29 Mayıs 2020, Cuma
Son Dakika

Mustafa Kutlu’nun ‘Uzun Hikâye’sine bakış-II

20.05.2020

Bilim ve Sanat Vakfı’nda iktisat ve yönetim gurusu Mustafa Özel’in yönetiminde düzenlenen Mustafa Kutlu Vefa Sohbeti’nin ikinci bölümünde sözün ve hikâyenin üstadı Mustafa Kutlu’nun ‘Uzun Hikâyesi’nin serencamına ortak olmaya devam ediyoruz.

Mustafa Özel ve Mustafa Kutlu

Mustafa Kutlu: Yerim boş kalacak endişesinde değilim.

Bir defa yerim boş kalacak endişesinde değilim. Şunu çok net söyleyebilirim. Bugün bizim şiirimiz, bizim hikâyemiz gayet iyi durumda. Dünya çapında hikâyecilerimiz, şairlerimiz var. Bundan ben çok memnunum. Yani elli sene önce biz bu işlere başladığımızda böyle şeyler yoktu. Çok esaslı arkadaşlar yetişti. Yerim boş kalmaz merek etmeyin! O bakımdan yerim boş kalmaz merak etmeyin. Sorunun ikinci kısmını (edebiyatla ilgili soruyu) Mustafa’nın cevaplamasını istiyorum.

Mustafa Özel: Edebiyat bütün bilimlerden üstündür.

Edebiyat bütün bilimlerden üstündür. Samimi kanaatimdir. Ama edebiyatçının problemi diğer bilimlerden anlamamasıdır. Sıkıntı burada! Yani ciddi sosyoloji okuyan, ciddi tarih okuyan, hele hele ciddi ciddi iktisat okuyan edebiyatçımız yok ya da çok az. Tanpınar’ı Tanpınar yapan en az Sabri Ülgener kadar iktisat biliyor olmasıdır. Onun için roman mı yazmak istiyorsunuz, şiir mi yazmak istiyorsunuz çok ciddi iktisat, sosyoloji, tarih biliyor olmalısınız.

Vefakârlar BSV'nin Vefa Salonu'na sığmadı.

Çağımız iktisat çağı! Sokaktaki adamın bilgisi iktisat değil.

İktisat yiyip içiyoruz, “Kapitalizm” diyoruz, çağımız iktisat çağı! Teorik iktisadı kastediyorum arkadaşlar. Sokaktaki adamın bilgisi iktisat değil. Ben mesela BSV seminerlerinde “fiyat nedir?” diye soruyorum. İddiam şudur. Herhangi bir üniversitede iktisat bitiren yüz kişiden doksan dokuzu fiyatın he olduğunu bilmiyor maalesef. Şimdi burada seminerlere girmeyeyim! Bahar döneminde gelirsiniz, öğrenirsiniz! Fiyat gibi bir kavramı biz sokaktaki adam kadar biliyoruz! Nazari düzlemde bilmek lazım. Fiyatı bileceksiniz ki ondan sonra modern insana seslenen şiiri yazabilirsiniz… Şiir, hikâye, roman yazabilirsiniz. Arz ederim efendim!

Mustafa Kutlu Hocamız biraz önce “Yerimin boşalacağını düşünmüyorum. Çok iyi şairlerimiz ve hikâyecilerimiz var” dedi. Bununla birlikte burada bir realite, bir gerçek var. Özellikle muhafazakâr, millî ve manevî değerlerine sahip kesimin edebî eserleri söz konusu olduğunda şiirde ve hikâyede gerçekten iyi bir durumdayız. Fakat romanda aynı şey söz konusu değil. Diğer taraftan yine hocamızın da atıf yaptığı ve Mustafa Özel’in de mütemadiyen söylediği gibi kapitalizmin içinde boğuşuyoruz ve artık onunla özdeşleştik. Yirmi yıl öncesine göre, kırk yıl öncesi göre bu keyfiyeti tamamen kanıksamış ve Kapitalizme bir anlamda entegre olmuş durumdayız. Dejenerasyonun boyutları çok çok fazla. İş dünyasının içinde olan birisi olarak şunu çok rahat bir şekilde söyleyebilirim. Çok acı, ama bu bir gerçek. ‘Yeşil Kapitalizm’ diğerine rahmet okutuyor.  Buna rağmen biz neden roman yazamıyoruz?

