27 Ocak 2020, Pazartesi
Son Dakika

Libya ile Mutabakat İsrail ile Mısır'a göz kırpıyor

Dr. Uğur "Türkiye bu şekilde onların geçiş güzergahına çarpraz bir bariyer oluşturarak, onları kendi belirlediği koşullarla anlaşma zeminine çekmeye çalışıyor. Onların koşulları ile değil." dedi.
14.01.2020 14.26.17

MUHAMMED FATİH DUR

Dr. Mehmet A. Uğur Mavera Eğitim ve Sağlık Vakfında yaptığı sunumda deniz hukukunun gelişimini ve Türkiye'nin Libya ile yaptığı MEB anlaşmasını ele aldı. Uğur, konuşmasına deniz hukukuna tarihi bakışların nasıl olduğunu belirterek başladı:

"Kara'yı düşünecek olursak, karalar üzerine asker sevk etmek kontrol altına almak nispeten kolaydır. Ama denizler için bunu yapamazsınız. Barış Manço'nun şarkıda söylediği gibi 'Su üstüne yazı yazılmaz'. Su üstüne sınır çizsende kalmıyor. Dolayısıyla böyle bir farklılık var. Önceleri nasıl olmuş? Osmanlı Dönemi hatırlarsak: Bir yeri bu deniz benim denizim, haddiniz ve gücünüz varsa girin, sonuçlarına katlanırsınız derdiniz. Bu şekilde ilan ederek sınırlarınızı ilan edebilirdiniz. Bunun aksine adalarda yaşayan, anglosakson dediklerimizin geleneklerine baktığımızda bununla ters düştüğünü görürüz. Onların geleneğinde denizlere hakim olmaktan çok denizlerin serbestliği ilkesi benimsenmiştir. Dolayısıyla siz bir denizi benim diye ilan etmek yerine denizlerde güçlü olarak, gemilerinizi daha önce gidilmeyen yerlere göndererek, çok geniş bir filoya sahip olarak aslında ismini koymadan denizlerde hakimiyet kurabilirsiniz. Siz denizlerinizde gemilerinizi sorunsuz bir şekilde yüzdürebilirseniz denizler sizindir. Bugünde dikkat ederseniz İngiltere ait gemilerin üzerinde 'hms' yazar. Düşündünüz mü ne anlama geliyor. 'Majestelerinin Gemisi' anlamındadır bu kısaltma. Yani deniz üzerindeki her bir geminiz sizin hükümranlığınızın bir parçasıdır. Bu iki görüşü niye söylediğimi şu şekilde açıklayayım: Tarih içerisinde bu iki görüş birbirleriyle çarpışmıştır. Bi noktadan sonra Anglosakson anlayışı denizlere egemen olmuştur. Dolayısıyla karaların hukuku ile denizlerin hukuku birbirlerinden ayrılmıştır."

Devlet'in hukuki olarak tanımlanmasının daha yeni olduğunu söyleyen Uğur şunları kaydetti: "Devlet nedir sorusuna hukuki olarak verilen cevap daha 100 yaşında bile değil. 1933 yılında ilk kez tanımlanmış. Bundan önce yapılan tanımlar var ama bunlar üzerinde bir uzlaşma sağlanamamış. 1933 Yılındaki tanımlamada 4 başlık var: Sınırları tanımlı bir kara (ülke – ‘vatan’), Bu ülkeye gerçek bağla bağlı insan topluluğu (millet), Ülkede ‘etkin kontrolü’ sağlayan bir siyasi yapı, Başka devletlerle ilişkiler kurabilen bir siyasi yapı (hükümet), İç ve dış egemenliğin (bağımsızlığın) tanınması. Bunların hepsi birleştiğinde siz bir devlet oluyorsunuz. Bu tanımın içerisinde dikkat ederseniz denizin yeri yok. Bu tanım yapıldığında dahi denizlerin hukuku nedir sorusuna verilen çok belirgin bir cevap yoktu. Deniz hukukuna dair temayüller 1958 yıllarında yazılı hale getirilmeye başlandı. Var olan kuralların sınıflandırılması, gruplandırılması diyelim. Deniz hukuku dörde indirgenmiş."

Deniz hukununda dört farklı boyutunun olduğunu söyleyen Dr. Mehmet A. Uğur bu boyutları şu şekilde açıkladı: " Denizlerin farklı boyutları vardır. Aslında denizin hukukunun oluşması ilk başlarda bir boyutta oluyor: Sadece yüzeyi. Gemilerin buradan geçmesi serbest mi değil mi? Güvenliğini sağlayabilir miyim? Peki bundan başka hangi boyutları vardır. Diğer boyutu balığın gözüyle deniz denir? Denizin görmediğimiz ama en büyük kısmı. 1930'lu yıllarda tartışılmaya başlanıyor. Bu yıllarda denizin ekonomik boyutu tartışılmaya başlanıyor. Peki üçüncü boyutu dersek: Uçağın gözüyle deniz. Dördüncü boyutu ise yer altındaki zenginliklerinin statütüsü. Bu boyutlar farklı zamanlarda ortaya çıkmıştır. Şu an uygulanan deniz hukuku iki aşamada oluştu: temayüllerin yazılması ve yeni gelişmekte olan bu boyutların açıklanması. Bu süreç 1958'den 82'e kadar sürmüştür."

