07 Temmuz 2020, Salı
Son Dakika

Hamle çapında bir ressam portresi: İsmail Acar

29.06.2020

İsmail Acar ülkemizin önde gelen ressamlarından biri. Bu toprağın havasını, suyunu, rengini, atmosferini eserlerine başarıyla yansıtan İsmail Acar yerel motifleri ön plana çıkartarak markalaşmış hamle çapında bir ressam.

İsmail Acar resim sanatına ortaöğretim tahsilime devam ettiği yıllarda ilgili duymaya başladı. Bu yıllarda mütemadiyen resim çalıştı. Sanatta rehber, usta önemli. Lise son sınıfa geldiğinde resim öğretmeninin gayret ve teşviklerini de unutmamak gerekir. İsmail Acar liseden sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne kaydolarak, resim eğitimini ve çalışmalarını bu okulda sürdürürken Prof. Dr. Ergin İnan’la birlikte çalışmalar yaptı. Prof. İnan Atölyesi’nden birincilikle mezun oldu.

Lisans tahsili gördüğü üniversiteden yüksek lisans derecesini de başarıyla alan İsmail Acar  resimlerini yaşam havzamıza hayat veren medeniyetlerden yola çıkarak kurguluyor. Kendi coğrafyamızın tüketim seçkilerinden hareketle oluşturduğu eserlerini kadim Anadolu'nun irfanı temaları altında sultan ve şehir portreleri, nar, gül, lâle, kaftan ve hüsn-i hat sanatı gibi kültür ve sanat havzamızın yaşanmışlıklarını ve sembol formlarını yeni baştan yorumluyor.

Acar’ın resmi yerel öğelere yaslanıyor.

Ressam Acar’ın resim ufkunun ardında kadim medeniyetimizin derin, coşkun izleri, engin birikimi var.

Hayat kadar medeniyet ırmağı da yeni günün ışıklarıyla her gün yıkanıp paklanırken İsmail Acar’ın resmi de yerel öğelere tutunuyor, yaslanıyor ve sürekli buradan besleniyor ve dahi günbegün yenileniyor.

Portresini arz etmeye çalıştığımız sanatçımızın resimdeki namütenahi yeteneğini bizden önce Birleşik Krallık’taki sanat camiası ve ‘lordlar’ keşfetti. Ardından Türk entelektüelleri, sanatseverleri İsmail Acar isimli bir deha şahsiyetin farkına vardı!

Dünya sergileri açan ilk ressamımız…

Çalışmalarını yer kürenin önemli sanat merkezlerinde, bienallerinde ve müzelerde yüzbinlerce sanatseverin izlediği İsmail Acar dünya sergileri açan ilk ressam olarak adını sanat tarihimize yazdırmayı başardı. Lowe of Islam sergileri İstanbul’dan yola çıkarak sanatçının cihanşümul mesajlarını Riyad, Dubai, New York ve Londra gibi dünya şehirlerinde geniş kitlelere ulaştırdı.

Bugüne kadar 200’ün üzerinde şahsî ve karma sergiye ve binlerce esere imza atan İsmail Acar 33 yılı geride bırakan sanat yolculuğu düşüncesini Batı sanatından; Leonardo da Vinci’den, Picasso’dan yola çıkmak yerine Türk-İslam sanat, kültür ve coğrafyasından hareket ederek, resimde kendi çağdaş imaj ve fikirleriyle oluşturdu.

Genellikle tuval üzeri yağlı boya çalışıyor.

Acar, daha çok tuval üzerine yağlı boya, akrilik tekniklerini tercih ederken bazen de suluboya ve pastel çalışıyor.

Çağdaş bir resim dili öneriyor.

Sanatkârımız çağdaş bir resim dili önermeye çalışıyor. Malum olduğu üzere öz sanatlarımızdan hüsn-i hat, çini, minyatür, tezhip ve sair Türk süsleme sanatları ülkemizde uzun yıllar üvey evlat muamelesi gördü. Bununla birlikte Batılılar çini ve hüsn-i hat sanatlarımızla yakından ilgilendi. Ecdad yâdigârı sanatlarımızdaki inceliği, zarafeti çok uzaklardan fark eden Batı insanı, çini sanatıyla da eskimez yazımızla da irtibatını hiç koparmadı.

Bizde genelde içe dönük, batılılarda ise dışa dönük bir sistem var. Bu noktada İsmail Acar ayakları Anadolu irfanına yaslanan asliyet ve terkip şuuruyla evrensel değerlerimizi resimlerinde çağdaş ifadelerle yansıtmaya çalıştı. Bir gün Mimar Sinan’ı resmetti, başka bir gün gülü. Lâleyi tuvaline aktardı, bir sonraki gün, Mevlana’yı, Şems’i, dervişleri…

Genlerimize dönerek geleceğe adım atalım.

İsmail Acar, resim anlayışını Cumhuriyetin kendi belleğini bulma çabası olarak nitelendiriyor ve ekliyor: “Biz, kendi genlerimize dönerek, geleceğimize doğru adım atmalıyız. Bir yanımız geçmişle alakalı bir şekilde, çağdaş geleceğe doğru uzanmalıyız.”

