14 Temmuz 2020, Salı
Son Dakika

Mehmed Şevket Eygi, bizim için bir mektep, bir ekol, hatta daha fazlası…

11.04.2020 11.31.10

“Anladım onlar ölmediler
Ölüm adına
Ölüm maskesini takınarak
Dönüştüler bir ışığa”
diye seslenir Üstad Sezai Karakoç bir şiirinde… Mülkiye’den okul arkadaşı Mehmet Şevket Eygi Ağabey de bir ışığa dönüştü bizim için. Yazıları, fikirleri, inandığı değerleri ve yaşamıyla…
Şevket Ağabeyi binlerce Müslüman Fatih Camiinden dualarla, tekbirlerle uğurladı son yolculuğuna. Allah hepsinden razı olsun. İlk olarak babası, sonra annesi şimdi de kendisi ebedi yolculuğa aynı mekândan, aynı camiden çıkıyordu.
Hesap gününe hazırlıklı her Müslüman gibi ölümü bir son olarak değil başlangıç olarak görüyordu. Sohbetlerinde de sıklıkla söz eder, hatta her defasında araya kendisiyle ilgili temennisini de sıkıştırırdı. Anne ve babasında olduğu gibi Fatih’te bir cenaze namazı vasiyet etmişti:
“1977’de pederim rahmet-i Rahman a kavuştu, cenazesi bir cuma günü, cuma namazını müteakip Fatih Camii’nden kaldırılacaktı. Şeyh Mehmed Zahid Efendi hazretlerine gittim, namazı kıldırmasını istirham ettim. Çok mürüvvetli, iyi kalpli bir insandı, kabul buyurdular, gelip namazı kıldırdılar.
1995’te validem ahirete intikal etti, rahmetli oldu. Şeyh Mahmud Efendi hazretlerine rica ettim. O da lütfetti, geldi Fatih Camii’ndeki cenaze namazını kıldırdı. İnşallah benim de cenaze namazımı hakikî ve icazetli bir şeyh efendi kıldırır.”
Şevket Ağabeyin cenaze namazını icazetli bir şeyh yerine Diyanet İşleri Reisi Prof. Dr. Ali Erbaş kıldırdı. Namaz sonrası çok anlamlı ve duygulu bir konuşma yapan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, defin işleminin ardından kabir başında Yasin-i Şerif okudu, dua etti. Allah kendisinden razı olsun.
Cenaze işleri ile bizzat ilgilenen Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Sabri Küçükaşçı’ya, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’a, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Dr. Coşkun Yılmaz’a, Prof. Dr. Aydın Gülan Ağabeye, son ana kadar kendisine refakat eden genç kardeşlerim Mücahit Bayram Işık’a ve Ozan Yıldırım’a ayrıca ismini burada zikredemediğim diğer dostlarına yakın alakalarından dolayı çok teşekkür ediyorum.
Son yıllarda daha da yakınlaştığımız Şevket Ağabeyin son günlerinde de yanında olma bahtiyarlığına eriştim. Vefatından bir kaç gün önce ise çok güzel, çok bereketli ve küçük dost halkamızın yaşadıkça tatlı bir hatıra olarak söz edeceği bir orman gezisine çıktık. Kıymet verdiği ve görüşmekten mutluluk duyduğu dostlarının yanında 86 yıllık ömrün bakiyesi sohbetler etti, tavsiyelerde bulundu ve galiba bir yönüyle de farkında olmadan vedalaştı. Tanıyanlar bilirler; sohbet ederken hem size anlatır, hem de o an orada bulunmayan milyonlarca Müslümana… O güzel İstanbul gününde Şevket Ağabey, bir ömür derdini hissettiği milyonlarca Müslüman için konuşuyordu adeta…