Mustafa Özel

Soruyu kime sordunuz? Ben de cevaplayabilirim, Mustafa Kutlu da cevaplayabilir.

Mustafa Kutlu: Roman çıkmaza düşmüş insanın dramını anlatır.

Romanda bittabi Mustafa Özel çok çok iyi durumda. Kaç tane kitap çıkardı, sayısını hatırlayamıyorum.

Roman meselesini bir daha söylüyorum. Roman meselesi şudur. Çok kısaca söyleyeceğim. Romanla ilgili bir sürü laflar var! Ama özet şu: Roman çıkmaza düşmüş insanın dramını anlatır. Benim şahsi görüşüm, yani çeşitli meselelerin getirdiği çıkmazlar vardır. İktisadi çıkmazlar, efendim ailevî çıkmazlar, insanî çıkmazlar… Ama sonunda gele gele insana gelirsiniz.

Bizim asıl dramımız nefis mücadelesidir.

İnsanı da çıkmaza düşüren şey nefsidir. Bizim anlayışımız böyledir. Yani bizim asıl dramımız nefis mücadelesidir. Nefis mücadelesi de çok geniş bir kavramdır. Dolayısıyla -ben İslami bir nazarla bakan bir adam olarak söylüyorum- nefis mücadelesini hakkıyla anlatabilen, bu mücadelenin taraflarını gösterebilen ve ‘buradan nasıl biz ızdırap doğuyor?”u dile getirmek durumunda olan kişiler, romancılar bu yolda yürüyebilirler. Bu da kolay bir şey değil. Buna iyi çalışmış olmak lazım. Bir de tabii ki Müslümanlıkla ilgili temel bir yaklaşımın, bilgi birikimin olması lazım.

Vefa Sohbeti

Türkiye’de eksik olan fikir!

Kalbin Sesi kitabımın sonunda da belirttiğim hususları Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan “Yoldan Çıkmanın Yolu-1” ve “Yoldan Çıkmanın Yolu-2” başlıklı yazlarımda meramımı açıkça ortaya koymaya çalıştım. Bu da şudur: Ortada hazır bir şey yoktur, ortaya çıkartılacak şeyler vardır. Bundan da topyekûn insanlarımız sorumludur. Kimler sorumludur? Düşünen insanlar, düşünmeyi, hedefi, istikbali gören ve ona göre kendini söz konusu hedefe adayan insanlar... Kimler bunlar? Akademisyenler, sanatçılar, siyasetçiler,  yazarlar, talebeler… Her kim olursa olsun memleket irfanını kendine dert edinen şahıslar... Bunlar nereye uzanabilirse, neyin ucundan, kenarından, ortasından tutabilirlerse… İktisatçılar iktisattan siyasetçiler siyasetten, hukukçular hukuktan, eğitimciler eğitimden, yöneticiler idareden… Tüm bunların felsefesinden başlayıp da bir bütün içerisinde birbirleriyle irtibatını koparmadan memleket meselesine dair çalışmalara kendilerini vermeleri lazım. Bu iş kolay iş değil. Önce fikren inkişaf etmek lazım. Türkiye de eksik olan bence fikir. Fikir adamları, akademya… Fikir meselelerinin ucuza getirilmemesi lazım. Bir örnek vereyim. Allah şifa versin -rahatsız son zamanlarda- Mehmet Genç Ağabeyimiz. Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi kitabını yazdı.  

Mehmet Genç ülkemizin en önemli fikir adamlarından biridir.

