21 Ocak 2022, Cuma
Son Dakika

ÜÇ BÜYÜK TARİHİ KIRILMA VE TÜRKİYE…

07.12.2021 23.23.41

KADİR ALTAŞ - Tarihçi/Öğretmen

Batı uygarlığının 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren önce sömürü, ardından reformasyon süreçleriyle geliştirdiği; siyasî, iktisadî ve fikri devrimlerle de pekiştirdiği modernizm yani seküler Batı uygarlığı, İslam coğrafyası da dahil olmak üzere dünyanın “Batı” harici bütün coğrafyalarında bir meydan okumayla kendini dayatmış ve bu dayatma neticesinde İngiliz tarih felsefecisi Arnold Toynbee’nin de tespit ettiği gibi yeryüzündeki mevcut yirmi altı medeniyetten on altısı fiilen yok olmuş, dokuzu da fosilleşmiştir. Bu meydan okumanın başka medeniyetlere hayat hakkı tanımaması ve neredeyse bütün kıtaları sömürgeleştirmesi, başlıkta da belirttiğimiz, Türk-İslam tarihinde yaşanan “üç büyük medeniyet krizi” ya da kırılmasının sonuncusunu teşkil etmektedir. 

Dünya tarihinin kendi orijinal ve tabii seyrinde akışını tek taraflı durduran bu büyük dayatma ve kırılmaya karşı XX. yüzyıl boyunca verilen ve halen yoğunlaşarak devam eden fiili ve fikri bağımsızlık mücadeleleri, takriben yüz elli yıldır bizim ortaya koyduğumuz var olma mücadelesinin ruhundan fevkalade etkilenmiş ve ortaya koyduğumuz azim ve strateji bunlar için ciddi bir motivasyon kaynağı olmuştur. 

İslâm dünyasının içine sürüklendiği çok yönlü bu buhranı aşabilmesi ve tarihî yürüyüşüne kaldığı yerden devam edebilmesi için verilen çok yönlü maddî-manevî mücadelede; tarihteki ilk iki büyük krizi bertaraf etmedeki rolü izahtan vareste olan milletimizin bu üçüncüsünü de aşmada sergiliyor olduğu ön açıcı hamleler fevkalade kıymet arz etmektedir. 

Şu realitenin daha iyi anlaşılabilmesi için tarihi tecrübeye kısaca göz atmak yeterli olacaktır. 

Tarihte Türk-İslâm medeniyetinin karşı karşıya kaldığı ilk büyük kırılma 11. yüzyılda başlayan ve art arda devam eden Haçlı Savaşlarıydı. Müteakibinde ikinci büyük kırılma ve medeniyet krizi ise 13. yüzyılda ortaya çıkan Moğol istilasıydı ki her iki felaket neticesinde Batı’da Tuleytula ilk olmak üzere son olarak Kurtuba gibi büyük Endülüs medeniyet abideleri olan şehirlerin; Doğu’da da Kudüs ve Bağdat gibi İslam medeniyetinin kalpgâhı olan merkezlerin düşmesiyle tahammül fersa bir bunalımın içine düşülmüştü. 

Yüz yüze kalınan bu iki büyük kriz, İslam’ın doğuşu ve Türklerin İslam âleminde sahneye çıkışından beri Türk-İslam coğrafyasına, en ciddi dini, siyasi, askeri ve iktisadi daralma, savrulma ve kırılmayı beraberinde getirmiştir. 

Öyle ki bu iki büyük felaket Türk ve İslâm dünyasının en az iki-üç asır süren büyük bir kaosun eşiğine sürüklenmesine yol açmıştır. Tarih felsefecisi İbn Haldun’un Haçlı ve Moğol istilaları öncesi zamanlar için yaptığı “Hıristiyanlar Akdeniz’de bir tahta parçası bile yüzdüremiyorlardı” şeklindeki tespiti; yerini Akdeniz başta olmak üzere Endülüs’ün Atlantik kıyılarından Hint Okyanusu’na kadar büyük bir hercümercin ve çözülmenin içine düşüldüğü berbat zamanlara bırakmıştı. 

Hakikaten, o devirlerin tarihçileri bu krizi “İslâm sanki tarihten çekilmek üzere gibiydi” diyerek özetlemek zorunda kalmışlardır.

