13 Temmuz 2020, Pazartesi
Son Dakika

Mustafa Kutlu’nun ‘Uzun Hikâye’sine bakış-I

19.05.2020

Bilim ve Sanat Vakfı’nın Vefa Sohbetleri’nde dinlediğimiz Üstad Mustafa Kutlu yazı hayatına dair önemli açıklamalarda bulundu. Bu toprakların insanlarını yakinen tanıyan, neye sevinip neye güldüğünü, neye üzüldüğünü çok iyi bilen ve böylelikle kitaplarında içimizden karakterlere yer veren Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâyesi’ni değerli okuyucularımızın irfanına arz ediyoruz.

Bilim ve Sanat Vakfı (BSV), ülkemizin son 40 yılına bilimle, sanatla, estetikle, vefâ ile damgasını vurmuş müstesna bir sivil toplum kuruluşu. BSV bi­lim, kül­tür ve sa­nat ala­nlarında düzenlediği birbirinden âlâ keyfiyeti haiz faaliyetleriyle; bin­ler­ce se­mi­ner ve yu­var­lak ma­sa top­lan­tı­larıyla on­lar­ca sem­poz­yum, pa­nel ve ser­gi ve ha­tı­rı sa­yı­lır sa­yı­da­ki ya­yın­la­rı ile Tür­kiye’nin kültür birikimine hamle çapında katkılar üretmeye devam ediyor.

Bilim ve Sanat Vakfı kuruluşundan bugüne kadar yürüttüğü faaliyetlerle bilime, sanata, eğitime, düşünceye ve bu toprakların özgün kültürel mirasına sahip çıkan müstesna sivil toplum kuruluşlarına öncülük ediyor. Vakıf bu meyanda düşünce ve kültür dünyamıza ışık tutan emektar isimleri ağırlayıp tecrübelerinin dinleyeceği Vefa Sohbetleriyle mezkûr yürüyüşünü taçlandırıyor.

BSV’nin Vefa Sohbetleri serisinin ilk konuğu Türk hikâyeciliğinin en mühim simalarından Mustafa Kutlu’ydu. 29 Ocak 2020 Çarşamba günü, yazarın hayatını ve çalışmalarını konu edinen Kalbin Sesi: Mustafa Kutlu belgeselinin gösteriminin ardından Mustafa Özel moderatörlüğünde Mustafa Kutlu ile düzenlenen sohbete “vefa”yı mesele edinen yüzlerce entelektüel iştirak etti. Öyle ki Vefa Salonu hıncahınç doldu.

Fotoğraf: Tuba Deniz

Sahnenin ve salonun zeminini vakfa vefa gösteren pek çok katılımcıya minder oldu! Bu satırların yazarı da Boğaziçi Yöneticiler Vakfı Kurucular Kurulu üyesi, vakıf ve vâkıf insan Sadık Yener ile birlikte programa iştirak ederek Mustafa Özel yönetiminde Mustafa Kutlu’nun âvâzına kulak verdi. Böylelikle Kalbin Sesi: Mustafa Kutlu belgesiyle hikâyeciliğimizin yüzakı Mustafa Kutlu’nun hayal ve hakikat dünyasını keşfetmeye çalıştık. Vefa Sohbetiyle de vefanın sadece bir semt ismi olmadığını ayne’lyakîn müşahede ettik.

Mustafa Özel-Mustafa Kutlu, Fotoğraf: Tuba Deniz

Böyle bir girişten sonra değerli kardeşimiz, Erzurumlu hüsn-i hat sanatı âşığı Nurdan Karagöz’ün deşifre ettiği sohbetin konuşma notlarını redakte ederek siz değerli okuyucularımızın irfanına arz ettik.

Mustafa Kutlu: Kültürümüz Müslümanlıktan ibarettir.

Mustafa Özel

Hoş geldiniz. Neler sormak istiyorsanız elinizi kaldırın, söz vereyim ama sadece soru sorun. Çünkü kalabalık bir ortam. Mustafa Ağabey de size güzel cevabını versin. Buyurun; kızım kalk yüksek sesle soru sorun.

