Ü lkemizin önde gelen ilim, fikir ve dava insanlarından Prof. Dr. Süleyman Doğan ile insana, aileye, topluma, eğitime, hayata, hakikate, akademiye, üniversiteye bakışı üzerine gerçekleştirdiğimizin mülâkatın beşinci bölümü ile yeniden huzurlarınızdayız.

`height=
Prof. Dr. Süleyman Doğan ve İbrahim Ethem Gören

İbrahim Ethem Gören: Süleyman bey, üniversitelerimiz sıradanlaşıyor mu? Ne dersiniz?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Günümüzde üniversiteler sıradanlaşma riski ile karşı karşıyadır. Bu çerçevede seçkinlik tutumu hiçyitirilmemelidir. Burada seçkinlik kavramı ile kendini toplumundan soyutlayan ya da üstün gören bir önyargı anlamında değil, kavrayış ve anlayış dikkatini teyakkuz halinde tutma tavrına işaret ediyoruz. Hakikati aramak, maden aramak gibidir. Madenleri elde etmek için aramak, derin eşmek ve arıtmak gerekir. Hakikat de, katışıksız olarak  işte şurada  açıkta durmaz. Bir şeylerle birlikte, karışık ve derinlerdedir: Ulaşmak için, aramak, araştırmak ve arıtmak gerekir. Derin eşmek, yani  derinleşmek  gerekir. Verileri arıtmak ve sonuçlara, genellemelere varmak için akıl süzgecinden geçirmek gerekir.

Yükseköğretim alanında   reformyenilenme  ve  yeniden yapılanma  gibi dışsal çabalara değil,  regeneration  yani sistemin kendisini yeniden üretecek içsel bir dönüşüme ihtiyaçvardır. Bu dönüşüm ancak yasal düzenlemenin yanı sıra, yükseköğretim kültürü, öğrenci motivasyonu ve akademisyenlerin bütün kapasitelerinin hesaba katılarak topyekû n bir yürüyüş halinde gerçekleştirilebilir. Yasal düzenlemeler sadece öğretim sisteminin kurgusuna vurgu yapmaktadır. Oysa yasaların uygulanacağı unsurlar (öğrenenler, öğretenler ve öğretim sistemi) birlikte bir dönüşüm yaşamalıdır. Bir başka ifadeyle, yükseköğretimde bir  durum alış öz değişimi  gerçekleştirilmelidir. Cumhuriyet tarihi boyunca 1933`den beri 89 yıl boyunca beş önemli yasal düzenleme ve birçok mevzuat değişikliği yapılmasına rağmen, yükseköğretim alanı önemli tartışma ve eleştirilerin gündeminden çıkmamıştır. Burada en temel hata yasal düzenlemelerle her şeyin düzeleceği şeklindeki yanlış bir önyargıdır. Yükseköğretim hakkında bir şeyler yazmak veya yasalar düzenlemek gerçeği değiştirmemektedir. Sürekli değişiklikler veya reform yapmak sürekli hata yapmak anlamına da gelmektedir. Türk yükseköğretiminin en önemli zaaflarından biri de fikri buluşlar, patent ve patentlerin ürüne dönüşmesi bir başka ifadeyle teknoloji üretimi konusundadır. Türk üniversitelerinin son yıllarda, yayın sayısı (araştırma makaleleri) artışında dünya ölçeğinde çok önemli bir başarı sağladıkları fakat üniversitelerin araştırmalarını teknolojiye dönüştürme ve üretime geçirme konusunda başarısız olunduğunu söylemek yanlış olmaz.

`height=
Süleyman Doğan Haydar Aliyev ile röportaj yaparken

'Türkiye`nin temel sorunlarına çözüm üretmede yavaş hareket etmesinin ardında yatan etkenlerden biri sosyal bilimlerin üniversite yapılanması içindeki yeriyle bağlantılıdır.' diyorsunuz. Sizce Eğitim Fakültelerinin ve özellikle mezkû r fakültelerin eğitim bölümlerinin çözüm bekleyen sorunları nelerdir?

