04 Ağustos 2020, Salı
Son Dakika

Soğuk Savaş sarmalına giren ABD-Çin ilişkileri uçurumun kenarında

ABD diplomasi elitinin Çin’e karşı “küresel bir koalisyondan” bahsetmesi ve Çin’in diplomatik misyonlarından birinin “fikri mülkiyet sorunu” gerekçesiyle kapatılması gibi hususlar iki ülke ilişkilerinin dip seviyesine indiğini gösteriyor.
28.07.2020 14.28.04

Kasım ayında ABD’de yapılacak başkanlık seçimleri yaklaşırken Donald Trump yönetimi Çin’e yönelik ticari, jeopolitik ve diplomatik baskıyı artırmayı tercih ediyor. 2018 yılında Çin'e karşı başlattığı ticaret savaşlarını Çin’in birçok teknoloji girişimini kara listeye alarak yoğun bir “ayrıştırmaya” sürükleyen ABD, Asya-Pasifik'teki askeri varlığını genişletmek suretiyle rekabetin dozunu “Soğuk Savaşı hatırlatan” kritik bir seviyeye taşımış durumda. Şimdi de konsoloslukların kapatılması ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Komünist Çin ve Özgür Dünyanın Geleceği” başlıklı konuşması üzerinden yoğun bir tartışmaya giren iki güç yeni, yoğun ve karmaşık bir rekabet döneminin kapısını araladı.

ABD-Çin ilişkilerinde Soğuk Savaş retoriğinin yaygınlık kazanması aslında yeni değil. Geçen yıllarda ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in yaptığı konuşmalar ve Henry Kissinger’ın yakın zamanlarda “ABD ve Çin’in soğuk savaşın kıyısında olduğuna” dair söylemleri bir süredir bu endişenin ortaya çıktığını göstermişti. Hatta bu söylemlere Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi de katılmış ve ABD’nin ilişkileri “yeni bir soğuk savaşa doğru ittiğini” belirtmişti. Uzmanlar her ne kadar tarihsel bazı farklılıkların olduğunu belirtse de iki gücün jeopolitik iştahları soğuk savaşın da ötesine geçebilecek bir rekabet tarzını tetikleyebilir.

Örneğin Stephen Walt, dünyanın önde gelen iki ekonomik gücünün, Çin'in Asya'ya hâkim olma arzusu da dahil olmak üzere "uyumsuz stratejik vizyonlara" sahip olduğunu belirtiyor. Bu nedenle “uzun vadeli bir rekabet” dönemi konusunda uyarıyor. Bugün gelinen noktada ABD diplomasi elitinin özgür dünyayı savunmak için Çin’e karşı “küresel bir koalisyondan” bahsetmesi ve Çin’in diplomatik misyonlarından birinin “fikri mülkiyet sorunu” gerekçesiyle kapatılması gibi hususlar iki ülke ilişkilerinin dip seviyesine indiğini gösteriyor. Peki bu yeni bir Soğuk Savaşa mı işaret ediyor? Ya da geleneksel araçların yanında yeni yöntem ve alanların ortaya çıktığı daha karmaşık ve yoğun bir çatışma sürecini mi haber veriyor?

Çin’i değiştirmek için küresel bir ittifak çağrısı

ABD yönetimi uzun bir süredir Çin’in ABD’nin güvenliğine, refahına ve hatta demokrasisine tehdit olduğunu düşünüyor. Hatta mevcut kutuplaşmış Amerikan siyaseti Çin karşıtlığı konusunda ortak bir tutum göstermeye başladı. Örneğin Demokratlar bile Senato’ya Çin’i “dijital otoriterlik” ile itham eden ve küresel gözetleme amacına sahip “yeni büyük birader” olarak betimleyen raporlar sunuyor. Söz konusu Çin tehdidi teorisi öyle bir noktaya gelmiş durumdaki ABD’li bazı politikacılar artık “Thucydides Tuzağı” varsayımını kabullenmiş durumda. Ancak Çin’in Houston’da bulunan konsolosluğunun kapatılması ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Çin Komünist Partisi’ne (ÇKP) yüklenen ithamlarla dolu konuşması rekabet oranı yüksek daha karmaşık bir döneme girildiğini gösteriyor.