1960’lı yıllardan itibaren ülkemizin basın ve fikir hayatında önemli misyonlar üstlenmiş ve bir kaç neslin yetişmesinde çok etkili olmuş bir isimdi Şevket Ağabey… Benim tanışıklığım ise 90’lı yılların başında oldu. Onun köşe yazılarıyla, yayınladığı kitap ve gazetelerle büyüyen bir kuşağın fikir hayatını şekillendirdiği bir dönemdi. Kendisi de Milli Gazetede köşe yazıyor, İstanbul’da gittikçe sayıları artan dini ve milli mahfillerde sohbetler ediyordu.
Çevresindeki gençlere tavsiyelerde bulunmayı sever, gördüğü yanlışlıklarla ilgili de ikaz etmekten kaçınmazdı. Tanışıklığımızın hemen ertesinde bir sohbet sırasında o zarif üslubuyla beni de ikaz etti. Üniversite yıllarımızda Hilmi Oflaz sofrasında sıklıkla oturduğumuz için özgüvenimiz çok yüksek, iddialarımız ve ideallerimiz de büyüktü. Gençliğin verdiği heyecanla, “Türkiye nasıl kurtulur” diye başlayıp boyumdan büyük laflar ettim yanında… Bunun üzerine “Müsaade edersen sana bir ikazda bulunabilir miyim” dedi. Ben de, “Hay hay efendim.” dedim.
“Başta; biraz önce yaptığın gibi; ‘bence Türkiye nasıl kurtulur’ gibisinden, boyunuzdan büyük, içi boş kocaman laflar etmeyeceksiniz.
Osmanlıca bilmeniz gerekir. Okuma yazma bilmeyen bir cahil gençle işim olmaz.
Musalli olmanız ve namazları başınız takkeli olarak kılmanız şarttır.
Büyüklerden fazla konuşmayacaksınız, gevezelik ve zevzeklik etmeyeceksiniz.
Kahkaha ile gülmeyeceksiniz.
Kimseye sen demeyeceksiniz, siz diyeceksiniz. Büyüklere zat-ı âliniz diyeceksiniz. Onların buna ihtiyacı yoktur, sizin böyle demeye ihtiyacınız çoktur.
Ekmeksiz yemek yemeyeceksiniz.
Sofradaki nimetlere sanki onlar düşmanınızmış gibi saldırmayacaksınız, kibar kibar azar azar yiyeceksiniz.
Küçük çay bardağına iki şeker atmayacaksınız. İki şekerle çay reçel olur.
Kaynar çayı kısa zamanda içip bitirmeyeceksiniz, yudum yudum tadını ala ala, aheste aheste içeceksiniz.
Gıybet etmeyeceksiniz.
Hal ve tavırlarınızla, arkanızdan ‘Çok efendi, çok kibar, çok görgülü kıymetli bir gençti...’ dedirteceksiniz.
Bir konuşursanız iki dinleyeceksiniz. (Hak Teala insanlara bir ağız, iki kulak vermiştir.)
Bu fakir sizin için beyefendi dersem, hemen ‘Estağfirullah’ diyeceksiniz.
Sofra kurulmasında, çay hizmetlerinde yardımcı olacaksınız. (Söylemeye hacet yok...)
Evime geldiğinizde ‘tuvaletinizi kullanabilir miyim?’ Demeyeceksiniz.
Gezerken büyüklerinizin önünde yürümeyeceksiniz. Hizmet için önden seğirtebilirsiniz.
Üzerinizde İngilizce yazılı ve resimli tişört ve giysi olmayacak.
Her hâlükârda eski İslam Osmanlı İstanbul görgü kültür ve ahlakını sergileyeceksiniz.”
Anlamının ve ağırlığının bugün çok daha iyi farkına vardığım bu sözlerle irkildim ve kendisine teşekkür ettim; “Elimden geldiğince ikazlarınıza uymaya gayret edeceğim.” dedim.