Hadiseyi genel olarak değerlendirmek icap eder. Problemlere geçmezden önce bir tesbit: Daha önce öğretmen yetiştiren kurum olarak farklı isimler olsa da bugün eğitim fakültesi sağ ve sol odağında olmuştur. Buralarda eğitim pedagojik tasarlanmamış ideolojik tasarlanmıştır. O nedenle eğitim fakülteleri milli eğitim bakanlığıyla sıkı bir işbirliği halinde çalışmalıdır. Eğitim fakülteleri madem milli eğitim bakanlığına bağlı okullara öğretmen yetiştirmektedir o halde bakanlık ile paralel eğitim öğretim yapılmalıdır. Birbirinden bağımsız olmamalıdır. Öğretmen akademisi kurulmalıdır. Hâsılı eğitim fakültelerinde ıslah yapılmalı ve akademik kalite artırılmalıdır. 

Şimdi; 'Problemler, onları yarattığımız aynı düşünme düzeyinde kalarak çözülemez'. Eğer kurumların kökleşmiş gelenekleri oluşmamışsa, geleneklerin yeri bilgelikle doldurulabilir. Ü niversitelerimizin Batı anlamında uzun bir geçmişi, kökleşmiş gelenekleri olmadığından geleneklerin yeri, yönetim becerisi ve bilgelikle doldurulabilir.

`height=
Ebulfeyz Elçibey in vefâtından hemen önce Ortadoğu gazetesini ziyareti

Türkiye`nin 2023 stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için yükseköğretim sisteminin bilim ve teknoloji üretebilmesi, üretilen bilim ve teknolojiyi toplumsal faydaya ve dünya ölçeğinde kabul gören ekonomik ürünlere dönüştürebilmesi ve ülkenin ihtiyaçduyduğu yüksek vasıflı insan gücünü yetiştirebilmesi için sistemin revize edilmesinin zorunlu olduğu âşikârdır. Bu kapsamda, Türk yükseköğretimi için önerdiğimiz vizyon 'Uluslararası ölçekte bilim ve teknoloji üretebilen, teknolojiyi toplumsal ve ekonomik faydaya dönüştürebilen, ülkenin ihtiyaçduyduğu yüksek nitelikli insan gücünü yetiştirebilen, yenilikçilik (inovation) ve girişimcilik (entrepreneurship) yetkinliği (competence) kazandırabilen, toplumun değerlerini gözeten, refah toplumu kurmayı amaçlayan, küresel ölçekte cazibe merkezi haline gelmiş, sürdürülebilir (sustainable) bir yükseköğretim sistemidir. Bu vizyon doğrultusunda kurgulanacak sistem, toplumsal ve kültürel değerleri göz önünde tutarak toplumsal doku ile çatışmaları minimize ederek kurgulanmalıdır.

Türkiye Tanzimat`tan sonra Batılılaşma teşebbüslerine giriştiği zaman karsısında tek örnek Fransız eğitim sistemi idi. Devlet tarafından açılan ilk yüksekokullar Fransız okullarının yöntem ve programlarını taklit etti. 1920`lerde ilköğretim alanında geçici bir 'yeni eğitim'/deneycilik/pragmatizm etkisi dışında Türk Eğitim Sistemi tüm cumhuriyet tarihi boyunca Ziya Gökalp`in savunduğu sosyolojizm kökenli Durkheimci bir eğitim sistemi olmuştur.

Gökalp`in, bahsettiğiniz eğitim sosyolojisi hangi temellere dayanıyor?

Mehmet Ziya Gökalp`in sosyolojisinin memleketimizde yaygın ve hâkim duruma geçmesinin an nedeni onun evrimci bir görüşle analize tâbi tuttuğu Türk toplumunun sosyal yapısına nazar ederek geliştirdiği kültür-medeniyet düalizmi, Türkçülük cereyanı ve onun tabiî neticesi sayılan milliyetçilik mefkû resi ile zamanının siyasî cereyanlarını sentezci bir zihniyetle uzlaştırmaya çalışan 'Türkçü-Iİslamcı-Batıcı' formülünde aramak gerekir. 