Pompeo konuşmak için Çin’le ilişkileri normalleştirme yolunda tarihi ve önemli adımlar atan ABD eski Başkanı Richard Nixon'un Başkanlık Kütüphanesini seçerken Çin'e yönelik uzun zamandır devam eden katılım ve teşvik yaklaşımının sona erdirilmesi gerektiğini savunuyor. Çin'i değiştirmek için "küresel ve yeni bir ittifak" çağrısında bulunan Pompeo, ABD’de artan seçim kaygılarını da hesaba katarsak Çin’e karşı yoğun ve rekabeti keskinleştiren bir retoriği tercih etmiş görünüyor. Çin'in özgür ve demokratik bir ülkeye dönüşeceğini düşünen ABD’li liderlerin teorilerinin doğru çıkmadığına işaret eden Pompeo’ya göre ABD’nin, ekonomisini ve yaşam tarzını koruyan bir stratejiye acilen ihtiyacı var. Ayrıca özgür dünyanın yeni tiranlık şeklinde nitelendirdiği Çin’i değiştirmesi gerektiğini aksi takdirde Çin’in onları değiştireceğini vurguluyor.

Pompeo konuşmasında komünist Çin'i değiştirmenin tek yolunun Çinli liderlerin söylediklerine göre değil, nasıl davrandıklarına göre hareket etmek olduğunu belirtiyor. Pompeo, Çin ve SSCB arasında farklılıklar olduğunu kabul ederken Sovyetler Birliği'nin aksine, Çin’in küresel ekonomiye derinlemesine entegre olduğunu kabul ediyor fakat ekliyor: “Pekin bize bizden daha fazla bağımlı." Pompeo’nun konuşmasında Çin’e yönelik çabaların “çevreleme” ile ilgili olmadığının altını çizmesi önemli. Pompeo, daha karmaşık ve yeni bir meydan okumayla karşı karşıya olduklarını söylerken SSCB’nin aksine Çin’in ABD sınırları içerisinde olduğunu vurguluyor.

ABD, Soğuk Savaş retoriğinin ötesine geçmeye hazır

Pompeo'nun konuşmasında Çin Komünist Partisi’ne özel bir vurgu var. Bu konuşma her ne kadar "yeni bir Soğuk Savaş’ın ilanı" şeklinde tanımlansa da aslında Pompeo, Soğuk Savaş’tan daha öteye giden bir değerlendirme yapıyor. Yani ABD ve Çin arasındaki ilişkinin ABD-SSCB arasında olan ilişkiden daha karmaşık olduğunun altını çiziyor. Pompeo'ya göre ABD-Çin arasındaki bu mücadele daha karmaşık, sınırsız ve bağımlı bir zeminde cereyan ediyor ya da edecek. Bu nedenle yeni bir normal ile karşı karşıya olduklarını düşünüyor.

ABD’nin, Çin’in Houston’da bulunan başkonsolosluğunu “Amerikan fikri mülkiyetini ve Amerikalıların özel bilgilerini korumak için” kapatmasını da Pompeo’nun söz konusu konuşmasının pratiği olarak okumak mümkün. ABD'nin bu öngörülemeyen ve benzeri görülmemiş hamlesi ABD-Çin ilişkilerinde bir deprem olarak yorumlanıyor. Çin tarafının ise bahse konu hamleye cevap vermek için ABD’nin Chengdu’daki başkonsolosluğunu kapatması kısasa kısas döneminin başladığını gösteriyor. Çin’in genelde kaçınmayı tercih eden diplomatik yaklaşımı “savaşçı kurt” diplomasisi eşliğinde sertleşmeye devam ediyor.

Bu arada ABD, Çin Ordusu ile ilişkilerini gizlemekle suçlanan ve haftalardır San Francisco'daki Çin başkonsolosluğuna sığınan Çinli bir araştırmacıyı tutukladığını açıkladı. Mahkeme dosyasında, ABD'ye geçtiğimiz Aralık ayında Kaliforniya Üniversitesi’nde kanser tedavisi araştırmaları yapmak için eğitim vizesiyle giren söz konusu araştırmacı Tang Juan’ın Çin Ordusu ile ilişkileri olduğu iddia ediliyor. Öte yandan ABD Adalet Bakanlığı geçen hafta iki Çinli hackerın batılı şirketlerden yeni tip koronavirüs (Kovid-19) araştırmaları da dahil olmak üzere terabaytlarca veri çalmaya çalıştığı şeklinde bir iddiada bulunmuştu. ABD-Çin ilişkilerinde son dönemde yaşanan gerginlikler arasında en ilginç anlardan biri Çin'in Houston başkonsolosluğunun “polis zoru” ile kapatılması olacak gibi görünüyor. Çin'in Houston başkonsolosluğunun ABD'de ülke çapında yaşanan isyanlara karıştığı da iddia ediliyor.