Resmettiklerinde olgunluğu arıyor.

Acar, resmettiklerinde olgunluğu, olmuşluğu arıyor. Bu arayış, asrî bir dervişin hakikati bulma çabasına benzetilebilir. Böylesi bir yol haritası içerisinde olgunluğu, erdemi arıyor sanatçımız. O aranan erdem de her bir tuvalde bir nevi eğitici rol üstleniyor.

 

“Bir gün mutlaka bir şey olacak!”

Hz. Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözünü işitmeyen yoktur. Acar da eserlerinde sürekli pişerek hamlığını yakıyor, hiçbir zaman “oldum” demiyor. Şimdiye kadar binlerle ifade edilen tablolara imza koyan sanatkâr hiçbiri için ‘muhteşem oldu’ ifadesini kullanmadı. Çünkü o resmi de, sanatı da, hayatı da süreç meselesi olarak değerlendiriyor ve ekliyor: “Bir gün mutlaka bir şey olacak.”

Tuvallerinde kendiyle yarışıyor.

Resme başladığı esnada bir yarış başlıyor; kendiyle, eserleriyle, fikirleriyle ve dahi hayalleriyle yarışıyor. Bu durum onda gizli bir rekabet gibi... Eline fırçayı aldığında mütemadiyen ‘Şimdiye dek yaptıklarımdan daha farklı bir formatta neler yapabilirim’i düşünüyor.” İşte söz konusu düşünce aynı zamanda sanatkârımızın başarısının yol haritasını da şekillendiriyor. Böylelikle hayalleri renklerle el ele tutuşarak hep daha iyinin, çok daha iyinin arayışı içerisinde bulunuyor. Her zaman daha iyiyi, daha güzeli aramak da zaten sanatın özü değil mi?

Sanatseverler resimlerinde kendi hikâyelerini üretiyor.

İsmail Acar fırçasından dökülen bir tabloya baktığında kendini tabloda imzasını attığı yerde görüyor. Bir resim yaptığında bu resim artık onun dışıma çıkmış oluyor. Dolayısıyla o resme bakan, inceleyen herkes resimde farklı anlamlar buluyor. Her bir resminden sanatseverler kendileri için bir bambaşka bir hikâye buluyor/üretiyor.

 

Herkes baktığı yerde farklı bir şey görüyor.

İsmail Acar herhangi bir resim üzerinde çalışırken aslında öyle bir hikâye düşünmemiş/kurgulamamış da olabilir. Çünkü herkes baktığı yerde farklı bir şey görüyor. Yine herkes izlediği tabloya kendi hikâyesini, hayal gücünü yansıtıyor.

Acar bir çalışması kemâle erdiğinde  ‘işte benim aradığım, yapmak istediğim tablo bu!’ diyor ve ekliyor: “Bir resim fırçamdan döküldüğünde artık %100 benim kontrolümde değildir. İnsanlar hayal güçleriyle resmi istedikleri yere götürüyor. Neticede kendinizi sadece ve sadece o resmin imzasında görüyorsunuz.

“Karahisari, Leonardo da Vinci’den daha evrensel.”

Malum olduğu üzere Avrupalıların sanat ve estetik mahreçli evrensellik düşünceleriyle bizim söz konusu alanlardaki fikirlerimiz arasında farklılıklar var. İsmail Acar asıl, bizim öz medeniyetimizin evrensel değerler taşıdığı kanaatinde.

İsmail Acar’a göre Leonardo da Vinci kendi çapında, kendi toplumu nezdinde evrensel bir değer. Da Vinci’nin evrenselliği sadece kendi kültür ve medeniyet havzasıyla sınırlı. Oysa bir Ahmet Karahisari öyle mi? Karahisari’nin Lafza-i Celâl’i (Allah ismi şerifi) semavi bir unsur. Üç dinde de Allah inancı var. Haliyle Karahisari, Leonardo da Vinci’den daha evrensel.

Doğu kültürü büyük bir uygarlığın üzerine, devasa bir medeniyetin üzerine inşa edilmiş. Bu kültür/medeniyet, resimde/sanatta kullanılabilecek yüzlerce/binlerce öğeye sahip. Acar’a göre tam da bahsettiğimiz öğeler yerel değil; evrensel.

Gözlerimizi İsmail Acar’ın bizlere hediye ettiği bir lâle tablosuna mıhlayarak ressamımızı dinlemeye devam ediyoruz: “Seneler önce bir İstanbul resmi yapmıştım. Bir de nü bir resim yapmıştım. Nü resmim ödüllendirildi! Bir de Sultan portresi yapmıştım. Bana ‘Sen padişahlık zamanını mı istiyorsun?’ dediler.

Türkiye’de güzel sanatlar fakültelerinde Mimar Sinan anlatılmıyor, Karahisari okutulmuyor. Sanatın hep ‘batı taraf’ları okutuluyor; Gotik Sanatı, Bizans Sanatı okutuluyor. Burada, Picasso’yu, Leonardo’yu, Andy Warhol’u öğreniyorsunuz da Mimar Sinan’ı öğrenemiyorsunuz.

