FERYAT

Yaşlı gözlerim bir umut arayışında ufku seyre dalsa
Şu kanat çırpan göçmen kuşlar, bu sefer beni de alsa
İstemem bu dünya saltanatını, sonunda ölüm varsa
İlle de vatanım diyen can kuşu, içimde feryat eder.

Zenginin bitmez hırsı, doymaz gözü, bir vadi altını olsa
Çilekeş fakirin kesilmez şükrü, garip yüreği gam dolsa
Sabır müminin bineği, gonca gülü hep baharda solsa
Gazze’de ağlayan çocuk, bir dilim ekmeğe feryat eder.

Gökten yağmur gibi rahmet iner, Hakk’ın bize hediyesi
Bütün acılar, çekilen zahmet diner bir gün, kim, ne diyesi
Zalimin zulmü, mazluma Burâk olur, say ki cennet vesilesi
Batı Şeria’da bir kadın, elleri semâda Rabbine feryat eder.

Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi hep Allah’ın kulu, birbirinin dengi
Gökkuşağı gibi rengârenk vatanımda, fitneci bozmasın ahengi
Allah bir, ezan bir, kıble bir, vatan bir gerisi lafı güzaf çalgı çengi
Şefkat merhamet öldü, can çekişen insanlık acıyla feryat eder.

Ah dünya, nereye baksam feryat, gözlerim hasret kaldı neşeye
Umut hayâl oldu, beklediğim huzur seneye, belki rûzi mahşere
Feda olsun yalan dünya, ebedi saadet için inan değer her şeye
Sıla aşkıyla yanan yüreğim, vuslat özlemiyle feryat figan eder.

Serdar Üstündağ

Medeniyetimizin Unutulmaz Şahidi Münevver Ayaşlı Medeniyetimizin Unutulmaz Şahidi Münevver Ayaşlı

Elma ağacı

Sokağın sonunda boş bir arsa vardı. Arsanın yol kenarında da küçük bir elma ağacı. Bakımsız, kimsesiz; yol kenarında olduğu için geçenlerin dallarına asılıp kırdığı, kâh koparıp ağızlarına çubuk yaptıkları, kâh içinden kendi ile yaptıkları kavgalarında yere vurdukları.  Çocukların dai-mi oyuncağıydı aynı zamanda. Tekmeler, dallarına asılmalar, çarpan toplar. Ama o hiç şikâyetçi değildi. Tüm darbelere rağmen dimdik ayakta dururdu, küçücük boyuyla. Baharda çevresindeki bütün ağaçlardan önce o çiçek açardı, pembe pembe gülüm-serdi ona tekme atanlara, dal-larını koparanlara. Bazen de kar yağardı erken açan çiçeklerine. Diğer bahçelerdeki ağaçlar et-kilenirken bu zamansız yağan kardan, bizim küçük ağaç dire-nirdi. Sahipli, korunan, bakımlı ağaçlardan önce meyve verirdi. Daha ceviz kadar olmadan el-malar, başlarlardı çocuklar top-lamaya, ceplerine doldurmaya. Yenecek gibi olmadığı için ilk ısırıştan sonra oyuncak olurdu, bir tekme ile ya karşı duvara ya da en uzağa atılırdı. Bazen de misket olurdu minik ellerde ya da çakıl taşı olup savrulurdu pervasızca her an her yere. Ama küsmezdi elma ağacı.  Daha dik dururdu, daha gür meyve verirdi. Elmaları tam kızaramazdı. İzin vermezlerdi ki büyümesine. Ba-zen üst dallarda görülürdü kızarmış birkaç elma, onları da kuşlar gagalardı. Altan çocuklar ve yoldan geçenler, üstten kuş-lar… Hiç boş kalmazdı ağaççık. Biraz daha büyüyünce elmalar, çocukların ellerinden düşmezdi. Bir topa vururlardı, bir ısırık el-madan. Bir iki ısırıktan sonra bir tekmede kalan elmaya vu-rurlardı. Eve giderken ceplerini doldururlardı. Yoldan geçenler de hakeza. Yetmezdi poşetlere doldurup eve götürürlerdi, pazar alışverişi gibi. Bitmezdi küçük elma ağacının meyvesi. Direnirdi. Daha da güçlenirdi. Darbe de-ğildi onun için bunlar sevgi göserisiydi, nazdı.
Bir bahar günü, ışıl ışıl güneşe çocuk gülüşleri eşlik eder-ken arsanın sahibi geldi. Yan binanın sahibi ile elma ağacının yanında soh-bete başladılar. Konu elma ağa-cına geldi. Yol kenarında olduğu için yoldan geçenlerin dallarını kırdığını, ağacın devamlı zarar gördüğünü söyleyen komşu; ağacı kestirmenin daha uygun olduğunu söyleyince; kara kışa, rüzgâra, çocuklara, gelip ge-çenlerden aldığı darbelere da-yanan, dalları kırılan, tekmele-nen ama dimdik ayakta kalıp elma veren ağaç, o an yıkıldı, kırıldı dalları, küçüldü küçüldü bir fidan kadar kaldı. Arsa sahibi bir an ağaca bakakaldı. Anladı sanki