Mehmet Genç, Türkiye’nin en önemli fikir adamlarından biridir. Bununla birlikte sadece bir tane kitabı vardır ve bu kitap 15 senede vücut bulmuştur. Ve bir 15 sene de ondan öncesi vardır.  Arşivlerde geçmiştir ömrü. Dubrovnik arşivlerine de gitmiştir, Girit arşivlerine de… Böylelikle mufassal bir şekilde Osmanlı’nın devlet ve iktisat meselesini ortaya koymuştur, ama epey bir zaman sonra. Kitapla ilgili çok büyük bir maceraları var. Bunlar böyle bugünden yarına olacak işler değil. Her şeyden önce adanmışlık lazım. Ancak kendini bitamamiha işine vermiş insanlar eser ortaya koyabilir. Bu insanların da mutlak surette başka disiplinlerde çalışanlarla beraber yürümeleri lazım. Bu iş nasıl olacak, kim yapacak hangi müessesede kimler bunları yapacak? Vakıf mı, dernek mi, üniversite mi, enstitü mü? Ben bunları yapamam, üzerime vazife değil! Sadece ‘ne yapılması lazım gelir?’i söyleyebilirim. Bahsettiğim bu çerçeveyi çizmeyi çok önemli buluyorum.

Bundan 10 sene önce Huzursuz Bacak adlı bir kitap yazmıştım.  Turgut Özal dönemini anlatıyor. Orada kanaat ekonomisinden bahsettim ve bu konuyu Mustafa Özel ile de çokça istişare ettim. Fakat şimdi geldiğim nokta şu: Sadece finans, sadece iktisat, sadece kanaat ekonomisi, işte bunu alalım, bunu halledelim. Böyle olmuyor. Yani bir bütün olacak; iktisadı, hukuku, siyaseti, eğitimi, ahlâkı… Hepsini bir arada toplayan, bunun üzerine bir bina kuran, bir yapı içerisinde bulunmak lazım geliyor.

Kanlı-canlı ihtiyarlar olduk!

Ama biz artık kanlı canlı ihtiyarlardan olduk. Her sonbahar bizi hüzün basıyor. Çünkü her geçen gün birimiz eksiliyoruz. Ama sizlere düşecek bu görevler. Bizden size bir ışık, bir pencere açılabilirse biz vazifemizi yapmış sayılırız. İnşallah buradaki genç arkadaşlardan ümitvarım. Sizin dediğiniz gibi Türkiye’de bu çok konuşuluyor. Muhafazakârlar için konuşuluyor, başka kesimler için konuşuluyor.

15 Temmuz direnişi milletin, ümmetin umududur.

Bir dejenerasyondan, bir düşüşten bahsediliyor. Ben hiç de o fikirde değilim. Çünkü şuna şahit oldum ki bu memlekette hemen hemen her kesimden kişiler  “Bizden adam olmaz, bu memleket batmış, ahlâk gitmiş, din gitmiş, bu gençlerden ne olacak? Bunlardan hiçbir şey olmaz!” diye çok umutsuz bir şekilde memleketin geleceğinden umudunu kesmişken umut, birden bire 15 Temmuz direnişi oldu.

Bizim tezimiz: El-Muzaffer daima!

15 Temmuz direnişi milletin, ümmetin umududur. 15 Temmuz direnişi ruhumuzu kaybetmemiş olduğumuzun en büyük işaretidir. Demek ki bütün darbelere rağmen, her şeye rağmen bizim bir ruhumuz var. Buna sahip olmak durumundayız. Bu ruh bizi bir yere götürebilir. Meselelerimizi, ufkumuzu günün ve aktüalitenin hengâmesinin dışında böyle bir atmosfere taşımamız lazım. Ben çok ümit varım. Bittik, öldük, mahvolduk gibi mülahazaları kabul etmiyorum. -Hatta yenilmişlik sendromunu da kabul etmiyorum. Niye yenilmiş olalım ki yani. Bizim düşüncemiz, bizim tezimiz yenilmez.

Mustafa Özel

Biz Beşiktaş mıyız!

Mustafa Kutlu

Bizim tezimiz el-Muzaffer daima.

Mustafa Özel

Buyur İbrahim Ethem.

İbrahim Ethem Gören

Elli yılın sonunda masanızın başında yazı yazmak için oturduğunuzda kaleminiz size neleri ilham ediyor?