Köşe yazısına da konu ettiği bu hayat dersinin ardından Şevket Ağabey ile irtibatımız her geçen gün artarak kesintisiz devam etti. Sonraki yıllarda kendisinin güven ve dostluğunu kazandım. Ne zaman görüşmek istesem hemen kabul buyururdu. Şevket Ağabey ile bu yıllarda komşu da olduk. Sultanahmet’te ikamet eden üç beş kişi arasındaydık.
17 Ağustos 1999 depremi oldu. O günlerde herkes dışarıda yatıyor. Şevket Ağabeye de bizim Sultanahmet’teki evin yanındaki İskenderpaşa Türbesinin bahçesinde bir yatak hazırladık orada birkaç gün kaldı. Deprem, Marmara bölgesinde büyük çapta can ve mal kaybına neden olmuştu. Kocaeli’nin Gölcük ilçesinde bir akrabası olduğunu söyleyerek, onun ismini ve evinin adresini verdi, durumunu öğrenmemizi istedi. Depremden bir gün sonra Gölcük’e gidip adresinde durumunu araştırdık, maalesef hayatını kaybetmişti.
Çeyrek asrı aşan dostluğumuz sırasında pek çok hatıramız birikti. Gerek gazetedeki yazılarında, gerekse dost meclislerinde şahsımızla ilgili güzel sözler söyler, iltifatlar ederdi. Esnaflığımızla ve işimizle ilgili değerlendirmelerini ömrüm boyunca gururla hatırlayacağım.
Şevket Ağabey, bir yazı ve kültür adamı olmanın öncesinde insan olarak da örnek nitelikte bir şahsiyetti. İmkânsızlıklar ve yokluklar içinde çok büyük işler gerçekleştirmişti. Genç yaşında matbuat hayatına atılmış, bizim inanç ve aslî değerler sistemimizi temel alan gazeteler çıkartmıştı. O günün şartları içerisinde hiç kimsenin cesaret edemediği günlük gazete yayınlamış ve tüm engellemelere rağmen vazgeçmemişti. Kadîm kültürümüzü ve medeniyetimizi yeni nesillere anlatmak yolunda hakkını ödeyemeyeceğimiz hizmetler gerçekleştirmişti.
Hayatına dair bir pek çok ayrıntıyı bizzat kendisinden dinlediğim Şevket Ağabey bir yönüyle de çok şanslıydı. İyi eğitim için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir anneye sahipti. 1933 yılında Karadeniz Ereğli’de doğan oğlunun eğitimine büyük bir titizlik göstermişti. Kendisi de eğitimci olan annesi, ilkokuldan itibaren onu Galatasaray’da okutmuştu. İyi derecede Fransızca konuşan Şevket Ağabey, Galatasaray Lisesinin ardından Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Son nefesine kadar eğitimin öneminden bahsetti ve hayalini kurduğu İslam Mektebini kuramadan bu dünyadan göç etti.
Küçük bir çocukken geldiği İstanbul’u hep sevdi, korumak ve yaşatmak için hep titizlendi. Galatasaray’ın Ortaköy’deki yatakhanesinden gördüğü şehirden hep hasretle söz ederdi, geçen yıllarla birlikte yok olan tarihe ise kahrolurdu. İstanbul’un hızlı değişimine engel olamadığı için büyük üzüntü duymakla birlikte yine de bu tarihi şehrin farkına varılmayan güzelliklerinin peşine düşerdi. Kendine özgü bir yaşama sanatı vardı ve bu açıdan bizim için bir mektep, bir ekol idi.
Şevket Ağabey tüm estetik kaygılarının ve kültürel çabalarının yanında dini ve siyasi alanlarda tavizsiz görüşlere ve iddialara sahip bir düşünce adamıydı. O, kendisine karşı çıkan hatta çok ağır sözlerle, yazılarla hücum eden Müslümanlara mülâyim bir dille karşılık vermeye dikkat gösterir ama dini hassasiyetlerinden asla geri adım atmazdı.