İhtisaren geçtiğimiz bu iki kırılma, sonuçları itibariyle siyasî, askeri, iktisadi krizler şeklinde tezahür etmiş olsa da, nedenleri itibariyle İslam dünyasının entelektüel bir kriziydi aslında. Daha doğru bir ifadeyle fikri alanda yaşanan kaosun siyasî, sosyal ve ahlâkî boyutlarda da tezahür etmiş haliydi. 

Başka bir ifadeyle Müslümanların tarih sahnesine çıkışı ve yayılışından itibaren farklı inanışlarla, felsefelerle karşılaşmasının yol açtığı küçük ölçekli krizlerin birike birike patlattığı ve siyasî yapıların çökmesiyle sonuçlanan bir krizdi. 

İşte bu anlamda, yukarıda tadat ettiğimiz ve büyük mücadelelerle bertaraf edip etkisiz hale getirdiğimiz birinci ve ikinci medeniyet krizleri ile el’an içinden geçmekte olduğumuz üçüncü kriz arasında dikkate değer benzerlikler bulunduğunu müşahede etmekteyiz. 

O yüzden İslam dünyasının son iki buçuk asırdır pey der pey içine düştüğü medeniyet buhranını nasıl aşabileceği meselesi, geçmişte verilen büyük mücadelelerin biriktirdiği tarihi tecrübe üzerinden mercek altına alınmalı; tarihte yaşanan bu iki büyük krizin nedenleri, sonuçları ve buradan hangi tedbir ve hamlelerle çıkıldığı ve müteakibinde tekrardan filizlenen büyük medeniyet sıçramalarının hangi motivasyonlarla vücut bulduğu üzerinde ciddi çalışmalar yapılarak mesele iyi anlaşılmalı ve hayatımızın her safhasında pratiğe aksettirilmelidir. 

Değiştirilmesi çok boyutlu bir silkiniş, diriliş ve dava mücadelesi gerektiren bu yeni paradigmanın etkisiz kılınması; asrımızda yaşananlar ve yaşanacak olanlar düşünüldüğünde sadece Türk-İslam coğrafyası için değil insanlık âlemi için de fevkalade önemli ve acil görünmektedir. 

Modernitenin geçtiğimiz üç asır boyunca bütün silahlarını safha safha devreye sokması neticesinde yaşadığımız şeyin adı aslında epistemolojik ve ontolojik kırılma yani bir fetret dönemidir. 

Bu durum, Müslüman toplumların hem İslâm’la hem de başta hâkim Batı kültürü olmak üzere diğer kültür ve medeniyetlerle sığ ve sathî ilişkiler kurmasına yol açmış, önce savunma sonra da yenilgi psikolojisiyle hareket etmelerine neden olmuştur.  

Fakat her şeye rağmen bu negatif tablo 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren değişmeye başlamış, Batı’nın fiziki sömürgeciliğine karşı siyasi istiklal mücadeleleri verilmiş ve başarıya ulaşılmış fakat bu başarılar henüz taçlandırılamamıştır. 

Çünkü sömürge süreçlerinin geride bıraktığı fikri, zihni ve kültürel barajlar henüz patlatılmış değildir. Yani bir entelektüel, kültürel istiklal mücadelesi daha verilmesi lüzumu ortadadır.  

Ortadadır fakat bu mücadeleyi engellemek için Batılıların Soğuk Savaş sonrası devreye soktukları yeni strateji hayli vahamet arz etmektedir ki o da; self-oryantalist dediğimiz, İslâm dünyası içinden devşirilmiş ve bir şekilde etkili ve yetkili kılınmış tipolojiler vasıtasıyla kontrolü devam ettirme stratejisidir. 

Ümit vaadedicidir ki kendi kendini sömürgeleştirme şeklinde tarif edebileceğimiz bu garip durumun devam ettirilmesi adına mütemadi olarak geliştirilen ve devreye sokulan yeni farklı projeler yavaş da olsa deşifre olmaya başlamış ve İslâm dünyasının fiziki sömürgecilik döneminde gösterdiği reaksiyoner tavır, son çeyrek asırdan itibaren doğrudan aksiyon üretmeye dönük daha derinlikli  entelektüel tavırlara dönüşmüş durumdadır.