Gökalp, sosyolojik olarak, E. Durkheim mektebinin bizdeki temsilcisi olarak bilinir. Fransız sosyoloğu E. Durkheim, sosyal olayların izahını yine başka sosyal olaylarla yapar, bu olayların kaynağına 'kollektif şuur' ya da 'toplumsal vicdan' denilen kavramı koyar. Öte yandan, toplumların ilkel zamanlarında din hayatı ile, ilgili usû l ve ayinlerin, sosyal hayatın bütün alanlarında hâkim olduğunu, zamanla artan bir işbölümü neticesi, diğer ilim dallarının dinden ayrılarak müstakil hale geldiğini ve sosyal hayatın diğer denge unsurlarını teşkil ettiğini söyler.

Mustafa Kemal Paşa`nın şu sözü çok önemlidir: 'Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller' olma. 

Ne hikmetse fikri, vicdanı, irfanı hür nesilleri bir türlü göremiyoruz!

Doğrudur. Çünkü cumhuriyet modernleşmesi içinde okullarda sınıflara inildiğinde bu söz uygulama alanı bulamamıştır. Cumhuriyet modernleşmesinin eğitim felsefesi ana blok olarak toplumcudur/ Durkheimcidir. Bireyden çok toplum ön plândadır. Burada bu ülkenin zor şartlar altında kurulmuş̧ olmasının önemi büyüktür. Türk modernleşmesinde 'Kantçı anlamda bir özerk özne yaratılmak istendi, ama devlet egemen model her türlü muhtemel gelişmenin önünü kesti.

Modernizmin iki temel sacayağı olan 'rasyonelleşme' ve 'özneleşme' koşullarından sadece rasyonelleşmeyi eksen alan bir modernleşme çabası, Türk modernleşmesinde, alternatif rasyonalitelere zemin hazırlayacak ve meşruluk kazandıracak bir özneleşmenin ortaya çıkmamasına neden olmuştur. Türk modernleşmesi, bireysel özgürlüklerin yerine bireyin, devletin aracı kılınması, soyut ve heterojen toplumsal yapıyı değil, organizmik, korporatist ve homojen bir toplumsal yapıyı öngörmesi, gönüllü birliktelik ve işbirliğine değil, zorunlu görevlere ve işbölümüne dayanması açılarından kapalı topluma yönelmiş̧ bir modernleşme projesini ifade eder.

Bahsettiğiniz zeminden yola çıkarak bir sual tevcih edelim: Türk eğitim sistemi hangi felsefeye dayanır?

Türk eğitim sistemi epistemolojik açıdan (=bilginin kaynağı) rasyonalist bir felsefeye problem çözme yaklaşımları bakımından dedüktif/tümdengelimci bir felsefeye yönetim anlayışları açısından merkezî yönetimli bir felsefeye doğru bilginin kriteri açısından toplum merkezli (Durkheimci) bir felsefeye sahiptir.

Yeri gelmişken eğitim ve eğitim felsefesi üzerine de konuşalım dilerseniz;

Eğitim, bireyin anlam arayışı yolunda beyninin, yüreğinin ve elinin özgürleştirilmesidir. Çünkü eğitim, bir sınır koyma uğraşısı değil, ufukları genişletme çalışması olmalıdır. İnsanoğluna yakışır bir eğitim, korkudan bağımsız bir eğitimdir. Korku dolu birey, özgür düşünme gücünü yitirir. Birey özgürlüğünüm yitirince de yeteneklerini yitirir.

`height=
Bir Süleyman Doğan klasiği-Eğitim Felsefesi

Prof. Doğan: İnsanlığın tarihi eğitim tarihidir.

Felsefe, kültür üzerinde düşünce olduğuna göre, onun en önemli cephesi eğitim ve öğretim felsefesi olmalıdır. İnsanlık tarihi eğer insan olmanın tarihi ise, o her şeyden önce eğitim tarihi demektir. Eğitim sistemi kurulurken öncelikle hedefler verilmelidir. Hedeflerin niteliği konusunda bir karara varabilmek için, felsefeye başvurmak zorunludur. Hedef davranışların hangi ölçütlere dayandırılırsa, istendik olacağı konusunda bir karara varmada, felsefe ölçütler takımı olarak işe koşulmalıdır. Yükseköğretime geçiş, eğitilmiş işsizler, öğrencilerin kontrolü, öğretim teknikleri, ahlâkilik, çözülme, toplumsal ve ferdi problemler gibi, daha pek çık probleme cevap arama gayreti, sosyal temelleri açısından eğitim felsefesi önem arz etmektedir. 