Merhaba öncelikle hoş geldiniz. Ben hikâyelere biraz zaman tanınması gerektiğine inanıyorum ve filmlerden önce eserler okunmalı, buna inanıyorum. Uzun Hikâye’nin maalesef önce filmini izledim, sonra okudum. Birkaç gün önce tekrar okudum.

Neden hikâyeleriniz roman gibi bir neticeye kavuşmadan ortada bırakılıyor?

Mustafa Kutlu

Şimdi Mustafa Özel’in roman anlayışıyla benim roman anlayışım arasında fark var. Bir defa onun söyleyeyim. Netice itibarıyla hikâye ve şiir bizim dünyamızın eserleridir. Bizim dünyamız dediğimiz kültürümüz esas itibariyle Müslümanlıktan ibarettir. Müslümanlığı çıkardığımız zaman geriye hiçbir şey kalmaz.

Roman Kapitalizmin eseridir.

Burada şiir ve hikâye vardır, ama roman esas itibariyle –Mustafa da takdir edecektir ki- kapitalizmin eseridir. Yani batıda vücut bulmuş bir hadisedir. Dolayısıyla oradaki dramı dile getirmiştir.

Bizim dramımız nedir acaba?

Bizim dramımız nedir acaba? Bunun üzerine düşünmek, konuşmak lazım. Bu meseleyi çözenler kendi toplumumuzun çıkmazlarını, çelişkilerini romanda dile getirebilir. Yeter ki kendi toplumumuzu, insanımızı tanımak yolunda gayret sarf etsinler. Buradan, kendi toplumumuzun dramını yakalayanlar iyi bir roman çıkarabileceklerdir. Ben bu belirsizlik halini bilerek yapıyorum. Şöyle; bu meseleyi sonunda bilinen ve tahmin edilen neticeye vardırmamak ve bu anlatılan ve bu anlatılan mesele üzerinde okuyucunun da kafa yormasını isteyen ve bunun nasıl bir şekilde neticeleneceğini tahmin eden, okuyucuyu da metne katan, onu kendi kendine yorumlayan, aktif okuyuculuk olsun istiyorum.

Siz de bu işe katılın!

Bu bakımdan benim yazdıklarımın sonunda her şeyi bilen yazardan ziyade, okuyucuyla, hatta kahramanlarla bir arada meseleyi tartışan bir tavır söz konusu.  En son yazdığım Sevincini Bulmak kitabının sonunda zaten yazar, kahraman ve okuyucu otururlar, bir yerde bir araya gelirler. “Bu işin sonu nereye varacak?” diye tartışırlar. Bu şu demektir. Yani bir şeyler anlatıyoruz ama size birebir dikte ettirmiyoruz. Siz de bu işe katılın. Sonunda ne olacak bakalım!

Mustafa Kutlu ve Mustafa Özel

Mustafa Özel: Cervantes Don Kişot’tan daha büyük değildir.

Ufak bir moderasyon cümlesi ile araya gireyim. Milan Kundera’nın çok hoşuma giden bir sözünü aktarayım: “Eğer romancı yazdığı romanın kahramanlarından daha akıllı olduğunu düşünüyorsa, kendisine başka bir meslek arasın.” Hiçbir romancı kahramanlarını geçmeye çalışmamalıdır. Cervantes, Don Kişot’tan büyük değildir. Halide Edip, Rabia’dan daha büyük değildir. Önünü açık bırakmak lazım.

Evet başka! Güzel bir soruydu, hakkını vermek lazım.

Öncelikle hoş geldiniz, ismim Büşra. Dilimize âşık bir insansınız. Bunu hikâyelerinizde görebiliyoruz. Biliyorsunuz Oktay Sinanoğlu yabancı dilde eğitimin anlamayı feda etmek olduğunu söylüyor. Ben sizin bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum. Üniversitelerde pek çok arkadaşlarımız bölümlerini yüzde yüz İngilizce ya da Fransızca okuyor. Hatta küçük yaşlardan itibaren eğitim dili olarak bambaşka dillerin seçilmesi de söz konusu. Kendi ülkemizde oluyor bunlar. Sizce “Anlamayı feda etmek midir?” gerçekten, yoksa yabancı dille savaşmanın bir yolu mudur? Nedir?

Mustafa Kutlu: Türkçeden yanayım.