"Devletlerin deniz üzerindeki yetkilerine bakacak olursak, bunlar . İç Sularda: Devletin karaları ile aynı hükümdedir. Tam egemenlik ve tam yargı yetkisi vardır; Karasularında, tam egemenlik ve yargı yetkisi geçerlidir. Tek istisnası deniz yüzeyinde zararsız geçiş kısıtlamasıdır; Bitişik bölgede, Devlete sadece yüzeyde polisiye yetki tanır. Onun dışında açık deniz demektir; Münhasır Ekonomik Bölge, Burada devlet yüzeyde yetkili değildir. Deniz içi ve dibindeki her türlü ekonomik kaynağı münhasıran kullanabilir. Rüzgar türbini vs koyabilir. Ama polisiye yetkisi yoktur; Kıta Sahanlığı, Burada devlet dipteki varlıklar ve onun altındaki madenler (petrol ve gaz gibi) üzerinde tam yetkilidir. Onun dışında balıklar ve gemiler üzerinde yetkisi yoktur. Burası devletin doğal uzantısıdır ve ülkesinin tam egemenliğinin devamıdır. İlana gerek yoktur."



Bensiz asla

Libya ile yapılan mutabakatla Türkiye'nin diğer devletleri anlaşma zeminine çağırdığını söyleyen Uğur şunları belirtti: "Doğu Akdenizde baktığımızda Türkiye'yi dışarıda bırakan anlaşma zemini kaygan bir anlaşmadır. Türkiye Libya ile yaptığı antlaşma ile, kendi rızası alınmaksızın yapılan bu uzlaşma uluslararası camia tarafından kabul edilmeden, fiili olarak kullanılmasını engellemek adına o uzlaşmayı doğmadan öldürmeyi amaçlamaktadır. Türkiye Doğu Akdeniz'de kendi tezini ortaya koymuştur. Türkiyenin yaptığı bu anlaşma diğer anlaşmaların olduğu gibi kabula muhtaç. Türkiye bu iki haritayı üst üste çakıştırarak şunu söylüyor: 'Sizin yaptığınız anlaşmanın tartışmalı olduğunu ilan ediyorum. Varın sizde benimkini tartışmalı ilan edin. İki harita var ortada bunların uzlaşması gerek. Nasıl uzlaşacaklar? Ben olmadan asla. Ya beni kabul edeceksiniz ya da ben sizin anlaşmanızın hayata geçmesine asla izin vermeyeceğim' Türkiye yaptığı bu anlaşmayla Mısır'a da, İsrail'e d göz kırpıyor. Türkiye'nin önerdiği haritada Mısır bir şey kaybetmiyor, İsrail'de bir şey kaybetmiyor. Bence Türkiye bu hamlesiyle Mısır ile arasındaki son dönemde olan kötü havayı dağıtmaya çalışıyor. Duyumlar öyle ki İsrail'in Türkiye'nin anlaşmasına hayır dediği yok. Protesto ettiği yok niye onun bir zararı yok ki hatta Türkiye ile arasının iyi olması onun için daha iyi. Tekrar ediyorum yapılmış olan bu mutabakat kesinleşmiş bir mutabakat olduğunu düşünmüyorum. Çünkü diğer devletlerin yapmış olduğu anlaşma nasıl ki Türkiye'nin karşı bir hamle ile çok zayıflatılabiliyorsa tersi de mümkün. Türkiye bu şekilde onların geçiş güzergahına çapraz bir bariyer oluşturarak oluşturarak, onları kendi belirlediği koşullarla anlaşma zeminine çekmeye çalışıyor. Onların koşulları ile değil.

Bazı devletlerin anlaşmaları protesto ettiği bu protestonun ne anlama geldiği üzerine bir soru üzerine Dr. Mehmet A. Uğur şunları söyledi:

"Protesto sizin açınızdan yok hükmünde kılar o anlaşmayı. Her devlet kendisini mutlak hüküm koyucu olarak görür. Benim için yok hükmünde olması yeterlidir diye düşünür devlet. Çünkü devletler kendi kanunlarını kendisi yapar. Hatta güçlü devletler sadece kendi devletlerinde değil başka ülkelerde de kanun koyarlar. Siz meclisini toplayıp mars üzerinde bir kanun yapabilirsiniz. Siz protesto ettiğiniz zaman sizin için yok hükmündedir. Başkaları için var hükmünde olabilir. Yarın bir gü ötekinin yok hükmündesiyle diğerinin var hükmündesi çatıştığı zaman bakarız kim yeniyor. Burada devletlerin manevraları, yapacağı koalisyonlar önemli çünkü hiç bir devlet yalnız kalmak istemez."



 


Yorum Ekle