolu yakasında Çanakkale-Çardak’ta Salbaş mevkiinden, Avrupa yakasında Şükürtepe mevkiinden başlar. Yani Süleyman Paşa komutasındaki askerlerin Gelibolu’ya Çimpe kalesine geçtikleri günden. Oradan devamla Gelibolu üzerinden Keşan’a ulaştıkları günden ki bu berzahın adı “Eksamiliye Berzahı”dır.

Salbaş mevkii Süleyman Paşa’nın Rumeli’ye geçtiği salların inşa edildiği yerdir. Bu mekân bu salları inşa eden salcıların piri Salcı Baba’nın mekânıdır. Sallar, Salcı Baba’nın dualarıyla yola çıkar.

Dönelim Salbaş mevkiine. Bugün bu mekândan, bu mevkiden Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasına doğru bir yol uzanır ve bu yolun ucunda hilâl şeklinde bir adacık yer alır. Bu yol, Deli Kızıl Sultan’ın kum saçarak meydana getirdiğine inanılan yoldur. Bu yolun öyküsü de enteresandır. Şöyle ki; Osmanlı adına Trakya topraklarına ilk ayak basan Süleyman (Şah) Paşa’dır. Süleyman Paşa’nın kabri Bolayır yakınlarındadır ve buraya gömülmesi vasiyeti üzerinedir. İşte bu Süleyman Paşa, yanında askerleriyle birlikte Rumeli’ye geçmek üzere, bu Salbaşı denilen yerde sallara binmiştir. Asker sala binip denize açılmaya çalışırken o yörede yaşayan ve lakabı daha sonra “Deli” olarak bilinecek olan (aslında veli) genç gelir ve kendisini de sala almalarını ve Rumeli’ne götürmelerini ister. Süleyman Paşa ve askerleri kabul etmez. Bu reddedişle birlikte sallar denize doğru açılmaya başlar ki, duydukları gürültüyle geriye dönerler. Bakarlar ki, bu deli dedikleri genç, kucağına doldurduğu kumları kıyıdan denize doğru, giden salların ardından saçıyor, o kumları böyle saçtıkça denizdeki yol da ilerliyor. Süleyman Paşa ve askerleri bu manzara karşısında donakalırlar. Bir an bu meczubu sala almazlarsa, Boğaz’ın kapanacağından endişe ederler. Şaşkınlıkları geçince; “Gel bre deli, sen sala alınmayı çoktan hak ettin” derler. Bunu duyan meczup olarak bilinen genç, sevinçle kucağında kalan kumları saçar. Bugün hala oracıkta duran hilal şeklinde adacık ve yolun; işte bu saçılan kumlardan meydana geldiğine inanılıyor. Aynı yerde her yıl Ağustos ayında yapılan kum günü şenliklerinin kökeni de bu olaydır.

Sallar karşıya yani Gelibolu yakınlarında karaya yanaşırlar. Çardak Salbaşı mevkiinin tam karşısına düşen yerde karaya adımı atarlar. Adım attıkları yerde “şükür namazı” kılarlar. Bundan dolayı bu tepeciğin ismi o gün bugün hala “Şükürtepe”dir.

İşte bizim için Rumeli, Rumeli dediğimiz yaklaşık 600 yıllık olay, buradan, yani Salbaş mevkiinden ve Şükürtepe mevkiinden başlar. Salbaş mevkiinde denize seccade salarak sala binen o günün delisi ama aslında Seyyit Ali Sultan’ın (Kızıl Deli Sultan) türbesi bugün Dimetoka ile Sofulu arasında Ruşanlar ve Babalar köylerinin ortasında bir yerdedir.

İşte bizim Rumeli maceramız böyle başlar ve yaklaşık 600 yıl devam eder. Tuna boylarından Viyana önlerine kadar uzanır.

Osmanlı’nın Adalet ve İstimalet anlayışı

D.Eker: Rumeli’nde Osmanlı’nın hassasiyetle üzerinde durduğu Adalet ve İstimalet anlayışı hakkında neler söylemek istersiniz?