Anladığım kadarıyla yabancı dil ile eğitimde taraftar olup olmadığımı soruyorsunuz. Ben tabii ki Türkçeden yanayım. Sonuç itibariyle yabancı dilde eğitim… Bu konuda çok konuşulur, birçok söz söylenebilir. Bir tanesini söyleyeyim.  Şu anda Türkiye’de önemli fikir adamı ve felsefecilerden birisi Profesör Teoman Duralı’dır. Teoman Duralı, İbn Haldun Üniversitesi’nde hoca. İbn Haldun Üniversitesi’nin de Açık Medeniyet isimli bir gazetesi var. O gazetede Teoman Hoca’yla bir mülakat yapılmış. İbn Haldun Üniversitesi İngilizce, Türkçe ve Arapça eğitim vermekle kendini lanse eden,  bir karakter gösteren bir üniversite. Teoman Bey’e “Yükseköğretimde İngilizceye ne dersiniz?”i soruyorlar. Teoman Bey’in cevabı şu, çok ağır bir cevap. Ben onu söylemeyeyim burada. “Olmaz, böyle bir şey olmaz” diyor. Ama ben çok hafiflettim!

Mustafa Özel

Modere ettin!

Mustafa Kutlu

İsteyen o konuşmayı bulur. Çünkü kendi ders verdiği üniversitenin idarecilerine söylüyor bunu.  İsteyenler o konuşmayı bulup okurlar. Ben o cümleyi burada söylemek istemedim.

Mustafa Özel

Bir soru daha alabiliriz. Var mı başka soru! Ağabey görüyorsunuz, ne varsa kızlarda var!

Hoş geldiniz. Ben edebiyat öğretmeniyim. 2010 yılında edebiyat fakültesinden mezun oldum. Mustafa Kutlu hocayla beş defa tanışma fırsatı buldum. Beş kere kendisinden imzalı kitap aldım. O yüzden benim öğrenciliğim Mustafa Kutlu’nun kitaplarıyla geçti. Ardından da öğretmen oldum. Masamda Mustafa Kutlu’nun bir kitabı mutlaka ama mutlaka hep vardır. Öğrencilerim şunu sorar bana. “Hocam, Mustafa Kutlu’nun okumadığınız kitabı kaldı mı?”  Ben onlara cevaben şunu söylerim. “Ne zaman canım sıkılsa Mustafa Kutlu’nun kitaplarından birini okur ve tamamen can sıkıntısından kurtulurum.”

Yazdıklarınız dertlerimize, sıkıntılarımıza ilaç oluyor. Bu niyetle mi yazıyorsunuz? Sorum şu. Hikâyelerinizi nasıl bir motivasyonla kaleme alıyorsunuz?

Mustafa Kutlu: “Vatan” dedik yazdık. “Vatan” deyip devam ediyoruz.

Bir defa onu söyleyeyim. Ben rahmetli Nurettin Topçu’dan yetişmiş biriyim. Kendisini rahmet ve minnetle anıyorum. Biz Hareket Dergisi çevresinde yetişen arkadaşlarız. Memleket meseleleri bizim için önde gelmektedir. Benim, işte elli sene oldu yazı hayatım. “Vatan” dedik yazmaya başladık, “vatan” deyip devam ediyoruz. Bu mesele hiç değişmemiştir.

Ben yazı hayatımda memleket meseleleri ile ilgili, insanımızın dertleriyle dertlenen bir yol takip ettim. Dolayısıyla çok sanatçı, çok sanat yapan olmaktan ziyade “Nasıl anlatılır, neler yapılır, neler edilir?” ile ilgilendim. Sanat yapmaktan ziyade “Ne konuşmamız lazım, ne anlatmamız lazım, insanlara ne söylememiz lazım?”ı anlatmaya ve yazmaya çalıştım.

Bir tanesi kast-ı mahsus ile yazılmıştır:  Hayat Güzeldir adlı kitabım. Kast-ı mahsus dediğim şu: Ben yirmi beş sene bir dergi çıkardım. Gençlerle beraber oldum, şu anda da çok mutluyum, sizlerle beraber olduğum için. Gençliğin eğilimlerini, sıkıntılarını, dertlerini yakînen bildim ve konuştum ve birçok yerde de bazı arkadaşların bu sıkıntıları zaman zaman bana dile getirdikleri olmuştur. Bilhassa ortaöğretimde olanlar…

‘Hayat Güzeldir’i gençlerin dertlerine ilaç olsun diye yazdım.