Çin sınırsız rekabetin olduğu bir geleceğe hazırlanıyor

ABD’nin son dönemde Çin’e yönelik yaklaşımını iyice keskinleştirmesi Çin’in de benzer hamlelerle karşılık vermesine neden oluyor. Çin her ne kadar Soğuk Savaş mantığından ve söyleminden kaçınsa da ilişkilerin o yöne kaydığını da kabul ediyor. Özellikle ticaret alanında yapılan Birinci Faz Ticaret Anlaşması üzerinden diyalog kanalları arayan Çin beklediği karşılığı alamazken ABD’nin Hong Kong ve Güney Çin Denizi ile ilgili hamlelerini savuşturmaya çabalıyor. ABD’nin USS Nimitz ve USS Reagan gibi uçak gemilerini Güney Çin Denizi’ne göndermesi ve bu bölgede ABD, Japonya ve Avustralya donanmalarının tatbikat düzenlemesi Çin açısından son derece kritik bir süreç olarak değerlendiriliyor.

Ancak gelinen noktada Çin, hegemonya peşinde olmadığının altını özellikle çiziyor. Çin’in son yıllarda savunmayla ilgili yayınladığı stratejik belgelerin genel mantığı ”Çin’in asla hegemonya aramadığı” üzerine kurulu. Çin, barışçıl bir şekilde ilerleyen ve ekonomik büyümenin hâkim olduğu çok kutuplu bir dünya düzenine olan inancını tekraren belirtmekten geri durmuyor. Bu bağlamda daha çok pragmatist bir zeminde hareket eden post-Marksist bir karakter çizen Çin, ideolojik bir kavga görüntüsünden kaçınmaya çalışıyor. Çin çok taraflılığın, ticaretin, ekonomik küreselleşmenin ve Birleşmiş Milletler (BM) liderliğindeki uluslararası düzenin güçlü bir savunucusu ve destekçisi olduğunu vurguluyor.

Ancak Çin diğer yandan belirsiz bir geleceğe hazırlanmak konusunda da hummalı bir çalışma içerisinde. 22 Temmuz 2019 tarihinde yayımlanan “Yeni Dönemde Çin’in Ulusal Savunması” başlıklı beyaz kitapta Çin, ABD’nin küresel istikrarı bozan eylemlerine dikkat çekerken “akıllı savaş ve yapay zekâ gibi kavramlara özel bir yer veriyor. Bilgi teknolojileri (BT) tabanlı yüksek askeri teknolojilerin yeni dönemde çok daha gerekli olduğunun altı çizilirken yapay zekâ (AI), kuantum bilgisi, büyük veri, nesnelerin interneti gibi en son teknolojilerin askeri alanda önemli hale geldiği özellikle belirtiliyor. Hatta Çin, 5G teknolojisini tıpkı demiryollarının Birinci Sanayi Devrimi’ni başlatması gibi Dördüncü Sanayi Devrimi’nin “kolaylaştırıcısı” olarak görüyor.

Diğer yandan Çin, ABD ile giderek bir Soğuk Savaş sarmalı içerisine çekildiğini fark ederken bu mantaliteyi reddediyor. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Çin'in ABD'yi hegemonik bir güç olarak değiştirmekle ilgilenmediğini ve ABD'nin Çin'i değiştirme konusundaki "hayalinden" vazgeçmesi gerektiğini özellikle vurguluyor.

Çok kutuplu küresel düzende yeni vizyon arayışları

Yazının başında sorduğumuz soruya dönersek iki ülke arasındaki söz konusu yeni süreci geleneksel araçların yanında yeni yöntem ve alanların ortaya çıktığı daha karmaşık ve yoğun bir yeni Soğuk Savaş dönemi olarak tanımlayabiliriz. ABD-Çin ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemiyle benzeşen yanları olduğu gibi farklılaşan yanları da var. Siber uzay ve teknoloji alanında yaşanan çatışma, stratejik hırslar ve ideolojik yarılmanın giderek öne çıkması/çıkarılması daha tehlikeli bir jeopolitik bölünmenin habercisi olabilir.

İki güç arasında devam eden rekabetin benzerlikler ve farklılıklar üzerinden okunması halinde en önemli benzerlik ABD’nin liberal bir demokrasi olması ve buna karşılık Çin’in de komünist bir ideolojiye sahip olması gösterilebilir. Geçmiş tecrübelere bakıldığında önemli bir benzerlik ancak Çin’in reform ve açılım dönemiyle geçirdiği dönüşümün ideolojik yapısı ve yönetişimi üzerinde önemli etkilerde bulunduğunu da kabul etmek gerekiyor. Bir diğer önemli benzerliğin ise söz konusu rekabetin küresel ölçekte olması ve iki gücün de büyük bir çatışmadan kaçınma yaklaşımıyla hareket etmesi.