Mustafa Kutlu: Kırk yıllık ahlâk davasından vazgeçemeyiz.

Bu sorunuza bir hatıra anlatarak cevap vereyim.  Eksiden Marmara Kıraathanesi vardı Beyazıt’ta. Orada hemen herkes vardı! Siyasetten anlayanlar, fikir teâtisinde bulunanlar, üniversite hocaları, gazeteciler, yazarlar, üniversite talebeleri…  Saydığım zevat buraya gelir, sohbetler edilir, konuşulur, hasbihal edilir, falan, filan… Kıraathanenin yan tarafında iskambil oynayanlar vardır, diğer bir tarafta da bilardo oynayanlar… Üst katta talebeler ders çalışır… Orası oldukça renkli bir yerdi.

1960’lı yılların Marmara Kıraathanesi’ne gidiyoruz. Günlerden bir gün… Kıraathane lebaleb dolu. Hazirun umumiyetle iskambil oynuyor. O iskambil oynayanların içinde gazeteciler, sanatçılar, falan, filan var. Dışarıdan birisi gelmiş, iskambil oynayanların yanına gitmiş, Demiş ki “Ya bırakın şu iskambil oynamayı, kalkın Nurettin Topçu üstadı dinlemeye gidelim. Eminönü’nde Halk Evi’nde konferans veriyor.” Bir tanesi hiç kafasını kaldırmadan cevap vermiş: “Bırak” demiş: “Kırk yıllık ahlâk davası.”

Şimdi biz bu kırk yıllık ahlâk davasından vazgeçemeyiz. Bizim tek bir meselemiz vardır o da ahlâk davası. Yani bunu hiçbir şeye kurban edemeyiz.  Ahlâk olmadan hiçbir şey olmaz. Ha, bu nasıl olacak? Benden formül beklemeyin, yani nasıl bir formül verebilirim ki! Nasıl bir reçete yazabilirim ki! Ama hep beraber bir araya gelirsek inşallah güzel şeyler ortaya çıkar.

Ya Tahammül Ya Sefer kitabında bir yerde şöyle diyorsunuz: “Sefer içinde tahammülde.  Kalbin Sesi belgeselinizde görüyoruz ki çok kez sefer ettiniz, çok şeye tahammül ettiniz. Peki, bunu bizim hayatımızda örtülü bir perde olarak nasıl idame ettirebiliriz?

Mustafa Kutlu: Çaresi aşkın ya tahammül ya sefer.

Ben buna şairane bir cevap vermek isterim. Şair değilim ama! Şimdi bu Ya Tahammül Ya Sefer lafını ben Divan edebiyatımızın bir beytinden apardım. Orada şöyle deniliyor: Çaresi aşkın: Ya tahammül ya sefer. Yani aşka düştüğünüz zaman ya tahammül edeceksiniz, ya da sefere çıkacaksınız.  İkisi arasında bir fark yoktur. Tasavvufta da durum böyledir. Şeyh Efendi mürîdâna ya tahammülü tavsiye eder ya da sefer verir. Her ikisi de seyr-i sülûka götürür dervişleri. Bizim seçimimiz arasında çok fark yoktur. Tahammül edenle sefere çıkan arasında aslında fark yoktur. İkisinin de derdi aynı. Dolayısıyla bunu seçmek de size kalmış bir şey.

Mustafa Özel

Son üç soru!

Hoş geldiniz. Teşekkür ederiz. Hikâyeciliğiniz özelinde bir soru iletmek istiyorum. Sizin hikâyelerinizde genel itibariyle daha geleneksel formda metinlerle buluşmuş oluyoruz. Bununla birlikte iki binli yıllarda ve daha yakın tarihlerde Türk öykücüğünde, Türk hikâyeciğinde daha fantastik unsurlarla duygu gerçekçilikle, bilim kurguyla ya da fantastik sızma denilen metinlerle, öykülerle karşılaşıyoruz. Bu konu hakkındaki yorumunuz nedir?

Mustafa Kutlu: Oyun peşinde değilim!