Hayat Güzeldir kitabını kast-ı mahsus ile onlara bir nevi ilaç olsun diye yazmışımdır. Yani orada güzel hikâyeler var. Hatta espri yaparım, kitap falı diye bir şey vardır. (Üstad burada eliyle işaret ediyor) İsmail Kara daha iyi bilir! Mesnevilerde yaparlar veya bir divandan, Fuzuli divanından bir yer açılır, oradan okunan şiire göre bir şekilde kişinin  “Hâlet-i rûhaniyesine uygun mudur,  değil midir?” konuşulur. Ben de Hayat Güzeldir kitabını böyle dertli olan arkadaşlara verirken şunu söylüyorum: “Bu kitabı açın, hangi sayfa rast gelirse onu yırtın, bir bardak suya koyun, sabahleyin için, hiçbir şeyiniz kalmaz.” Bunu yaptım yani.

İbrahim Ethem Gören

Mustafa Kutlu Üstad’ın konuşmasında ‘kitap falı” olarak kısaca bahsettiği meseleye editör hakkı olarak kısaca değinelim. Tefe’ül etmek medeniyetimizin şubelerinden biridir haddizatında. Bir şeyi hayra yorma, yapılmaya niyet edilen işlerin hayırlı olup olmayacağına dair Kur’an-ı Kerîm’e veya Mesnevî’ye müracaat etmek anlamına gelen tefe’ül, eski(mez) zamanlarda daha çok dindar insanların müracaat ettiği bir âdetti ve bu gelenek üzerine ilm-i tefe’ül inşa edilerek tefe’ül-nâmeler kaleme alınmıştır.

Halk arasında Kur’ân-ı Kerîm falı veya Dânyâl falı olarak da bilinen ilm-i tefe’ülü, bir olayın veya gelişmenin, ileride ortaya çıkacak bazı durumlar hakkında işaretler taşıyabileceği düşüncesi beslemekteydi. Tefe’ülde Kur’an-ı Kerîm’e, hadis kitaplarına, Mesnevî’ye bakılarak, yapılması düşünülen bir işin hayırlı olup olmadığına karar verilirdi.

Tefe’ül edecek olanlar önce namaz abdesti alır, besmele çeker, bir Fatiha, üç İhlâs-ı Şerîf okur, hediye ettikten sonra gözlerini kapatarak Kur’ân-ı Kerîm’den ya da Mesnevî’den rast gele açmış olduğu sayfanın bir satırını sağ elinin işaret parmağıyla tesbit eder ve karşısına çıkan kelime ve satır grubunda yazılı bulunanlardan, Allah’ın izniyle yapacağı işin hayırlı olup olmayacağını anlamaya çalışırdı. 

Tefe’üle daha çok evlenme, çocuklara isim verme, yeni bir işe atılma, seyahate ve sefere çıkma gibi hayır işlerinde müracaat edilir, günâh ve harama kapılar aralayacak işler için tefe’ül yapılmazdı.

Eski İstanbul’daki tefe’ül âdetine sadece halk kesimleri değil, devret ricali ve saray ahalisi de müracaat ederdi. Tacü’t-Tevarîh, Hasan Can'ın, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine gitmeden önce istihareye ve tefe’üle başvurduğunu detaylıca anlatmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman’a, "Süleyman" isminin, Kur'an-ı Kerîm'den tefe'ül edilerek Neml Suresi’nin 30’uncu ayet-i kerimesine tevâfuk edilmesi suretiyle verildiği bilinmektedir.