Değişen dünya koşullarında bugünden bakıldığında çok farklı değerlendirmeler yapılsa da 70’li yılların gerçekleri çok farklıydı. Türkiye’nin ateş çemberinden geçtiği o yıllar, Müslümanlar için büyük bir imtihandı. Ülkede giderek yükselen Marksist-Komünist cereyanlara karşı, İstanbul’un büyük câmilerinde, ülkenin her yanından gelen on binlerin katılımıyla, 50- 60 bin kişilik sabah namazlarında veya İstanbul’daki bazı gösterilerde halkı uyardığı ve tehlikelere karşı uyanık olmaya çağırdığı için ağır suçlamalara ve hakaretlere maruz kaldı. Bazı çevrelerce ve hattâ bazı Müslümanlarca hak etmediği şekilde itham edildi. 1969’daki “Kanlı Pazar” öncesi yazdığı yazıyla kitleleri tahrik ettiği ve olayların müsebbibi olduğu ileri sürüldü. Ancak o, “vicdanının rahat olduğunu ve o günlerde Hac için Kabe’de bulunduğunu, bugün olsa tereddütsüz aynı şeyi yapacağını” pek çok defa bana da anlatmıştır.
Onun bu dünyadan irtihalini duyan bazı çevreler, daha cenazenin toprağa verilmesini bile beklemeden hakaretlere başladılar. İnsanlık onuruyla bağdaşmayacak sözlerle saldırdılar. Bu sözler insanlığa da meslek ahlakına da yakışmaz. Demek ki, Türkiye’de hâlâ kavga isteyen, eski yaraları kaşıyan, kin ve nefretten beslenenler var. Onlarla kavga edip, polemiğe girmenin hiç faydası yok.
Şevket Ağabeyin bu konudaki tavrı netti. Bu şekilde kendisine saldıranlara bir gün şöyle bir karşılık vermişti: “Bendenizi elbette tenkit edebilirsiniz. Lakin tenkit perdesi altında lütfen gıybet, iftira ve hakaret etmeyiniz. Tenkitleriniz gerekçeli ve olumlu olmalı. Düşüncelerimi, görüşlerimi, teklif ve temennilerimi çürütebileceğinizi sanmıyorum. Demagoji, safsata, çarpıtma yaparsanız, o başka!
Kaç sene oldu, çok galiz, çok yakışıksız, çok haksız, çok seviyesiz bir üslupla saldırmıştınız. Size cevap vermemiştim. Sonra ne oldu. Siz rezil oldunuz, büyük darbeler yediniz, zarara uğradınız. Ben size bir şey yapmadım. Siz tokat ve sille yediniz.
Lütfen tenkit ederken âdil olunuz, insaflı olunuz, hakkaniyetli olunuz. Unutmayınız, benim gibi bir Müslümana düşmanlık ve zulmederseniz, ‘Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize şefkat beslemeyen bizden değildir’ hadisi sizi çarpar, zamanı gelince tokat yiyebilirsiniz.”
Üzerinden hayli zaman geçen bu sözlerin muhataplarının kimler olduğu pek çoğunuzun malumudur. Şevket Ağabey, bunları yıllarca uyardı ve çok açık ifadelerde yanlış yolda olduklarını yazdı. Üstelik de bu uyarılarını en kudretli olduklarını düşündükleri dönemlerde yaptı. Yaşananlar onu haklı çıkardı ama kaybeden maalesef Türkiye oldu.
86 yıllık ömrünü tamamlayıp aramızdan ayrılan Şevket Ağabeyi öyle anlaşılıyor ki, daha çok konuşacağız. Ben nefesim yettiğince onu anlatmayı, fikirlerini savunmayı sürdüreceğim. Ümit ediyorum ki, saçtığı fikir tohumları nesilden nesile aktarılacak ve Müslümanlar için işaret fişeği olmayı sürdürecek…