Doç. Dr. Hatipler: Bize göre Rumeli işte bu olaylarla birlikte şiirsel bir söylemle; “suya seccade salarak” başlıyor. Ve bizim Rumeli maceramız sanıldığının aksine, suya seccade saldıktan sonra “dest-i takva” çizgisinde devam etmiştir. Dest-i takvanın yönetimdeki izdüşümü de “adalet ve istimalet” olmuştur. Adalet ve istimalet; karşılıklı hoşgörü içinde değil, karşılık beklemeden ve karşılığa bağlı kalmadan sevmenin, bülbülün güle duyduğu sevgi gibi, karşılıksız hoşgörü içinde, karşılıksız sevgi içinde ve sevdiğini Rıza-i Bârî için sevme ölçüsü içinde iyi niyetle hareket etmenin adıdır. Halil İnalcık Hocamızın tabiriyle söylersek istimalet; “Reaya fukarası”nı “zi-kudret ekabire karşı” korumaktır.

Mostar Köprüsü

Suya seccade salarak ve dest-i takva ile adalet ve istimalet ile çıkılan bu yolculukta neler ortaya çıkmıştır. Çok küçük bir kesit sunalım. Sadece 18. yüzyılda; Belgrad’da 222 cami ve mescit, 160 saray ve konak, 270 mektep, 17 medrese, 26 çeşme, Semendire’de 22 camii, 10 mektep, 4 tekke, Saraybosna’da 170 camii, 18 medrese, 180 mektep, 100 çeşme, 300 sebil, 23 ticaret hanı, 3 kervansaray, Selanik’te 300 kadar cami, 300 konak, 70 han, 64 çeşme, 500 dükkânlı mısır çarşısı, 3 bin 60 dükkân, Sofya’da 100 kadar cami ve mescit, 4 ılıca, 2 kervansaray, 70 konak, Berat’ta 7 cami, 5 medrese, 170 konak, 11 han ve 3 imaret bulunuyordu. Bu manzarayı Rumeli’nin hemen tüm şehirlerinde görmek mümkündür.

Saraybosna’daki Başçarşı ve tarihi Osmanlı Çeşmesi

O yılların Edirne’si

Bu manzarayı pekiştiren bir diğer gerçek o yılların Edirne’si bilindiği zaman anlaşılacaktır. Edirne aynı dönemde, yani 1669 yılında, 160 mahalle, 300 kadar camii ve mescid, bazıları yüksek tahsil veren 24 medrese, 220 mektep, 6 bin dükkân, 28 kütüphane, 32 umumi hamam, 53 kervansaray, 53 ticaret hanı, 8 kagir ve 5 ahşap köprüye sahiptir.

Edirne Selimiye Camii 

Aynı yıllardaki Edirne Sarayı, Topkapı Sarayı’ndan daha büyüktür. 1700 yılında 350 bin nüfusuyla Avrupa’nın İstanbul, Paris ve Londra’dan sonra 4. büyük şehridir. Bu unvanı uzun müddet devam etmiştir. 1825 yılında 300 bin nüfusuyla Londra, İstanbul, Paris, Napoli, Petersburg, Viyana’dan sonra Avrupa’nın 7. kenti durumundadır. Rumeli işte budur.

Edirne Selimiye Camii 

Bu basit ve sıradan bir kesittir. Daha görkemli olan Üsküp, Prizren, Priştine, Kalkandelen, Köstence, Köstendil hatta Budin boyutu “Rumeli’’ diye yaktığımız ağıtın gerçek durumunun anlaşılmasını sağlar. Mesele bir toprak talebi ya da sınır büyütme meselesi değildir. Mesele 600 yıllık bir medeniyetin, 600 yıllık bir Rumeli medeniyetinin parametrelerinin anlaşılması meselesidir.

Osmanlı şehri Prizren

D.Eker: Bizim için Rumeli’nin daha derin anlamı var mıdır?

Doç: Dr. Hatipler: Bizim için Rumeli; Sarı Saltuk’tur, Lala Şahin Paşa’dır, Gazi Evrenos’tur, Hacı İlbey’dir, Gazi Yakup Ece’dir, Seyyit Ali Sultan’dır, Kamil Baba’dır, Kosova Ovası’na yüreğini eken Sultan Murad’dır.