Çok net, çok açık konuşayım.  Ben bütün sanat işlerine memleket meselesi olarak bakıyorum. Ben oyun peşinde değilim. Oyun peşinde olanlar, hüner göstermek isteyenler göstersinler. İster yapısalcı olarak yaz, ister gösterge bilim yaz, ister oradan yaz, ister buradan yaz. Yazdığınızdan bana bir şey geliyor mu? Gelmiyor mu? Derdime çare oluyor mu? Olmuyor mu? İstediğin tarzda yazabilirsin. Yeter ki bana dokunsun. Dokunmuyorsa ört ki ölem! Bilmem anlatabildim mi! Biçimciliği sadece biçimcilik olarak alırsak hapı yutarız. O bir oyundur. Oysa bizim oyun oynamaya vaktimiz yok. Bizim ciddi bir duruşumuzun olması lazım. Fantazya, fantastik, efendim postmodernizm, bilmem ne bilmem ne… Ben bunlar yasaklansın, bunlar çok kötü demiyorum. Böyle de yapabilirsiniz. Yeter ki yazdıklarınız bize, gönlümüze dokunsun. Sadece hoşça vakit geçirmek için yazılanlar bizim derdimize ilaç olmaz.

İki sorum olacak. Birincisi hikâyelerinizde seçtiğiniz karakterleriniz halktan, çevrenizden insanlar. “Şu hikâyedeki şu karakter benim için çok kıymetlidir” dediğiniz bir karakter var mı kitaplarınızda?

İkincisi de Ya Tahammül Ya Sefer kitabında İlhan karakteri… Sır kitabında -yedinci hikâyede olması lazım yanlış hatırlamıyorsam- onun geleceğini görüyorum. Bunu bilerek mi yaptınız?

Mustafa Kutlu

Bilerek yaptım. İlhan benim istikbale hazırlanan Asımın Nesli’ndeki Asım gibi bir çocuktur.  Kül yutmayan, uyanık bir çocuk…

Diğer soruya gelelim, kahramanlara… Benim ömrüm kahvelerde yazarak, okuyarak geçti. Benim kütüphanem yok. Okuduğum kitapları dağıtırım.

Masa başı adamı değilim!

Masa başı adamı değilim! Kitaplarımda da yazıp söylüyorum hayat önemli benim için. Hayat bana çok şey öğretti/öğretiyor. Kitaplar da öğretiyor tabi ki, kitapları da inkâr edemeyiz. Müstahdeminden çaycısından, memurundan müdürüne, âmirine varıncaya kadar hemen her kesimden adamla oturup kalkmayı yeğleyen biriyim. Dolayısıyla bu memleketin insanlarını tanıyorum. Benim bir önemli tarafım varsa bu memleketin insanlarının nasıl insanlar olduklarını, neye sevindiklerini, neye güldüklerini, neye üzüldüklerini, nasıl bir istikbal beklediklerini biliyor olmamdır. Benim ömrüm böyle geçti.

Kahraman seçmek konusunda hiçbir zaman sıkıntım olmamıştır.

Dolayısıyla kahraman seçmek hususunda hiçbir sıkıntım olmamıştır. Çok kolay yazarım. Nasıl yazdığımı belgeselde İsmail Kara anlattı zaten.

Sanatçılar için “deha” falan deniliyor. Benim sanatçıyı yüceltmek gibi bir derdim yok. Bunlar Avrupa’dan gelmiş olan laflar. Taş ustası da bir sanatçıdır. Yeter ki çekicini vurduğu zaman Allah desin. Bundan daha önemli bir sanatçı olamaz. Allah bu durumda döktürür ona. Yeter ki o noktaya gelmiş olsun. Sanatçı dediğiniz odur. Bundan daha önemli bir sanatçı olamaz. O yüzden sanatçının çok yüceltilmesini tasvip etmem. “Sanatçı ne derse doğrudur”, “Sanatçı kaprisi” falan filan ben sevmem o tür işleri. Dolayısıyla yazacağım insanlar, kahramanlar benim tanığım insanlar, bildiğim insanlar. “Bildiğim” derken, sesli düşünüyorum. Onlarla oturmuş kalkmışım gibi, onlarla arkadaşlık etmişim gibi hatta anlatırken onlarla karşılıklı konuşuruz da... Hepsiyle üç aşağı beş yukarı bir mazimiz olmuştur.