Mehmet Serhan Tayşî, Halvetî şeyhlerinin güzel hallerinden bahseden Lemâzat-ı Hulviyye isimli kitabın müellifi Mahmud Celaleddin El-Hulvî’nin şiirlerinde kullandığı “Hulvî” mahlâsını, Dîvân-ı Mevlânâ’dan yapılan bir tefe’ül neticesinde aldığını belirtir. Divân-ı Mevlânâ satın alarak şeyhine hediye eden Mahmud Celaleddin’e şeyhi, “Gel, Helvacızâde, sana Mevlânâ Hazretleri’nden bir mahlas rica edelim” der. Bir Fatiha ve üç İhlâs-ı Şerîf okunduktan sonra Dîvan açılarak tefe’ül yapılır ve karşılarına Mahmud Celaleddin Efendi’ye bundan sonra yazacağı şiirlerde kullanacağı Hulvî ismi çıkar:

“Men kâne ulviyâ tervîhim ma’nânen,

Kad câe Hulviyâ elvânen elvânen”

Mustafa Kutlu

Evet, Hayat Güzeldir’i ilaç sadedinden yazdım! Ama ötekileri memleket meseleleridir. Ve bu memleket yazarlığı beni sonunda neredeyse fikir tartışmaya, fikir yazmaya da götürdü.

Kalbin Sesi hayat kitabımın da adı oldu.

Son yazdığım Kalbin Sesi, bu benim hayat filminin adı da oldu. Kalbin Sesi kitabında da memleket meselesinin daha merkezine,  can damarına doğru bir imal-i fikir edelim, bir kapı açalım, bir pencere açalım diye gayret sarf ettim. Dolayısıyla buradan da bellidir neyle uğraştığım. Hatta bu gayretin sonunda Çarşamba günleri benim yazım çıkıyor Yeni Şafak’ta. Bu kitabın sonuna eklenecek olan veya eklemek istediğimiz bölümler vardı. Bunlardan birini  “Yoldan çıkmanın yolu-1! serlevhasıyla mezkûr gazetede yayınladım. İkinci bölümü de önümüzdeki hafta Çarşamba günü yayınlanacak inşallah.

Mesele geldi geldi... “Memleket”e dayandı!

Bu mesele geldi geldi... “Memleket”e dayandı! Mustafa Özel’le beraber üç aşağı beş yukarı aynı meseleleri konuşuyoruz, yazıyoruz. Tabii o benden çok çok önceleri meselelere bir iktisatçı gözüyle bakmış ve yazmış adamlardan biridir. Benim hikâyelerimin ve denemelerin içinde saklıdır bunlar.

“Mustafacığım, lütfen beni uçurumdan iter misin?”

Kimi zaman kendisini geceleri saat 24:00’da, 01:00’de arayarak uyandırır ve bir istirhamda bulunurum! “Mustafacığım, lütfen beni uçurumdan iter misin?” Çünkü şöyle oluyor; bilimsel çerçevede yetişen ve yazan arkadaşlar, hatta mevkide bulunan insanlar biraz teennî ile yaklaşıyorlar, bir meseleyi ileri sunmak hususunda biraz çekingen davranmış olabiliyorlar. Bunu çok normal karşılıyorum. Ama diyorum ki “Siz bana lütfen söyleyin ben bir hikâye yazarıyım, bende atış serbest, yani atarım hiç problem değil, dolayısıyla işte bu Kapitalizm denilen nevzuhur şeytanın elinden kendimizi ve muhataplarımızı nasıl kurtarırız? Kendimizi, memleketimizi, ülkemizi, İslam âlemini ve bütün dünyayı… Bu kadar büyük bir meselenin etrafında, içinde sağında, solunda dolaşarak gele gele oraya kadar geldik. Memleket meseleleri bizi oraya kadar getirdi.

Mustafa Özel

Evet, teşekkür ederiz. Buyur delikanlı.

Hoş geldiniz. İsmim Halil İbrahim. Benim iki tane kısa sorum olacaktı. Birincisi “Sizin nazarınızdaki Anadolu nedir? Anadolu sizin için ne ifade ediyor?  İkincisi de “Ya Tahammül Ya Sefer” adlı kitabınız… Bu kitabınızın hikâyesini paylaşır mısınız?

Mustafa Kutlu: Ya Tahammül Ya Sefer bizim derdimizi anlatıyor.

İkici sorudan başlıyayım. Ya Tahammül Ya Sefer kitabı bizim kuşağın ızdırabını, derdini, istikbalini, halini dile getiren, dramını anlatan bir kitaptır. Fakat bu kitap bizden önceki kuşakların da yaşadığı bir macera olduğu gibi bizden sonraki kuşakların da yaşadığı bir maceradır. Dolayısıyla ortaklaşa, herkesin paylaşabileceği dertlerimizi dile getiren bir kitaptır.