Akıncıların atlarına su verip, geçip gitmeyi kariyer saydıkları Tuna’dır Rumeli. Bizim türküsünü buruk bir sevinç ve hicranla söylediğimiz, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa için “akmam” diyen, “etrafımı yıkmam” diyen Tuna, Suzi Çelebi Gazavatnâme’sine göre Mihaloğlu Gazi Ali Bey’in üzerinden tam 330 defa geçip gittiği Tuna’dır Rumeli.

Tuna Nehri

Bizim için Rumeli, bir yönüyle Kavala’dır, Balkan Harbi’nde olağanüstü savunulan ve Edirne’den önce düşen Yanya’dır. Beyaz Kule’siyle Vardar Nehri’yle, Vardar Ovası’yla, 3. ordusuyla Selanik’tir.

1897 Teselya Savaşı sonucunda geri alındığı zaman Eyüp Bahariyesi’ndeki Mevlevihane’de Zekai Dede Efendi’nin “Yenişehir Yenişehir yine aldık seni” diye besteler düzenlediği Larissa’dır (yani Yenişehir) Rumeli.

Rodop Dağları’yla İskeçe’dir, Dedeağaç’tır, Drama’dır, Serez’dir, Florina’dır. Vodno Dağı’yla Üsküp’tür. Vrutok’tan fışkıran suyuyla Vardar’dır, Vardar Nehri’dir, Taşköprü’dür Rumeli.

Üsküp’teki Osmanlı Çarşısı

Üsküp’teki Mustafa Paşa Camii’dir, Sultan Murad Camii’dir, İshak Paşa Camii’dir, İsa Bey Camii’dir, Alaca Camii’dir. Yahya Kemal’in;  “Üsküp şehrinin hapishanesiydi, bıçak ve tüfekle oynayan bu şehirde bütün sanatların fışkırdığı yegâne membaı cinayetti. Cinayetin başlıca sebebi aşk ve alaka idi; türküler cinayetten doğardı; fermene, camadan, çakşır, Trablus kuşağı, uzun püsküllü Tunus fesi, yüksek topuklu rugan kunduralar, gümüş köstekler cinayetin kisvesiydi. Kabzaları gümüş bıçak ve revolverler cinayetin ince işlerindendi; evlerde, dükkanlarda, kahvelerde hikâye edilen en meraklı menkıbeler de cinayete dairdi; işte bütün güzelliğin membaı cinayet olan bu şehirde cinayetin bir muazzam eseri vardı ki Kurşunlu Han’dı” diye tarif ettiği meşhur enikli kapısıyla Kurşunlu Han’dır Rumeli.

Sultan Murad Türbesi

Yunus Emre Türkçesiyle…

Makedonya toprağının en uç noktasında Resneli Niyazi’nin geyik avına çıktığı Galiçitsa Dağı’na başını yaslamış olan ve sokaklarıyla, evleriyle, insanlarıyla, mabetleriyle, gölüyle tam bir Osmanlı kenti olan Ohri’dir Rumeli. Pir Hayati Babasıyla, her sabah duru Türkçesiyle Yunus yürekli insanların Yunus Emre’den ilahiler okuduğu Halveti Pir Hayatî Tekkesi’yle Ohri’dir Rumeli. Kışlalarıyla, Drahor Deresi’yle Manastır’dır, Prespa gölüyle Resne’dir.

Bayraklı Camii ve kalesiyle, hakkında en çok şiir yazılan şehirlerden olan Belgrad’dır. Hani üç defa alınıp geri verilen, 1739’da tekrar alındığında Belgrad Fatihi olması itibariyle, İvaz Mehmed Paşa’ya Osmanlı Hanedanı dışında hiç kimsenin atla giremediği Osmanlı Sarayı Babu’s-Selam kapısından, “Madem ki Belgrad tekrar alınmıştır ve madem ki İvaz Mehmed Paşa’nın bunda dahli vardır, mübarek ola, açın kapıyı atla gelsin” diye Padişah 1.Mahmud’un iznine nail olacak kadar alınması önemli olan Belgrad’dır Rumeli.