O an ağacın kırgınlığını.
“Hayır” dedi. 
“Bu arsa, bu ağaç babamdan yadigâr...  Kim ne kadar isterse alsın, yesin. Helal olsun. Kesil-meyecek bu ağaç. Ben yaşadıkça bu ağaç burada kalacak.”  de-yince, ağaç devleşti. Silkelendi bir anda. Evet yapacak daha çok işi vardı. Daha lezzetli ve daha bol meyve vermeliydi. Ta-zelenmesi içindi hepsi. Ama o burada her zorluğa göğüs gerip meyve vermeliydi. Ağızlara hoş bir tat vermeliydi. 
Emanetti babadan oğula. Bu gurur yetmişti yenilenmeye. Meyve vermeye devam edecekti.

Şehri Karabuğa

İNSAN OLMAK

Dinler isen bir sözüm var, İnsan olmak en güzel şey. Kötülüğe ne lüzûm var, İnsan olmak en güzel şey Baharda açan gül çiçek, Vakti gelince göçecek. Dünya fâni ölüm gerçek İnsan olmak en güzel şey. Güneş doğdu bak bugüne Akşam oldu döndü düne Yol tükenir günden güne İnsan olmak en güzel şey. Sırdaş olsun dilin sana Yoldaş olsun ilim sana Nâsihat'tir ölüm sana İnsan olmak en güzel şey.