Ü niversiteler ortaya konulan bir felsefi zemin üzerine veya tercih edeceğimiz bir felsefeye göre, inşa edilmeli ve yönetilmelidir. Bilim felsefesi, eğitim felsefesi ve kamu hizmetlerine dair felsefe göz önüne alınmalıdır. Endişe verici olan, akademik camianın büyük bir kesiminin, yükseköğretim felsefesinin bir sistem olarak tasarlanması konusunda kaygı duymasıdır. 

`height=
Bandırma On Yedi Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Özdemir, Süleyman Doğan a plaket takdim ederken

'Türkiye eğitim konusunu başaramamıştır.'

Türkiye`nin başaramadığı en önemli konu, eğitim ve yükseköğretim melesedir. Türkiye`nin eğitim ve yükseköğretim sistemini tasarlayacak, kendi düşünürlerine, filozoflarına acil ihtiyaçvardır. Aktarma sistemlerle işi götüremeyiz. Türkiye, bilim ve teknoloji üretmek ve yüksek düzeyde insan yetiştirmek durumundadır. Sıradanlıktan kaçınmalı, orta düzeyde insan tuzağına yakalanmamalıdır. Ü lkeler arasındaki düzeyin, bilim ve teknoloji üretimi ve yüksek nitelikli insan yetiştirme kapasitesi ile kıyaslandığı bir dünyada yaşamaktayız.

'Eğitim meselesi millî bir meseledir.'

Eğitim meselesi millî bir meseledir. Ü niversite meselesini halledememiş bir Türkiye`nin gelişmesi, kalkınması, ileriye gitmesi, teknoloji üretmesi ve dünyanın efendileri arasına girmesi mümkün değildir. Dünyanın en başarılı 100 üniversitesinin, süper güçdediğiniz ülkelerden çıktığını görürsünüz.

ABD`de ve Türkiye`de üniversite ve öğrenci sayıları

ABD`nin nüfusu 325 milyon olup 14 milyon kadar üniversite öğrencisi bulunmaktadır. ABD`deki üniversite sayısı ise 5 bin kadardır. Yani ABD`de 60-70 bin nüfusa 1 yükseköğretim kurumu düşmektedir; Türkiye`nin nüfusu 83 milyon ve 212 üniversite bulunduğuna göre 350-400 bin nüfusa bir üniversite düşmektedir.  Yani bizde 1 üniversiteye düşen nüfus sayısı oldukça yüksektir. Böyle bakarsanız yeni üniversiteler bile açılmalıdır. Ü niversite öğrenci sayısını toplam nüfus ile oranladığımızda ise ABD`nin 4.30 ve Türkiye`nin ise 9.75 gibi bir değere sahip olduğu belirlenecektir. Ayrıca Amerika`daki üniversiteler 1 milyondan fazla yabancı öğrenciye ev sahipliği yapmaktadır. 

YÖK`ün son yapılanmasında lisansüstü seviyedeki Sosyal Bilimler Enstitülerini bir araya getirmesini nasıl değerlendirmek gerekir?

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) bugün 212 üniversiteyi yönetmekten ve yönlendirmekten aciz kalıyor desek abartı olmaz sanırım. 

YÖK elbisesi dar geliyor!