Belgrad Kalesi

Prizren’dir, bizim için Rumeli. Prizren Sofu Sinan Paşa Camii’dir, Taşköprü’dür, Karabaş Baba Türbesi’dir, Bistriçe Irmağı’dır.

Bizim için Rumeli, Akif’in;

Nerede görsem çıkıyor karşıma bir kanlı ova

Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosava!

Hani binlerce mefahirdi senin her adımın?

Hani sinende yarıp geçtiği yol “Yıldırım”ın?

Hani asker? Hani kalbinde yatan Şah-ı Şehid?

Ah o kurban-ı zafer nerede bu gün? Nerede o iyd?

Söyle Meşhed, öpeyim secde edip toprağını;

Yok mudur sende Murad’ın iki üç damla kanı?

diye betimlediği Kosova’dır, Gazi Mestan ovasıyla Kosova’dır.

Osmanlı Akıncıları

Akıncıların buluştuğu mekanlar

Pazvantoğlu Osman Camii ile Demir Babasıyla Razgrad’tır, Osmanlı Devleti’nin 2. ordusunun karargâhı olan Şumnu’dur, Levend Tabyası’yla Rusçuk’tur, Akyazılı Sultan Dergâhı’yla Varna’dır, Mimar Sinan’ın eseri olan Esmahan Sultan Camii ile, ahşap sakıflı, gül bahçeleriyle Mangalya’dır Rumeli.

Yıldırım Bayezid’in “Yetiştim bre Doğan!” diyen sesini, sedasını hala bulutları arasında saklayan Niğbolu’dur, Gazi Osman Paşa’nın ön kalesi Vidin’dir, yıllarca ve hatta asırlarca akıncıların yiğitlerin buluştuğu, şimdilerde ise onların ruhlarının bir araya geldiği, Eflak-Boğdan fetihlerinin vazgeçilmez mekânı Yergök’tür Rumeli.

Bizim için; Mimar Hayreddin’in 1566 yılında, tam 456 kalıp taştan yaptığı ve 19 metre yüksekliğinde ve 28,6 metre açıklığında olan ve bazılarının; “taş kesilmiş hilal” (Avusturyalı R. Michel), bazılarının “kavzı kuzah”, bazılarının da “kudret kemeri” olarak isimlendirdiği Mostar Köprüsü’dür, Mostar’da Karagöz Camii’dir, Neretva Nehri’dir Rumeli. Neretva’nın kenarında ve Adriyatik Denizi’ne 30 km mesafede Poçitel (Osmanlı) köyüdür. İçindeki Fatih Sultan Mehmed Camii ile Elçi İbrahim Paşa Medresesi ile beylerbeylerinin kenti, vezirlerin şehri olan Travnik’tir, Banyaluka’dır. Sokullu Mehmed Paşa’ın Sokolov köyüne gitmek için yaptırdığı Drina Köprüsü’yle Vişegrad’dır, Uyvar’dır.

İgman’ın altından fışkıran Bosna Nehri’nin, Zelyenitsa’nın suladığı yeşil düzlüklerin dibinde ve Trebeviç’in aşağısında, Milyaska’nın iki yanındaki tepelere doğru yükselerek kurulan Saraybosna’dır Rumeli. Sultan Camii ile, Konak ile, Bedesteni ile, Morica Hanı ile Gazi Hüsrev Bey Camii ve Başçarşı’sıyla Saraybosna’dır Rumeli.

Saraybosna’daki Başçarşı

Efsaneler şehri Saraybosna

Kerim Luçareviç’in yazdığına göre, Saraybosna’dan dönen adama, ‘’Nasıl bir şehirdir bu Saraybosna?’’ diye sormuşlar. “Saraybosna çok pencereli, her penceresinde Bosna ile ilgili bir şarkı söyleyen genç kızın bulunduğu ve dünyadaki herkesin kendine göre bir şarkı bulabileceği geniş ve uzun bir evdir” diye cevap vermiş. Gerçekten de böyle bir şehirdir Saraybosna.