Ve yine 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, Batı uygarlığının; bilgi, para ve silah marifetiyle en batısından en doğusuna kadar dünyayı istilaya dönüşmesine karşı verilen bağımsızlık mücadelelerini geniş bir tarihî perspektife oturtarak, dünyanın yaşadığı küresel medeniyet buhranını ve içinden geçtiği belirsizlik sürecini aşmasını mümkün kılacak yeni çalışmalar, atılımlar ve her şeyden önemlisi iradeler ve cesaretler ortaya çıkmış bulunmaktadır. 

Bu gelişmeler bir silkiniş ve dirilişle birlikte bir medeniyet sıçramasını da beraberinde getirecektir. Burada mesele bu canlanmanın nasıl yönetileceği ve hedefe ulaştırıcı motivasyonların neler olacağıyla alakalıdır.  

Bu soru, üzerinde ciddiyetle çalışmamız gereken bir sorudur ve makalemizin şimdilik konusu değildir. 

Durdurulmuş bir tarihin çocukları olarak tarihi yürüyüşümüzü yeniden başlatacak ve geleceğin tarihini biz ve insanlık için belirleyecek tetikleyici tohumlar Selçuklu, Osmanlı geçmişimizde olduğu gibi yine bu milletin toprağına düşmüş hatta filiz vermiş durumdadır. Görünen o ki fidana hatta çınara durmaya yakındır.  

Türkiye’nin bu süreçte oynamaya başladığı bölgesel ve küresel rol ve geliştirdiği açılımlar, İslâm dünyasındaki siyasi, entelektüel, kültürel, sanatsal ve moral atılımları da tetikleyecek nicelik ve niteliktedir. 

Bi’ttabi; İslam dünyasında fiziken sömürgeleştirilemeyen tek coğrafya olarak bizim ortaya koyacağımız performans ve üzerimize dönük beklentiler; durdurulan Osmanlı medeniyetinin varisleri olarak Selçuklu ve Osmanlı müktesebimizin tüm zamanlarda geçerli adalet, hürriyet, müsamaha, emniyet, refah, izzet, haysiyet ve bu değerleri koruma adına sahip olunması gerekli bilek gücü gibi vasıflarını, bir şekilde yeniden kuşanmamızı zaruri ve acil kılmaktadır. 

Bu büyük işte ön açıcı âlimlere, bilginlere, düşünürlere, sanatçılara, yazarlara, salih ve sahici toplumsal elitlere her zamankinden daha fazla sorumluluk binmektedir. Çünkü mesele çok yönlü, çok boyutlu ve çok katmanlı bir mahiyet arz etmektedir.   

Türkiye’mizin son zamanlarda inisiyatif alarak uygulamaya çalıştığı; Türk-İslâm dünyasında büyük yankı uyandıran ve karşılık bulduğu gözlenen kürevî çaptaki hamleleri, pasifize de olsa yedimizde bulunan medeniyet perspektifini ve ufkunu içeriye de dışarıya da hatırlatmış bulunmaktadır. Hem İslam âleminden hem Türk dünyasından hem mazlum coğrafyalardan paydaşlarımızı soydaşlarımızı ve dindaşlarımızı harekete geçirme şansı büyük olan bu atılım ve açılımlar uzak olmayan bir gelecekte yeni bir dünyanın kurulmasını mümkün kılacak sağlamlığa sahiptir.

Nihayet; son çeyrekte yaşanan küresel ve bölgesel gelişmeler ve münhasıran son dönemde Türkiye’nin gerçekleştirdiği bölgesel ve küresel açılımlar, bu tarihi yürüyüşün başladığını ve durdurulamayacak potansiyel taşıdığını; görece gelişmelerden ve değişkenlerden bağımsız olarak hem dahile hem harice hem dosta hem düşmana göstermiş durumdadır.

Nitekim Washington, Telaviv ve Londra merkezli füturistler de 2040’larda tahakkukunu kuvvetle muhtemel gördükleri bu gelişmeyi kendi merkezlerine dikkatle rapor etmektedirler. İTTİFAK



Yorum Ekle