Çünkü YÖK elbisesi dar gelmektedir. Son yıllarda YÖK alanında yapılan bir takım yenilik, gelişme ve değişme kayda değerdir. Ancak yeterli değildir. Ak Parti dâhil her gelen iktidar, programında YÖK`ü kaldırma sözü vermiş bununla birlikte daha fazla güçlendirme yoluna gidilmiştir. YÖK yasal bir kurumdur. Kanaatimce böyle bir kurumun üniversiteler için bir üst kurum olarak bulunması faydalıdır. Gücü eline geçiren bazı rektörler akademisyenlere acımasızca muamele yapmış, ancak YÖK burada hakem rolüne bürünerek kısmen de olsa zulme geçit vermemiştir. Değilse sözüm ona, 'Ortaçağ derebeyi gibi davranan' bazı rektörleri dizginlemenin yolu YÖK`ten geçmektedir. YÖK olmadığı takdirde liyakatsiz ve egosu için bazı rektörler akademik ve idari personele zulüm yapmaktan geri durmayacaklardır. Tamamen yetkinin bir tek rektörde olması ve bundan hesap soran bir kurumun olmaması son derece yanlıştır. Bu durumda YÖK rektöre yasal olarak dur diyebilmektedir. Bu da kişisel hak ve hürriyet bakımından hem akademik ve hem de idari personel için son derece önemlidir. 

`height=
YTÜ Rektörü Prof. Dr. Tamer Yılmaz ve Prof. Dr. Süleyman Doğan

Az önce liyakate vurgu yaptınız. Buradan hareketle nitelikli öğretim üyesi yetiştirmeyi konuşalım;

Türk yükseköğretiminin aşması gereken önündeki en önemli sorunlardan biri de sayısal büyümelere paralel olarak yeterli sayıda ve uluslararası ölçütleri karşılayan nitelikli öğretim üyelerinin yetiştirilmesidir. 

ABD`de 2011 yılında doktora mezun sayısı 164.000 iken 1987 yılından itibaren Türkiye`deki toplam doktora mezun sayısı 71.540`dır. Dolayısıyla, ABD`deki yıllık doktora mezun sayısının Türkiye`de 1987 yılından günümüze toplam doktora mezun sayısının iki katından fazla olduğu görülmektedir. YÖK (2007)`de günümüzde yaklaşık 60 bin olan öğretim üyesi sayısının 2025 yılı itibariyle 150 bine ulaşması öngörülmüş ve bu öngörü için önümüzdeki ilk 5 yıllık dönemde yılda 11 bin 500, ikinci 5 yıllık dönemde ise yılda 17 bin doktora üretilmesi gerektiği belirtilmiştir. 2014 yılında Türkiye`de doktora programlarından mezun olanların sayısı 4 bin 516`dır.  Böylelikle Türkiye`de son on yılda yüksek lisans ve doktora derecelerini alanların sayısında artış gözlenmesine rağmen özellikle doktora mezunlarının sayısının ülkemizin öğretim üyesi ve araştırmacı açığını kapatmaktan çok uzak olduğu açıkça görülmektedir. Bugün yaklaşık dört buçuk milyon öğrencinin kendi ülkesi dışında yükseköğrenim gördüğü dünyada ülkemizin aldığı pay oldukça sınırlıdır. 2012 yılında dünyada uluslararası öğrenci sayısı 4.5 milyon iken, 2015 yılı istatistiklerine göre Türkiye`de yükseköğrenim alan uluslararası öğrenci sayısı yaklaşık 49 bin 655 dolaylarındadır. Bu kapsamda, yurtdışına öğrenci gönderen ülkeler sıralamasında beşinci sırada yer alan ülkemizin, ne yazık ki dünya ölçeğinde bir yükseköğretim pazarı ya da cazibe merkezi oluşturamadığı açıkça ortadadır. Her ne kadar Türkiye`de eğitim alan uluslararası öğrenci sayısı son yıllarda bir artış içerisinde olsa da, bu artış oranı, yükseköğretim sistemindeki toplam öğrenci sayısındaki artış oranının çok altında kalmıştır. Bu doğrultuda Türk yükseköğretimi, uluslararasılaşmayı temin edecek yasal ve yapısal bir dönüşüme ihtiyaçduymaktadır.

Evren`e verilen Profesörlük pâyesi için ne diyeceksiniz!

Maalesef üniversite yönetimleri her dönem hükümet ve devlet yöneticilere konum almaktan geri durmamışlardır. 12 Eylül sonrasında, darbenin lideri Kenan Evren`e İstanbul Ü niversitesi, Hukuk Fakültesi oy birliğiyle Doktora ve Profesörlük unvanı (2 Aralık 1982) tevdi etmişlerdir. Bükemedikleri eli öpenler, bükemedikleri eli acımazca kırmışlardır. 

Asliyet ve terkip şuurunu haiz ehliyet ve liyakat kavramları günümüz üniversite yönetim kadroları için ne kadar geçerli?

Akademik çevrelerde, kendi mezunlarını o kurumda akademisyen olarak işe almayı öncelemek gibi yaklaşımlar, kurumun beklenilen sağlıklı gelişimini zorlaştırmaktadır. Yabancılar bu duruma Intellectual inbreeding demektedir. Akademik kendileşme, entelektüel akraba yetiştirme veya akademik akrabalık diye ifade edilen bu kavram, bir üniversitenin akademik alanda kendi mezunlarını akademisyen olarak işe alma uygulamasıdır. Genellikle bu durum akademi için dar görüşlü ve sağlıksız bir uygulamadır. Bir kişinin diplomalarını aldığı üniversitede emekli oluncaya kadar çalışmakta oluşu, üniversiteye veya ilgili birim/sektör/toplum vs. gibi parçalara üstün fayda sağlaması şartı ile olmalıdır. Öğrenciliği ve akademik hayatı boyunca aynı üniversitede bulunan akademisyenlerin bunu övünçsayması, hatta başka hiçbir kurumda çalışmayışlarını adeta ayrıcalıklı ve seçkinci bir pozisyon gibi görmesi de maalesef istisna olmanın ötesine geçmiştir. Hocaların, 'Inbreeding' kendileşme statüsünde azami sınırları olmalıdır (her bölüm ya da akademik birimlerde yüzde 10`u geçmemesi gibi). Ayrıca aynı aile üyelerinin aynı üniversitede hatta aynı bölümde yer almaları da ayrıca üzerinde durulması gereken bir durumdur.

`height=
Romanya Bükreş te Türk şehitliği   başında şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler, araştırmacı-yazar Sadık Albayrak, Süleyman Doğan ve bir grup arkadaşı ile şehitliği ziyarette

'Ü niversite en üst bilgi kurumudur.'

Ü niversite, bir toplumda değer statüsü itibariyle, kurumsal olarak, en üst bilgi kurumudur. Bilginin üretilmesi (araştırma), iletilmesi (eğitim) ve yayılması (yayın) şeklinde bütün boyutları ile 'üniversite' hakikatin peşindedir ve onu aramak en temel amaçlarındandır. Hakikat, genelde varlığın tümel (külli) bilgisidir. Ü niversitenin temel karakteri, onu kendisi yapan en temel vasfı, varlığın külli bilgisine ulaşmaya çalışması ve bu çabaya sadakatle hizmet etmesidir. Ü lkemizde bir kurum olarak üniversite yaklaşık iki yüz elli yıldır açılıp kapanmalar, reformlar ve düzenlemeler yaşamaktadır.  Hiçbitmeyen bir eğitim ve üniversite sorunumuz vardır.

`height=
Süleyman Doğan evinde yaptığı bir mülakat sonrasında Bahtiyar Vahapzade ile Hazar Gölü nde kızılelmayı arıyor

Ü niversite yönetimlerinin tüm uygulamaları denetlenebilmeli ve yapılan keyfi uygulamaların sorumluluğu olmalıdır. Ü niversitelere bölgesel misyonlar yüklenmeli, üniversiteler sanayi ve topluma karşı sorumlu olmalıdır. Her bir üniversite için bir uzmanlık alanına ağırlık verilmelidir. Ü niversiteler bulunduğu yörede öne çıkan tarım, sanayi, turizm vb. konularda o bölgeye dönük bir misyon üstlenmelidir. Ü niversiteler ile toplum arasındaki hem fiziki hem de zihni duvarların yıkılması, toplum ve sanayi ile gerçek mânâda işbirliklerinin artırılması yönünde her türlü çabalar desteklenmeli, bu yöndeki mevcut çalışmalar daha da artırılmalıdır.

-Beşinci bölümün sonu-

Yarın: Prof. Dr. Süleyman Doğan ile sohbet-6: Yazmak benim için bir tutku.