Diğeri neydi ya hu?

Mustafa Özel

Anadolu…

Mustafa Kutlu. Anadolu deyince akla ana geliyor!

Anadolu ismiyle müsemma… Anadolu deyince “ana” geliyor akla. Anlarımız geliyor aklımıza, analarımız her halükârda bizim her şeyimizdir. Anadolu da bizim her şeyimizdir. Ama Anadolu’yu ben sınırlandırmıyorum. Anadolu dediğimiz zaman sadece coğrafi bir bölgeyi değil de bizim atalarımızın bir taraftan Mesnevî okuyup bir taraftan pilav yiyerek gittikleri yerlere kadar giden Balkanlar, Saraybosna, Kafkaslar, Halep, Şam, Hama, Humus… Anadolu dediğimiz zaman bütün bu coğrafyayı içine alan, bizimle beraber dertlenen, bizimle beraber ağlayan, bizimle beraber gülen büten insanları düşünüyorum. Anadolu dediğimiz zaman sadece bu coğrafyayı kastetmiş olmuyorum.

Hocam benim biri geçmişle biri de gelecekle ilgili iki sorum olacak. Gelecekle ilgili sorum Kalbin Sesi diye bir seri başlattınız. Haftaya ikinci kitabı çıkacak. Bu seri ne kadar devam edecek?  Bu seri sonunda tekrar hikâyeye dönecek misiniz?

İkinci olan da geçmiş ile ilgili… Geçmişte yazdığınız Sabahattin Ali ve Ortadaki Adam eserleriniz var. Ama daha sonra yayın yapmadan öylece kaldınız. Bu mesele hakkında bilgi verir misiniz?

Mustafa Kutlu

İkinci soruyla başlayalım.

Mustafa Özel

Hep ikinci sorudan başlıyorsunuz!

Mustafa Kutlu: Çocukluğumdan beri ne bulduysam okudum!

Yani yazı hayatım benim şöyle… Uzun Hikâye belgeselini seyredenler görmüşlerdir. Ben lise fen kolu mezunuyum. Yani edebiyat hiç aklımdan geçmiyordu. Ama çocukluğumdan itibaren her bulduğunu okuyan birisiyim. Okuma açlığı derler ya, falan, filan… İki hususta o yaşları geçirdim. Birisi resim yapma konusudur. Hâlâ da şimdi resim yapıyorum. İkincisi de futboldur. Uzun zaman futbol oynadım. Edebiyat çok sonraları geldi bana. Çünkü resimle bir yere varamayacağımı anladım. Taşrada, bir akademik eğitimden geçmeden, bir atölye görmeden, önünde bir hoca olmadan resimle kendi kendine bir yere varamayacağımı anlayınca edebiyata döndüm. O zaman da zaten edebiyat fakültesindeydim. Ama bu resim bana çok şeyler kazandırdı. Daha sonra da sinemayla ilgilendim. Rahmetli hocam Orhan Okay’ın teşvikleri ve öncülüğü ile mektepteyken işte bu bizim yeni edebiyat yazarlarını okudum ve Sait Faik ile ilgili bir bir etüd, talebe ödevi hazırladım. Yine bu şekilde Sabahattin Ali ile bir talebe çalışması yaptım. Sonradan hikâyeler de yazmaya başladım…

Mustafa Kutlu: Gençken insan bir an önce kitabım olsun istiyor.

Gençken insan biran evvel kitabım olsun istiyor. Yani bunu ben hoş görürüm ama çok dikkat etmek lazım. Bana da arkadaşlar “Çok iyi yazıyorsun” dediler. Ve “Bunları kitap yapalım” dediler. Ben de çok şanslı bir adamım, ilk yazdıklarım kitap oldu. Dolayısıyla bahsettiğiniz ilk yazılanlar aslında… Bir müddet sonra ben Hanya’yı Konya’yı anlayınca bunların vasat olduğunu fark ettim... Yani talebe ödevi sonuç itibariyle… Hikâyeye yedi, sekiz sene ara verdim. Yani ne yapmam gerekir konusunda uzun uzun düşündüm. Onlar da benim kitaplarım inkâr etmiyorum. İsmet Özel’in dediği gibi “Şairleri affedebiliriz.” Ama artık beni lütfen affedin, onları artık basmıyorum.