Mustafa Özel

Oral Avcı çok içerliyor. “Beni daha yazmadı Mustafa Ağabey” diyor.

Oral Avcı

En son beni yazacak!

Selvigül Kandoğmuş

Ben yıllar önce yazar adayı olarak ilk defa hocamızın kapısını çalmıştım. 

Mustafa Kutlu

Selvigül Kandoğmuş muydu isminiz? Ben şimdi şu noktaya geldim. Bunu arkadaşlar da bilsinler. Kitaplarımın adlarını hatırlayamıyorum. Kitaplarımın adlarını hatırlayınca içinde ne yazdığını hatırlayamıyorum!

Selvigül Kandoğmuş

Bizleri yüreklendirdiniz. Bizim öncümüzsünüz. Mustafa Özel Bey de siz de… Son dönem yazarlarımız ne derece başarılı sizce?

Mustafa Kutlu

Ne dediğinizi anladım. Şunu söyleyeyim. Siz de bir yazarsınız. Bazı arkadaşlar var, bu yeni eğilimlerle yazıyorlar. Az önce de kısaca değindim bunlara.  Modernizm, postmodernizm, fantazya, falan, filan… Şuydu, buydu, bir şeyler anlatıyor ama işin içinden çıkamıyor. Çıkabilene aşk olsun. Bir adam var mesela pencereye gidiyor, sigara içiyor, dışarıda yağmur var, bunları anlatıyor. Ondan sonra bir köpek geçiyor oradan, bir müddet sonra bekçi düdük, çalıyor, adam çok fena halde canı sıkıntılı, ama neden sıkıntılı olduğunu bilmiyoruz.

Bunları yazan arkadaşlar herhâlde bir akla hizmet ediyorlar, ben bu aklı anlamıyorum. Ben bunları anlamıyorum. Bu biraz dışarıdan/dışarıya bir eğilim. Benzer şekilde bunların resimle, müzikle, edebiyatla bize intikal etmesi ve onların taklit edilmesinden neşet ediyor diye düşünüyorum. 

Sanat görüşümün esası hikmet ve âhenktir.

Ben Kambur Hafız ve Minare diye bir hikâye yazmıştım. Çok da tutulan bir hikâyedir, çok okunur. Edebiyat fakültesindeki hocalar, mesela Abdullah Uçman falan bunu postmodern bir metin olarak okutuyorlarmış. Ben bunu postmodern olsun diye yazmadım. ‘Postmodernizm’in ne olduğunu da bilmem! Anlamam da! Ama şunu biliyorum. Ben hikâye yazacaksam hangi tarz, hangi şekil, hangi çerçevede yazmam lazım geliyorsa onu onun içine koyuyorum. Sanat görüşümün esası hikmet ve ahenktir. Hikmet “öz”dür; ahenk “biçim”dir. İkisi birbirinden ayrılmaz. Bu konu çok uzun… Şimdi bunu burada oturup da anlatmayayım. Öbür türlü yazan arkadaşlar yazmak istiyorlarsa yazsınlar, ama benim kalbime, kafama dokunuyorsa ve dahi bende bir etki uyandırıyorsa eklenecek bir şey yok. Hiçbir şey uyandırmıyorsa yapacak bir şey yok.

Mustafa Özel: Mustafa Kutlu ümmî bir hikâyecidir!

Mustafa Kutlu ümmî bir hikâyecidir. Ümmîden kastım dünyayla fazla ilgilenmiyor. Memleketiyle, Anadolu’yla, Anadolu insanlarıyla, Müslümanlarla ilgileniyor. Tabi ki onun ilgilenmediği kısımlarla da ilgilenmesi gereken hikâyeciler, romancılar olacaktır. Bizim toplumumuzda da olacaktır, her yerde olacaktır. Bunları birbirinin alternatifi olarak görmemek lazım. O da lazım. Mustafa Ağabey trajik bir insan değildir. “Allah var gam yok” diyor bir kere. Böyle trajedi olur mu!