Saraybosna'da Osmanlı mimarisi

Bizim için, Orta Bosna’da Bugoyno ve Kladany yakınında bir dağ olan Ayvatovica’ya yerleşen, uzun süren bir kıtlık döneminde yerleştiği yerden akan ancak önünde bir kayanın engel olduğu nehrin, Bosna Ovası’na akmasını sağlaması için kendisinden dua istendiğinde kırk gün kırk gece dua eden ve nihayetinde kırkıncı günü taşın heybetli bir şekilde yarılıp suyun ovaya akmasını sağlayan Ayvaz Dede’dir Rumeli.

Bizim için Budin’dir Rumeli, Budin’de Gülbaba’dır, Hasköy’de Otman Baba’dır, Üsküp’te Bukağı Baba’dır, Cafer Baba’dır Rumeli. Bizim için Rumeli, Kızanlık Gül Ovası’dır, Vardar Ovası’dır, Karacaova’dır. Yenice-i Vardar’ı bekleyen Gazi Evranos Paşa’dır.

Siyah güvercin

Silistre kuşatılmış hâldeyken ve kalede birkaç günlük yiyeceği ancak kalmışken kale komutanı son çare diye Belgrad’daki Sadrazam’a bir çift güvercin gönderir. Kale komutanı bunun öncesinde günlerce ufka bakar, belki bir yardım, bir haber gelir diye. Son çare, bu bir çift posta güvercinidir. Güvercinlerin biri siyah diğeri beyazdır. Ayaklarına da birer kâğıt bağlanır. Kâğıtta yardıma gelebileceklerse beyaz güvercini, gelemeyeceklerse siyah güvercini geri yollamaları istenmektedir. Yine günlerce haber beklenir ufuklardan. En sonunda bir sabah, şafak yeni ağarırken siyah güvercin kanatlarını çırparak iner kalenin burçlarına. İşte bizim için Rumeli, Silistre Kalesi’dir, bir sabah uçurulan bu bir çift güvercindir.

Ebul Hayr Rûmî’nin Saltuknâme’sinde “İmdi Rum’u her kim ki zapt itmek isterse Endiriyye’de karar duta...” diye bahsettiği, “Diyar-ı Rum’un Mekke”si olarak tarif ettiği Eski Camii, II. Murad’ın “Rüya aleminde Mevlânâ Hazretleri beni ziyarete geleceğini müjdeledi. Ziyaretinde onu kendisine layık bir mekânda karşılayayım” diye yaptırdığı Muradiye Camii, “Pehlivanlık güreşte başkasını yenmek değil, nefsine karşı kendini yenmektir” diyen Ahçı Yahya Efendisiyle II. Bayezid Külliyesi, köprüleri, hanları, hamamları, tekkeleri, çarşılarıyla Edirne’dir Rumeli.

Diyar-ı Rum’un Kudüs-i Şerifi

Beşir Çelebi’nin Risalesi’nde kendisini “Ol zamanda bir mimar var idi, gayet üstad-ı cihan idi ve pehlivan-ı zaman idi fe-amma ayakları mefluç idi her ne yere gitse tezkire ile giderdi merhûm ve mağfûrun leh Sultan Murad Han Üç Şerefeli Cami’in bina itmiştir...” diye anlattığı Mimar Muslihuddin’in eseri ve Ebul Hayr Rumî’nin “Diyar-ı Rum’un Kudüs-i Şerifidir dediği Üç Şerefeli Camii ile Edirne’dir Rumeli.