İki güç arasındaki rekabetin Soğuk Savaş’a benzemeyen tarafları da var. ABD-SSCB arasında yaşanan Soğuk Savaş’ta rekabetin ağırlık merkezi ideolojik ve jeopolitik alanlarda öne çıkarken ABD-Çin arasındaki rekabette ağırlık merkezinin “ticaret” ve “teknoloji” olduğu görülüyor. Asya Pasifik üzerinden jeopolitik hususlar da son dönemde ciddi manada kendisini hissettiriyor. ABD’nin Çin’e karşı ortaya koyduğu stratejik rekabette aşınan küresel gücüne paralel olarak kendi lehine belirecek bir “kamplaşmaya” umut bağladığı Mike Pompeo’nun konuşmasıyla artık iyice ortaya çıkmış gibi görünüyor.

ABD diğer yandan Soğuk Savaş’ın dinamizmini de kullanmak istiyor. Çünkü Soğuk Savaş, askeri ve ekonomik bir süper güç olarak kalmak için sürekli tetikte durmayı gerektiriyor. Aslında bunu 1969'da Amerikalıların aya gitmesini ve daha sonra SSCB’nin yıkılmasını sağlayan vizyoner bir bakış açısı olarak yorumlayanlar da var. En azından ABD elitlerinde yeni bir Soğuk Savaş modeli içerisinde Çin’e karşı yürütülecek bir mücadelenin başarı şansının yüksek olduğu zannı hâkim. Fakat bu bir yanılsama olabilir. ABD-Çin ilişkileri Pompeo’nun da dediği gibi çok karmaşık.

Günümüzde dünya ülkeleri Soğuk Savaş çerçevesinde kamplaşmak için gerekli homojenliğe sahip değil. ABD’nin başta kendisi olmak üzere müttefiki olarak gördüğü hemen her ülkenin Çin’le muazzam bir ticari ilişkisi var. İşin ilginç ve önemli kısmı ise ABD’nin isteğine uyacak olan müttefiklerin ticari açıdan ortaya çıkacak zararlarını karşılamak ABD’nin ekonomik kapasitesini aşıyor. Bu nedenle söz konusu müttefik ülkelerin Pekin karşıtı bir “Haçlı Seferi’ne” katılma istekliliği zayıf. Bu ülkeler Washington'la ilişkilerini korumak istiyorlar ancak şiddet içeren bir çatışmaya da sürüklenmek istemiyorlar. Örneğin Singapurlu akademisyen ve diplomat Kishore Mahbubani, dünya nüfusunun yüzde 20'sini içeren ülkelerin Çin karşıtı bir ittifaka katılmaya istekli olduğunu, ancak geri kalanının katılmayacağını savunuyor.

Sonuç olarak ABD ve Çin 21.yüzyılı şekillendirmek isteyen iki önemli güç olarak öne çıkıyor. Çin’in teknoloji alanında ABD’den gelecek yarı iletkenlere ihtiyacı ortadayken ABD’nin de Çin merkezli tedarik zincirlerini görmezden gelmesi zor. Ama bu bağımlılık ilişkisi ideolojik ve stratejik bir yarılmanın önünü alamıyor. ABD, soğuk savaş benzeri bir kamplaşmayı Çin’i kontrol altına almak için kullanmayı tercih ederken Çin ise çok kutuplu küresel düzenin post-hegemonik geleceğinde ağırlık merkezi olmayı umut ediyor. Bu bağlamda “uzatılmış bir savaşı” tercih eden Çin, gidişatın kendi lehine olduğunu düşünüyor. ABD ise hegemonik kaygılar yüzünden acil bir müdahalenin gerekliliğine ikna olmuş durumda. Dolayısıyla son derece dinamik ve asimetrik çok kutuplu bir yeni Soğuk Savaş döneminin başladığını söylemek mümkün. Buna yoğunluğu artırılmış hibrit bir rekabet dönemi de diyebiliriz. Bizi geçmişte tecrübe edilene benzer bir gelecek beklemiyor. Bu nedenle tüm ülkeler karmaşık, yoğun ve belirsiz bir küresel rekabet dönemine hazır olmak zorunda.

Hegemonya kavramını derinleştirmesiyle bilinen İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin 1920’li yıllarda dediği gibi “Eski dünya ölüyor ve yenisi doğmakta zorlanıyor.”

[ABD-Çin İlişkileri ve Çin’in Dış Politikası alanında çalışmalarını sürdüren Hüseyin Korkmaz Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Uluslararası Güvenlik Anabilim Dalında doktora çalışmalarına devam ediyor]

İTTİFAK - AA



Yorum Ekle