Mehmed Şevket Eygi kimdir?

Mehmet Şevket Eygi, 7 Şubat 1933'te Zonguldak’ta doğdu. Eğitim hayatına Galatasaray Lisesi'nin ilkokulunda başlayan Eygi, lise döneminde ise Abdi İpekçi ve Mümtaz Soysal gibi isimlerle birlikte okudu. Enver Tekand, Orhan Şaik Gökyay, Nihat Sami Banarlı ve Ahmet Kutsi Tecer gibi isimlerden dersler aldı.

Galatasaray Lisesi’nden sonra burslu olarak kazandığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde lisans derecesinde eğitim gördü.

Eygi, öğrencilik yıllarında çevirmen olarak Fransız Kültür Merkezi’nde çalıştı. 1956 yılında SBF’nin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmak üzere girdiği sınavı kazandı ancak ataması yapılmadığı için Diyanet İşleri Başkanlığı’nda açık bulunan mütercimlik kadrosunda işe başladı.

Burada çalışırken, 1957 yılında "İslam" dergisini çıkardı. Askerliğini yedek subay olarak tamamladıktan (1958-59) kısa bir süre sonra 27 Mayıs 1960 ihtilali oldu. O dönemde İstanbul’dan, Mahir İz Hoca’dan bir mektup alarak yönetimine getirildiği haftalık "Yeni İstiklal" gazetesiyle gazeteciliğe başladı. Eygi’nin yönetiminde yoluna devam eden "Yeni İstiklal" gazetesi (1960-67), o dönemin şartlarında iyi bir okur kitlesi buldu, 35 binlere varan bir satış rakamı yakaladı.

Mehmed Şevket Eygi, 1966 yılında ise "Bugün" gazetesinde çalışmaya başladı. Beş yıl yönettiği "Bugün" gazetesi, 100 bin civarında tirajları gördü. Eygi, "Bugün"deki yazılarıyla o günlerin sabah namazlarında çok büyük kalabalıkların toplanmasını sağladı. "Bugün" gazetesinde yaptığı çağrıya uyarak yüz binlerce insan sabah namazlarını büyük cemaatlerle kılıyor; bu cami mitinglerinde vaiz ya da imam, halka komünizmin Türkiye ve İslâm dini için tehlikelerini olduğunu anlatıyordu.

1976’da haftalık "Büyük Gazete"yi çıkardı. 1986’da "Günaydın" gazetesince bir süre çıkarılan "Yeni Haber" gazetesinde günlük yazılar yazdıktan ve kısa bir süre de "Zaman" gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapan Eygi, birkaç ay da "Hürriyet" grubunun çıkardığı "Son" "Çağrı"da yazdı.

EYGİ'YE HAPİS, MİLLİ GAZETE'YE KAPATMA

1991 yılından itibaren "Milli Gazete"de yazmaya başlayan Eygi, "Din Düşmanlığı Terörü" başlıklı yazısından dolayı 9 Ekim 2002’de bir yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm edildi. Milli Gazete de üç gün süreyle kapatıldı.

1984-85’te yazdığı üç ayrı yazıdan 28 ay hapis cezası aldı. 2006 yılında bir yazsısında "halkı kin ve düşmanlığa teşvik ettiği" iddiasıyla TCK’nın 216. maddesi ve 1. fıkrası uyarınca bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Son yıllarda dindar kesimin bazı hatalarını düzeltmesi konularında özeleştirisel uyarı yazıları yazdı. Eygi, yazılarında Müslümanlara yönelik eleştirileri kadar Sabetaycılık konusunu da işledi.

Türkiye Yazarlar Birliği 1995 Yılı Basın / Fıkra Dalı Ödülünün sahibi olan Eygi'nin eserleri şöyle:

DÜŞÜNCE-ARAŞTIRMA:

Müslüman Kardeşim Uyan, Müslümanın Yüz Vazifesi, Gıybet İlleti, Bir Kaç Yazı, Namazı Dosdoğru Kılmak, Ehl-i Sünnet'i Savunuyorum.

İslâmî Konular (1994), Yahudi Türkler yahut Sabetaycılar (2000), Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı (2003), Çareler Çözümler Teklifler Tenkidler, Resmi Tarih Yalanları (İlber Ortaylı, Mete Tunçay, Yavuz Bahadıroğlu vd. ile, 2010)

SADELEŞTİRME:

Namazı Dosdoğru Kılmak (Necmeddin Kübra’dan sadeleştirme, 1976).



Yorum Ekle
Dursun Eker
11.04.2020 18.56.04

Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah.