06 Haziran 2020, Cumartesi
Son Dakika

Türklerde aşı çalışmaları

06.04.2020

Koronavirüs virüsün bulaştığı kişilerde üst solunum yolu enfeksiyonuyla birlikte akciğer iltihaplanmasına ve ileri safhada zatürreye yol açan hastalığa, belirtileri gidermeye yönelik tıbbi müdahaleler dışında bir çare geliştirilebilmiş değil.

Aşılama, antijenik maddelerin hastalıklara karşı bağışıklık geliştirmesi için canlıya verilmesi işlemdir.

Salgınının kısa sürede dünyanın her yerine yayılmasının ardından çok sayıda ilaç firması ve araştırma kuruluşu, hastalığa karşı aşı veya ilaç geliştirmek için harıl harıl çalışarak, adeta zamanla yarışıyorlar.

Ülkemizde de bu konuda çalışmalar olduğunu duyururuz.

Geçenlerde Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank: "24 üniversite, 8 kamu Ar-Ge birimi, 8 özel sektör kuruluşu ve 100'lerce araştırmacı COVID-19 Platformu altında projelerini yürütüyor. Bunun içinde 7 aşı geliştirme, 7 kimyasal ve biyoteknoloji ilaç geliştirme projesi var. Şu anda desteklediğimiz 14 projenin yaklaşık maliyeti 18 milyon lira, bu fonu araştırmacılarımıza sağlıyoruz. Araştırma bütçemizin tamamını bu işler için harcayabiliriz. Fon ve süreçleri hızlandırma açısından araştırmacılarımızın önünde hiçbir engel yok, yeter ki sonuç alsınlar."

Sultan II. Abdülhamid'in kurduğu enstitü corona virüs aşısı çalışmaları olduğunu duyduk.

TÜBİTAK tarafından organize edilen yeni tip corona virüse karşı yürütülen aşı üretim projesine katılan Pendik Veteriner Kontrol Enstitüsü, çalışmalarına başlaması güzel bir gelişme.

Pendik Veteriner Kontrol Enstitüsü Müdürü Dr. Fahriye Saraç, "Biz zaten yıllardır hayvan aşıları geliştirerek ve üreterek insan sağlığını korumaya yönelik çalışmalarımızı devam ettiriyoruz. Her ne kadar ara konakçısı henüz ortaya konulmamış olsa da Kovid-19'un da muhtemelen hayvan bulaşı olduğunu düşünülerek, aşı geliştirme çalışmalarında yer aldık" dedi.

Sağlık Bakanlığı Aşı Bilim Kurulu Üyesi Prof Dr. Tarlan Mammedov da, Coronavirüs mücadelesinde aşı geliştirme çalışmalarına ilişkin Türkiye'nin aldığı yolu ve yeşil bitki esaslı çalışmaları anlattı. Sadece Türkiye için değil dünyanın beklediği bir çalışmada tarihi tecrübesiyle Türkiye'nin büyük bir adım atabileceğini belirten Mammedov çok önemli son dakika bilgileri verdi. "Sıtma'da başardık. Bu konuda tecrübeliyiz. Bunu da başaracağız" diyen Mammedov aşının bu topraklarda geliştirileceğinden ümitli olduğunu belirtti.

"Umut edebilecek noktada mıyız? Biz sıtma aşısının geliştirmesinde dünyada en başarılı toplumuz. Bu sahada biz tarihe geçen başarılara imza attık. Bu coronavirüs konusunda da aşı geliştirmede umuyoruz ki biz yine başarılı olacağız. Süresine ilişkin de şimdiki corona virüsü öncekine göre çok farklıdır. Önceki araştırmalar gösterdi ki 40 farklı mutasyona karşı bu virüste aşı geliştirmek kolay değil. Ama bunu başaracağımıza inanıyoruz. Yeni nesil protein esaslı bir aşıdır. Bunu geliştirebileceğimizi düşünüyoruz."

İbn Sina’nın (980-1037) kaleme almış olduğu Kanun adlı eserinin 34. bölümü ülserler, çiçek ve kızamığa dairdir. İbn Sina cüzzam, uyuz, çiçek, veba, kızıl, tüberküloz gibi hastalıkların bulaşıcı olduğunu, temasla geçtiğini tespit etti ve korunmak için karantina uygulanmasını önerdi. Yine İbn Sina, çiçek, suçiçeği, kızıl ve kızamık gibi döküntülü hastalıkların döküntülerinin, yiyeceklerden ileri gelen alerjik döküntülere benzediklerini, ancak çiçek döküntülerinin, loğusalık humması, kızamık ve yiyecek döküntülerinden farklı olduğunu bildirdi. İbn Sina'ya göre, ilkbaharda güneyden esen rüzgârlar çiçek ve kızamık gibi bazı salgın hastalıklar getirirler. Hastalık evvela çocukları, ikinci derecede gençleri ve daha sonra da erişkinleri yakalar. Hararet ve nemi fazla olan şehirlerde rutubetli bünyeliler, kuru bünyelere göre hastalığa daha fazla yakalanırlar. Çiçek ilkbaharda, sonbahardan fazla görülür. Çiçek yalnızca ciltte değil, vücudun bazı azalarında da görülebilir ve çiçekten sonra felçler olabilir. Çiçekte kaşıntılı noktalar çıkar ve zamanla bunların içi irinle dolar. Sonunda bunlar kurur ve düşerler.

Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet’inde şöyle yazar: “12 yüzyılda Avrupa’da çiçek hastalığı biliniyordu. Avrupalılar çocuk kanında al ve kırmızı yuvarlardan fazla olan dayanıksız ve yeni gelişenleri tabiat atar bilinciyle bir defa olsun insanların vücudunda bu kabarcıklar çıkıp sönerek kan temizlenir ve kuvvetlenir diyorlardı. Ancak Arnavutluk ile Sudan'ın bazı yerlerinde bu hastalık bulunmuyor, hatta ahalisi başka bir diyara giderse çiçek çıkarırlarmış. Çin'de çiçek hastalığı yokken Kanton şehrine gelip giden Basra tüccarından geçti diye iddia ediyorlarmış. Amerika'da önceleri çiçek hastalığı yokken Kolomb'un keşfinden sonra Avrupalılarla karışma sonunda orada da hiçbir yerde görülmedik durumda şiddetli çiçek hastalığı ortaya çıkarak pek çok nüfus eksildiği söylenir. Aşının ilk ortaya çıkışı Osmanlı devletinde olup hafif çiçek çıkarmış olan çocukların kabarmış ve dolmuş olan çiçeklerinin suyunu alıp henüz çıkarmamış bir çocuğun kolunu çizip o suya sürerek aşı yapılıyor yapılan yerde bir kabarcık çıkıyor bununla o çocuk nöbeti savuşturarak çiçek hastalığından kurtuluyordu.”

17. yüzyıldan kalma bazı kayıtlar da Osmanlılarda çiçek aşısı tatbikatının olağan bir durum olduğunu göstermektedir. Hatta bazı kayıtlarda “aşımacızade” lakaplı kişilere rastlanmaktadır. 18. yüzyılda ise, “variolisation” denilen yani çiçekli bir adamdan alınan cerahatle yapılan çiçek aşısına (telkîh-i cüderi) rastlanır.

Sağlık Bakanlığı internet sitesinde de Türkiye'de Aşının Tarihçesi hakkında teferruatlı bilgi vermektedir.

Çiçek hastalığı insanların aşı yoluyla önlemeye çalıştığı ilk hastalıktır ve çiçek aşısı Çin'de MÖ 200'de ortaya çıkmıştır. 1718'de Mary Wortley Montague Türklerin daha önceden hastalığın hafif aşamalarındaki insanlardan bir sıvı alarak aşılama yaptığını ortaya koydu ve kendi çocuklarına bu aşıyı yaptı.

1721 yılında İngiltere Büyükelçisinin eşi Lady Mary Montagu ülkesine yazdığı bir mektupta İstanbul’da çiçek hastalığına karşı “aşı denilen bir şey” (varilasyon metodu) yapıldığını hayretle bildirmektedir. Bu mektup aşı yapımına ilişkin ulaşılmış en eski belgedir.

Aşı üretim çalışmalarını yürütmekte olan Pasteur, çalışmalarını sürdürebilmek için dönemin devlet başkanlarına maddi katkı için yazı yazar, yazılardan birinin 2. Abdülhamit’e ulaşması sonrasında, 2. Abdülhamit yardım yapabileceğini ancak çalışmalarını İstanbul’da sürdürmesini ister, bu teklif Pasteur tarafından kabul görmeyince ikinci teklif oluşturulur, Pasteur’a Mecidiye Nişanı ile birlikte 10.000 altın (bazı kaynaklarda 800 lira olarak geçiyor, ama baktığınızda dönemin İstanbul’unda yaklaşık 180-200 ev parası karşılığı) yollanır, aynı zamanda Osmanlı’dan 3 kişinin de yanına asistan olarak yetiştirilmesi istenir.

Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şâhâne’den müderris Alexander Zoeros Paşa’nın başkanlığı altında, Kaymakam (yarbay) Dr. Hüseyin Remzi ve Kaymakam (yarbay) Veteriner Hüseyin Hüsnü beylerin gönderilmesine karar verilir. Daha sonra bu ekip çalışmalara temel teşkil etmesi için “kuduz mikrobu” enjekte edilmiş bir kemik iliği ile Osmanlıya geri döner. 1887’nin Ocak ayında Zoeros Paşa’nın kliniğinde Daûl-Kelp ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi (Kuduz Tedavi Müessesesi) kurulur. Bu kurum dünya’da üçüncü, doğunun ise ilk kuduz merkezi olmuştur. Daha sonra bu merkez difteri serumu da üretmiştir.

Kurtuluş savaşı sırasında zor koşullar altında da hayvan ve insan aşıları üretilmeye devam edilmiştir. İstanbul’un işgali sonrasında aşı merkezi önce Eskişehir, daha sonra da Kırşehir’e taşınmıştır. Aynı dönemde Afyon’da da çiçek aşısı üretilmeye devam edilmiştir. Erzurum’daki serum laboratuvarı Rus işgali sırasında Halep, Niğde, Sivas ve Erzincan’a taşınmış. Kastamonu’da da aşı üretimi yapılmıştır.

Benzeri üretim Cumhuriyet döneminde de devam etmiş, 1928’de Hıfzısıhha Enstütüsü ile üretim merkezileştirilmiştir. 1940’lı yıllara kadar tifo, tifüs, difteri, BCG, kolera, boğmaca, tetanoz, kuduz aşıları seri üretimle oluşturulmuştur. 1968’de kurulan serum çiftliğinde tetanoz, gazlı gangren, difteri, kuduz, şarbon akrep serumları da üretilmiştir. Ülke de hastalıkların yok olması ile 1971’de tifüs, 1980’de çiçek aşısı üretimi sonlanmıştır.

Ülkemizde aşı üretimi 1996’da DBT ve kuduz aşısı, 1997’de BCG aşı üretiminin kesilmesi ile sona ermiştir. Osmanlı İmparatorluğunda ilk aşı üretimi ve uygulanmasının başından beri aşı lojistiği, uygulanması ile hastalıkların önlenmesi ücretsiz olarak Devlet eliyle yürütülmektedir.

Aşı üretiminin sona ermesi ile aşılar satın alınarak temin edilmektedir. İki binli yıllarda aşıların Türkiye’de üretimi konusunda tekrar ilgi artmıştır.

2009 yılında beşli karma (DaBT-IPV-Hib), 2011 yılında dörtlü karma (DaBT-IPV) 3 yıllık alımı yapılırken kademeli olarak paketleme ve enjektöre dolum teknolojisi ülkemize getirilmiştir.

2010 yılında zatürre aşısı (KPA-Konjuge Pnömokok) yine 3 yıllık alım garantisi karşılığı paketleme, enjektöre dolum yanında formulasyon teknolojisinin de ülkemize getirilmesi sağlanmıştır.

Halen yerli bir firma tarafından akrep ve yılan antiserumları da üretilmektedir.

2015 yılında yedi yıllık alım garantisi ile tetanoz ve difteri aşılarının kademeli olarak antijen üretimine kadar yapılması planlanmıştır. 2018 yılı içerisinde dolumu yapılırken 2019 yılında antijenin tamamen milli olarak üretilmesi beklenmektedir.

Dünya’da aşı alanında XIX. yüzyılda yaşanan ilmî gelişmelere paralel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda da kayda değer ilerlemeler gerçekleşmiştir. Öyle ki, Jenner’in çiçek aşısı ve Pasteur’ün kuduz aşısı bu keşiflerin hemen akabinde Türkiye’de hazırlanmıştır. Yapılan bu ve benzeri girişimler Batı’daki mikrobiyoloji çalışmalarının yakından takip edilmesine zemin oluşturmuş, Osmanlı bilimine katkı sağlamıştır. Kurulan üretim ve araştırma kurumları ile bu alanda birçok Türk bilim insanı yetişmiştir.

Bu bilgileri gözüne aldığımızda aşı konusunda bir hayli tecrübemiz olduğu ortaya çıkıyor, iş bu tarihi birikimden yararlanarak günümüzün ihtiyacına cevap verecek aşıyı bulmaya kalıyor.


Yorum Ekle