Mimar Sinan’ın tamamen prestij eseri olarak yaptığı ve “Cennet-mekân Sultan Selim Han-ı Sanî şehr-i Edirne’ye kemal-i mertebe nazar-ı şefkatleri olmagın bir cami binasına emr-i hümayunları oldu ki rüzgârda misali olmaya. Bu hakir dahi resm-i âli eyledim ki Edirne içinde manzur-ı halk ola, dört minaresi kubbenin dört canibinde vaki olmuştur. Hep üç şerefelidir. Üçer yollu ve ikisinin yolları başka başka vaki olmuştur. Ol mukaddema bina olunan Üç Şerefeli, bir kule gibidir, gayet kalındır. Amma bunun minareleri hem nazik hem üçer yollu olmak gayet müşkil olduğu ukalaya malumdur. Halk-ı cihan, daire-i imkândan hariç dediklerinin bir sebebi, Ayasofya kubbesi gibi kubbe devlet-i İslamiyede bina olunmamıştır deyu taife-i Nasara’nın mimar geçinenleri Müslümanlara galebemiz vardır derlermiş. Ol kadar kubbe durdurmak gayet müşküldür dedikleri bu hakirin kalbinde bir azim ukde olup kalmış idi. Mezbur cami binasında himmet edip bi-avnillah saye-i Sultan Selim Han da izharı kudret edip bu kubbenin altı zira kaddin ve dört zira derinliğin ziyade eyledim” diye anlattığı Selimiye Camii ile Edirne’dir Rumeli. İşte, bir solukta Rumeli budur.

D.Eker: Hocam, deruni dilde Rumeli hakkında neler söylersiniz?

Doç. Dr. Hatipler: Bizim için Rumeli Tuna boylarında “Civan Alişim”i sormaktır.

“Selanik içinde selam okunur,

Selamın sedası cana dokunur

Gümüş kazmayla mezar kazılır” diyerek,

“Estergon kalesi subaşı durak

Kemirir içimi bir sinsi firak

Gönül yar peşinde yar ondan uzak” diyerek haykırmaktır.

“Derbendin dereleri dar geldi bana

Bu vakitsiz ölüm zor geldi bana” diyerek,

“Sabah oldu uyansana

Gül yastığa dayansana” diyerek,

“Bülbülüm altın kafeste / öter aheste aheste

Ötme bülbül yârim hasta” diyerek,

“Bülbülleri har ağlatır

Aşıkları yar ağlatır

Ben feleğe neyledim ki

Beni her bahar ağlatır” diyerek hüzün deryasına girmektir.

“Üsküp’ün içinde kumaş biçerler

Sevdadan gayrisi zor gelir bana” diyerek türküler söylemektir.

“Arda boyları sarı karınca

Nerelere varayım sabah olunca” diye ağlamaktır.

Maya dağdan kalkan kazlara, Manastır’ın ortasındaki havuza, Karacaova’ya derelerini akıtan Kaymakçalan, Paypo ve Jena Dağları’na türküler yakmaktır.

Vodina’da Rıza’nın türküsünü okumak, Drama’da, “Drama köprüsü dardır geçilmez bre Hasan” diyebilmektir.

Arda boylarında kırmızı erik yiyerek “Aman bre deryalar kanlıca deryalar” diye feryat etmektir. Ve en sonunda Rumeli;

“Çıkayım gideyim Urumeli’ne

Arzuhal vereyim Mehmed Beylerbeyine” diye buruk bir sevincin kekremsi tadında gölgelenmektir.

Bizim için Rumeli; Hıdrellezdir, Kırkpınar’dır, Ayvaz Dede’dir, Gül Baba’dır, Harabati Baba’dır, Cafer Baba’dır, Koca Yusuf’tur.

Şair Orhan S..Şirin’in:

“Sorma buralarda ne işimiz var!

Tuna boylarında Aliş’imiz var!

Yemen türküsüne ağlayışımız,

Nasrettin Hoca’ya gülüşümüz var!

“Alı var” diyorlar “Kırmızı Güle”

Hasan’ım martini alıyor ele,

Ramize’nin evi, kapılmış yele

Yusuf’la Arda’ya dalışımız var!”

diye betimlediği yerdir Rumeli.

Rumeli zaferdir, hüzündür, hicrandır, göçtür, insan ziyanlığıdır, unutmaktır, unutulmaktır, vefadır, vefasızlıktır, merhaba ve elvedanın bıçak sırtı keskinliğinde dostluğudur vesselam.



Yorum Ekle
Mim Sacid Destan
10.06.2020 17.03.56

Mustafa Bey ellerinize,yüreğinize sağlık.Film şeridi gibi tarihi bir çırpıda yaşayıverdim,gözyaşlarıyla. Sağol,varol,nurol,hürol...