Öbürü neydi?

Mustafa Özel: Kalbin Sesi… Nereye ulaşacak bu kalbin sesi?

Mustafa Kutlu: Kalp (gönül) konusu çok mühim.

Kalbin Sesi’ni yazarken, ben talebeliğimde okuyup da anlayamadığım, tamamlayamadığım sonradan otuz sene beraber, yüz yüze baktığımız İsmail Kara’nın yol göstermesi ile tefsirde Elmalılı Hamdi Efendi’yi esas aldım ve onun ışığında, onun anlattıklarıyla şunu anladım. Efendi Hazretleri diyor ki “Ben düşünceye, şuura, akla, gerçeğe, hakikate, aklınıza ne gelirse bunların hepsine kalpten giderim” diyor. Kalp konusu çok mühim. Bizim anlayışımızın, kavrayışımızın, duyuşumuzun, bilişimizin, hemen hemen her şeyimizin kalpten geldiğini anlatılıyor. Dolayısıyla kalbi öne çıkarmak; akıldan ziyade kalbi öne çıkarmak bir yol olarak gösterildiği için ben bunu esas aldım.

Nurettin Topçu:  Vicdan Cenab-ı Hakk’ın kalbimizdeki sesidir.

Ve “kalbimiz ne diyor?” Bu çok önemli bir şey. Kalp aynı zamanda vicdanın da merkezidir. Rahmetli hocamız Nurettin Topçu çok güzel bir vicdan tarifi yapmıştır. “Vicdan Cenab-ı Hakk’ın kalbimizdeki sesidir.” Bu çok müthiş bir şey. Hepimiz şunu biliriz ki kalbimizde iki ses vardır.  Biri Hakk’a götüren, biri yoldan saptıran… İkisi birbiriyle sürekli cedelleşmektedir.

Vicdan Hakk’ın sesini dinlemektir.

Yani vicdan burada Hakk’ın sesini dinlemektir. Hakk’ın sesini dinleyebilirsek eğer bizim için yollar açılır, ufuklar açılır, hidayet sebebi olur. Dolayısıyla bunu ben denemelerde, hikâyelerde, kitaplarda, bir olay, bir macera, bir anlatı içerisinde sunmuşumdur. Ama şimdi artık istiyorum ki bunu, vicdanı, kalbin sesini çok net bir şekilde anlatayım. Kalbin Sesi’yle anlatmak istediklerim özetle bu çerçevededir. Şu an bütün dünyanın; hem bizim, hem İslâm âleminin, herkesin başındaki bela Kapitalizimdir. Yani buna doğrudan doğruya isterseniz “küresel sermaye” deyin, isterseniz “küresel güç” deyin, isterseniz “Kapitalizm” deyin, her ne derseniz deyin karşımızdaki heyûlâ bütün dünyanın kanını emiyor.

Kapitalizmin tasallutundan kurtulmadıkça ne ahlâk, ne iktisat, ne aile… Hiçbir şey konuşamayız.

Şu anda bundan kurtulmadıkça, bunun tasallutundan kendimizi, neslimizi selâmete çıkarmadıkça hiç kimseye rahat, huzur yoktur. Bütün kanunlar Kapitalizmin kanunlarıdır. Dünyada geçerli kanunlar onun kanunlarıdır. İktisatta, eğitimde, sanatta her yerde onun kanunu geçerli… O kanunların gölgesinde ve baskısı altında biz ne ahlâk konuşabiliriz, ne aile konuşabiliriz, ne çocuk konuşabiliriz, ne iktisat, ne şu, ne bu! Hiçbir şey konuşamayız.

Sezdiklerimi yazmakla mükellefim.