Romana uygun dindar topluma ulaşmış bulunuyoruz!

Aslında bizim dindar muhafazakâr camianın tam da roman yazmaya hazır bir hale geldiğini görüyoruz. Eskiden dindar, muhafazakâr insanlar roman yazamazdı. Tam da romanı yazacağı, teneffüs edeceği ortamın içinde değildi. Mesela bizim ilk saf romancımız, pür romancımız Halit Ziya’dır. Dindar bir insan değil. Sınırda yaşıyor. Yakup Kadri, Halide Edip, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay... Bunların hepsi sınırdaki insanlardır. Dolayısıyla iki tarafı da görebiliyorlar. Dindar insanlar Peyami Safa, Tarık Buğra bunlar –tabii ki dini akidelerini sorgulayamayız- dindarâne yaşamış insanlar değillerdi. Az çok onlar yazabildiler. Ama dindar romancının çıkabileceği romana uygun dindar topluma ulaşmış bulunuyoruz. Bu elimizde olan bir şey değil. İyi ya da kötü bir şey değil. Neyse odur. Bundan sonra Büyülü Gerçekçilik de dâhil olmak üzere bunların hepsi ortaya çıkacaktır. Ama önemli olan –Mustafa Ağabey’in altını çizdiği- kalbimize dokunması. İstediğiniz tarzı alın.

Roman batıda imal edilmiş bir edebi türdür.

Roman nihayet batıda imal edilmiş bir edebi türdür. Ama bunu İtalyanlar kendine göre ithal ediyor, Brezilyalılar da öyle. Mesela Ruslar romanı batıdan aldılar ama ben Avrupa’nın Gogol tarzında bir romancı yetiştirdiğine inanmıyorum. 1840’lardan bahsediyorum. O kadar yerlileştiriyor, o kadar Rus’un derdine deva olacak bir tarza getiriyor ki “işte o” diyorsunuz. Bizde bu eksikti. Şimdi bizde da bunun ilk adımlarını görüyoruz.

Belgeselde bir fotoğraf çok dikkatimi çekti. Sizin İsmail Kara’nın, Sinan Çetin’in, İsmet Özel’in yer aldığı bir fotoğraf. Bu fotoğrafın hikâyesi var mı?

Mustafa Kutlu

Anlatayım… Efendim o fotoğrafın tarihi 1996’dır. Yeni Şafak gazetesinin çıktığı senedir. Biz de arkadaşların ricasıyla İsmail Kara ile birlikte, İsmail Kara da ben de gazeteci değiliz ama bir katkımız olun, herkes bir araya geliyor mülahazalarıyla biz de Yeni Şafak’a destek verdik.

Mustafa Özel

Türkiye’nin birikimi…

Mustafa Kutlu: Hep ileriye bakarım!

Evet, Türkiye’nin birikimi.  Bahsettiğiniz fotoğrafın hikâyesine gelelim. İçinde Sinan Çetin’in olmadığı bir fotoğraf da var. Bir gün o fotoğrafın hikâyesini yazacağım.

Sinan Çetin’in Nabi Avcı Bey’e bir muhabbeti varmış sanırım, grubumuzu seviyormuş falan. Sinan Çetin, “Yeni Şafak gazetesinin köşe yazarlarının fotoğrafını ben çekeyim” demiş. Bizi kendi stüdyosuna götürdü. Orada hepimizin, ayrı ayrı köşe yazarlarının fotoğrafını çekti. Sonra da “hep beraber fotoğraf çekilelim denildi.” Biz bir araya geldik. Sinan Çetin Bey de o fotoğraf stüdyosunun sahibi olarak yanımızda bulundu ve o fotoğraf böylece ortaya çıkmış oldu. İsmail Kara hafız olduğu için onun hafızası çok iyidir. Herkes beni nostaljiyle ilişkilendirir ama ben geriye bakmam, hep ileriye bakarım. Geride kalanları da unuturum çoğu zaman. Hatıra falan da yazmam. İleriye bakarım. Hâsılı unutuyorum nasıl olduğunu yani! Ama böyle bir şey olmuştu o zaman.