HALİL İBRAHİM KOCAMAN

ESİR 

Henüz yirmi beş yaşlarındaydı, vatanından koparılarak birçok kişiyle beraber esir edilmişti. esirlere günlerce işkence çektirilip, sonunda da gözünün önünde öldürülmüşlerdi. Ne yazık ki onu sağ bırakıp, kaldıramayacağı bir görevi, türlü işkencelerle, kabul ettirmişlerdi. Yaptığı iş yüzünden, çok fazla acı çekiyordu. Vatanına sıkılan her kurşun yüreğinin birtarafını alıp götürüyordu. Koluna bir çip takmışlardı, yaptığı her şeyi kontrol altında tutuyorlardı, aynı zamanda uzaktan patlayıcı özelliği de vardı. Suçsuz yere onca masum insan acılariçinde katledilmişti, ölümden o kadar olmasa da akıl almaz işkencelerden çok korkuyordu. Yapılan işkenceler gözünün önünden gitmiyordu. Her şeye rağmen hayatta kalmak istiyordu, belki bir gün birilerinin yardımıyla güçlenirse intikamını almayı düşünüyordu. Keşke Bilal-i Habeşî’yi hatırlasaydı, o sadece Rabbinin varlığını haykırdığı için, koca kayaların altında yatırılmıştı da, yine de Rabbini inkâr etmeyip, işkencelere ecel terleri dökerek sabretmişti. Oysa o bunları düşünemeyecek kadar kaskatı olmuştu. Yaşadığı olaylardan karmakarış olmuş, sanki kişiliğini kaybetmişti. İpsiz uçurtma gibi özgürken, esaretin sahipleri boynuna bir ip geçirivermişlerdi. Onlar nereye isterlerse oraya uçuyordu, Nerede indiriyorlarsa orada iniyor, verilen görevi yerine getiriyordu. Adeta bir kuklaydı, birrobot gibi hissiz duyarsız olmuştu, bazen beyni her şeyi yıkıp geçmek darmadağın etmek istiyordu, eli kolu bağlıydı aksine kıpırdayamıyordu. elindeki çanta ağzına kadar uyuşturucuyla doluydu, görevi onların gönderdiği kişilere kuryelik yaparak teslim edip paraları almaktı. en ufak yanlışında da kolundaki çip le havaya uçurulacağını bildiği için, kurbanlık koyunlar gibi gidiyordu. Ne görüyor, ne duyuyor, nede hissediyordu, insani duygularını yitirmiş, donmuş bir beyinle, şuursuzca gidiyordu. Sattığı her mal karşılığında, çanta parayla dolu olarak geri dönüyordu. esaretin sahipleri o paraları alıp güçlü silahlar elde ediyorlardı. Zalimce onun Vatanındaki insanları nasıl vurduklarını, kahkaha atarak seyrettiriyorlardı. Her bomba patlayışında vücudundan bir yerleri parçalanıp kopuyordu ve en son bombayı da, ona attırıyorlardı. Bu işkencelerin en ağırıydı, milletinin yok oluşu ve yapmak zorunda bırakıldığı ihanetleri karşısında, artık yaşamak istemiyordu. Hiçbir şeyi kaldıracak gücü kalmamıştı. Kararını vermişti, bu zulmü bitirecekti. İnsanlığa dair bedeninde ne taşıyordu ki zaten? elindeki zehrin insanlığı yok etmesinden ve ettiği ihanetten, korkaklıktan başka ne yapabiliyordu ki? Bir an ölenlerin yerinde olmak istedi evet, hainler gibi ihanet etmektense ölmeliydi. Sabah yine çantasını ve gideceği adresi eline almıştı, yol uzundu. Otobüse bindi, Amacı verilen adrese gitmeyip başka yere yönelip, farkında olmadan, bombayı patlatmalarını sebebiyet vermekti. Belki habersiz olunca canı acımayacaktı. Arabanın camından sahili görünce aracı hemen durdurup aşağıya inmişti.denizin suyuyla abdest alıp, arkasını dönmüş namaza niyet etmişti ki büyük bir patlamayla un gibi dağılmıştı. Geriye sadece potinleri ve zehir dolu çantası kalmıştı. Kendi halkına ihanet etmek zorunda kalmaktansa ölmek daha iyiydi. evet, ölmüştü ve her şey onun için bitmişti. Belki ölmek kaçıştı, kolaylıktı, kurtuluştu. Böyle bir durum karşısında, ölüm en güzel kutsallık değil miydi? Zaten zalimin amacı bu değil miydi? Seni senden alıp, tehditle, esaretle, işkenceyle ve beynini uyuşturarak sana kendi insanını yok ettirmiyor muydu? Birçok mazlum insanı yok etmektense, bir insanın yok olması daha büyük bir şerefti. Belki ihanetler bitmeyecekti. Zalimler can almaya doymayacaktı. Birileri canı yanarak bu misyonu yüklenmek zorunda kalacak olsa da, elbet adalet tecelli edecekti. İnsanlar elbet uyanıp kendine gelecek ve bu zalimliğin bir parçası olmaktansa ölümü seve seve seçecekti

Aydan Yıldız Güneş

Dört Mevsim Mevlid-i

Hoş geldin ey Nur İklimi Sefâlar getirdin tüm gönüllere Kur'an tilavetiyle doldu kalpler Tüm dillerle yâd oldu peygamber Hoş geldin ey Gül İklimi Müjdeler getirdin tüm gönüllere Rengârenk oluverdi kainatta her yer Nûrunla aydınlandı yıldızlar ve denizler Hoş geldin ey Selam İklimi Barış ve huzur getirdin tüm gönüllere İslam huzuruyla doldu kalpler Selam durdu sana sath-ı arz ve yedi kat gökler Hoş geldin ey Uhuvvet İklimi Dostluk ve kardeşlik getirdin tüm gönüllere Kardeş oldu irşâdınla medeniyetler İyi ki doğdun ey sevgili peygamber (asm) 

Emine Toral

Muhabir: Harun Reşit Akçay