“Buradan, bu badirenin içerisinden nasıl çıkabiliriz, nasıl yakamızı kurtarabiliriz?” Bu, bana düşen bir şey değil. Ben ne felsefeciyim, ne filozofum, ne ilim adamıyım, ne akademisyenim! Ben bir hikâyeciyim. Benim sezgilerim var. Sezdiğim şeyleri yazmakla mükellefim. Bunları yazıyorum ve bunları yazarken de kendilerine teşekkür ediyorum buradan… Kime teşekkür ediyorum? Başta İsmail Kara olmak üzere; Mustafa Özel’e, Süleyman Seyfi Öğün’e ve diğer bazı hoca arkadaşlarıma... Az önce de dediğim gibi “Beni o uçurumda itin” diyerek kendilerinden yardım alıyorum!

“Yeter artık bize hikâye anlatma” diyebilirler!

Bunu, tabi sonuç olarak bir ideoloji, bir doktrin olarak dile getirmem mümkün değil. Ama bir pencere açmak istiyorum, bir kıvılcım çakmak istiyorum, bir işaret fişeği olmak istiyorum. Buna da devam edeceğim ömrüm oldukça. Artık bundan böyle hikâye yazmak istemiyorum. Çünkü bana artık şunu söyleyebiliyorlar: Yeter! Artık bize artık hikâye anlatma.

Mustafa Özel

Son beş soru…

Son cümleden alarak bir sual tevcih etmek istiyorum. “Ben artık hikâye yazmak istemiyorum. Başka bir şey söylemek istiyorum. Derdim sıkıntım bu” diyorsunuz. Bu sizin için, daha doğrusu bizim için bir handikap mı?

Mustafa Kutlu

Arkadaşı göremiyorum, gözlerim de iyi değil de! Ayağa kalkınız lütfen!

Ben artık hikâye anlatmak istemiyorum dediniz ya...

Mustafa Kutlu

Hayır, başkaları bana öyle söylüyor!

Camiamızda ya da inanç sistemimiz içerisinde kalem oynatan, hakikat mahreçli kalem oynatan insan sayısı o kadar az ki… Ve dahi bunu sizin gibi derdini anlatırken araç olarak hikâyeyi kullanan yazarlarımızın sayısı o kadar az ki. Geçmişten bu yana bilinen birkaç insandan, yazarlardan biri sizsiniz. Bu dertten, bu sıkıntıdan uzaklaşarak, bu alanı boş bırakmak da bir handikap değil mi?

İkincisi, şiiri sormak istiyorum. “Ben bir filozof değilim. Bir pencere açmak istiyorum” dediniz. Ama bunları atlatmak da düşünce adamlarının meselelerini dile getirme sebebi. Edebiyat da bir düşünce ürünü. Edebiyat ile düşüncenin aynı minvalde yürümesi mümkün mü? Eğer aynı minvalde yürüyebiliyorsa düşünce edebiyatın neresinde yerini alır? Yukarılarda bir yerlerde mi? Nerede? Bu bir handikap mı?

YARIN: Yerim boş kalacak endişesinde değilim.

Mustafa Kutlu

1947 yılında Erzincan’da doğdu. Orta Öğrenimini Erzincan Lisesi’nde, yükseköğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Tunceli ve İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yaptı.1974 yılında öğretmenlik görevinden ayrılarak kuruluşuna katkıda bulunduğu Dergâh Yayınları’nda çalışmaya başladı. Sanat hayatına, İstanbul’da çıkan “Fikir ve Sanatta Hareket” dergisinde yayımladığı hikâyeler ile girdi. Adımlar, Hisar, Türk Edebiyatı, Düşünce, Yönelişler gibi dergilerde yazdı. 1990 Mart’ından itibaren yönettiği Dergâh dergisinde hikâye ve yazıları yayınlandı.1986 yılından itibaren Zaman gazetesinde “Bir Demet İstanbul” başlığı altında şehir yazıları yayımladı, daha sonra bu faaliyetini Yeni Şafak Gazetesi’nde sürdürdü. Sinema ve televizyonla ilgilenerek senaryolar yazdı, Kanal 7 televizyonuna programlar hazırladı. Mustafa Kutlu, 24 farklı hikâye kitabına; Şehir Mektupları, Akasya ve Mandolin, Yoksulluk Kitabı isimli deneme kitaplarına ve Sait Faik’in Hikâye Dünyası, Sabahattin Ali isimli inceleme kitaplarına imza attı.


Yorum Ekle