Mustafa Özel

Evet, Oral Avcı son soru sizin. Hava da epey ağırlaştı!

Oral Avcı

Mustafa Ağabey Allah senden razı olsun.

Mustafa Özel

Oral Avcı arkadaşımız bir iş adamıdır ve her yıl tüm kadrosuna ve bütün misafirlerine ajanda vs. yerine Mustafa Kutlu’nun hikâye kitaplarını hediye eder.

Salondan Oral Avcı’ya büyük bir alkış!

Mustafa Kutlu

Harikasınız.

Oral Avcı

En çok sevdiğiniz yöre türküsü hangisidir? Ve niye?

Mustafa Kutlu: Türküleri seviyorum.

Türküleri seviyorum. Bende radyo-türkü sabahtan akşama kadar açıktır. Tanpınar şöyle diyor: Bizim romanımız türkülerimizdir.

Türküyü severim. Hiçbir çevre ayırt etmeden hakiki türküleri, uyduruk olmayanları dinlerim.  Hatta şu salonun içerinde herkesin duyabileceğim bir alet olsaydı da şu muhabbetin içerisine birkaç türkü koysaydık daha da güzel olacaktı.  

Oral Bey, bir tane değil de üç beş tane sayabilirim.  

Şu yüce dağları duman kaplamış.
Yine mi gurbetten kara haber var.
Seher vakti burda kimler ağlamış.
Çimenler üstünde gözyaşları var.”

Bu bir Erzincan türküsüdür.

Büyük bir alkış…

Çok güzel türkü söyleyenler var ülkemizde. Kendi tecrübemi söyleyeyim dinlemek için. Çok güzel okuyan üç hanım var: Emel  Taşçıoğlu, Gülşen Kutlu bir de Erzurumlu Aysun Gültekin. Bilhassa uzun havalarda. Bu üçü ustadır.

İbrahim Tatlıses Türkiye’den çıkmış en güçlü sestir.

Mesela İbrahim Tatlıses… Türkiye’de çıkmış ve çıkacak en güçlü sestir. Onun arabeskini falan söylemiyorum! Yıllarca radyolarımızda okunan “Ayağında kundura…” türküsünü bir söyledi, Balkanlardan Kafkaslara, oradan bilmem nereye kadar yayıldı. Olağanüstüdür yani. 

Bunun gibi Kerkük türkülerini çok severim. Üstad ile beraber -Oral Avcı’yı kast ediyor-dinliyoruz. Ayrıca Kırşehir, İç Anadolu türkülerini…

Mustafa Özel

Ağrı, Ağrı…

Mustafa Kutlu

Harput, Diyarbakır, Malatya, Urfa. Ve Kerkük… Bu üçgenin içindeki türküler çok hoştur, Kayseri, Niğde, Nevşehir gibi İç Anadolu türküleri ve Konya türküleri de öyle. Mesela Ürgüp bambaşkadır. “Cemalim, Cemalim” türküsü olağanüstüdür yani.

Ben şimdi türküye başlarsam bir konu daha açılmış olacak! Onun için başlamayayım.

Mustafa Özel

Pekiyi arkadaşlar. Mustafa Ağabey çok teşekkür ederiz.

Hamiş: Hamiyetperver işadamı Oral Avcı’nın Üstad Mustafa Kutlu’ya celi sülüs bir “Hoşgör” hüsn-i hat levhasını takdimiyle program nihayet buldu. Rabbim Mustafa Kutlu’ya nice nice yeni ilhamlarla yeni eserler lütfetmesini niyaz ederken Vefa Sohbeti bağlamında Bilim ve Sanat Vakfı’na vefa gösteren tüm gönül dostlarına selâm ederek yaklaşan Ramazan-ı Şerif bayramlarını tebrik ediyorum.


Yorum Ekle