Güzel sanatlar fakültelerimizde okuyan bir öğrenci, okulunun yanında bulunan tarihi caminin hangi yüzyılda yapıldığından habersiz bir şekilde okuldan mezun olup gidiyor. Bu camideki mimari detayları, süsleme sanatlarını tanımak bir yana, mimarının adını bile öğrenemiyor. Türk Sanatları, Sanat Tarihi dersinde geçiştiriliyor.

“Ben, yaşadığım coğrafyayla ve bu coğrafyanın 10 bin yıllık tarihiyle ilgileniyorum.”

Ben, yaşadığım coğrafyayla ve bu coğrafyanın 10 bin yıllık tarihiyle ilgileniyorum. Bir Boğaz, bir Ayasofya hiçbir yerde yok. Bizim ressamlarımız boğazda oturuyor, boğazdan etkilenmiyor. İstanbul’da yaşıyor, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, Sultanahmet’ten etkilenmiyor. Bir Alman ressam, bir Fransız heykeltıraş, bir ABDli sanatkâr İstanbul’a gelip, tarihi eserlerimizi gördüklerinde etkileniyor.

“Kendi coğrafyandan etkileneceksin.”

Kendi coğrafyandan etkileneceksin. Çünkü sen burada, bu şehirde yaşıyorsun, burada resim yapıyorsun. Boğazda yaşıyorsan, boğazdan etkileneceksin. Tablonda boğaz olacak. İstanbul’da yaşıyorsan, Ayasofya’dan, Sultanahmet’ten, Süleymaniye’den etkileneceksin. Ayasofya’nın, Sultanahmet’in kubbe ve minarelerini resmedeceksin. Çünkü sen bu coğrafyanın, bu toprağın insanısın. Bu coğrafyadan etkilenmemek mümkün mü? Coğrafyamızın karakteristik özelliklerini eserlerimde yansıtmaya çalışıyorum.

Acar: Değerlerimize sahip çıkmalıyız.

Biz, bu topraklarda binlerce yıllık bir kültür ve medeniyet birikiminin üzerinde yaşıyoruz. Kültürel değerler, kuşaktan kuşağa aktarılıyor, günümüze kadar ulaşıyor. Bu değerlere sahip çıkmalıyız.

“Geleneklerimizi önemsiyorum.”

Mesela, eski Truva’da rastlanan, Hititlerde devam eden, günümüzde Anadolu’da da yer yer uygulanan bir gelenek var: Bir evin erkeği vefât ettiğinde hanımı, müteveffanın kardeşlerinden biriyle evlendirilir. Bu geleneğe, bu topraklarda yüzlerce, binlerce yıl sonra hayat süren insanlar sahip çıkmış. Dolayısıyla ben gelenekleri, kültürel değerleri önemsiyorum. İnsanlığın ortak değerlerinin/belleğinin yok edilmemesi lazım. Bunlar, insanlığın ortak yaşama biçimlerinden ortaya çıkmış değerlerdir.

“Bu ülkede yaşarken bir Fransız gibi düşünemeyiz.”

Bizler, bu ülkede yaşarken bir Alman gibi, bir İngiliz gibi, bir Fransız gibi düşünemeyiz. Onların tarihî süreçleri çok farklı. Dolmabahçe sarayında 72 adet tuvalet var. Sadece birkaç asır öncesine kadar Avrupa’da tuvalet kültürü yoktu, çünkü tuvalet yoktu! Şimdi, onlar medeni mi oluyor? Medeniyet batıdan böyle mi geliyor? Bugün Fransa’da Cezayirlilerin, Faslıların yaşadıkları hayatı görüyoruz. Ellerinde sadece pasaportları var. Kültür ve medeniyet sadece bir takım ülkelere ait değerler değil.”

Öznesinde Türk kültürü olan resimlerle ilgileniyor.

Acar, daha çok, Türk kültürüyle ilgili resimlerle ilgileniyor. İstanbul’da yaşarken, Süleymaniye’yi soluklarken, New York’taki gökdelenleri çizmenin anlamsız olduğuna vurgu yapıyor.

“Geçmişimiz bizim için önemli bir referans.”

Ressam Acar medeniyetimize ait unsurları resmederken gen yapımızı düşünüyor. Burada düşündüğü şey, abartısız bir şekilde resim yapmaktan başka bir şey değil aslında. Medeniyetimize ait bir öğeyi seçmiş olmakla ortaya yeni bir vakıa çıkarmayı amaçlayan duayen ressam “Geçmişimiz bizim için önemli bir referans” diyor.

Yabancılar İsmail Acar’ın en çok Türk ve İslâm kültürünü yansıtan eserlerini tercih ediyor. Üzerinde hat sanatının izleri bulunan eserleri de sultan portreleri de çokça rağbet görüyor. Hâsılı Batı insanı Ressam Acar’ın bu coğrafyayla ilgili resimlerini koleksiyonlarına dâhil ediyor.

İsmail Acar hakla iç içe bir sanatkâr.

İsmail Acar hakla iç içe bir sanatkâr. Başarısı biraz da bu keyfiyetten kaynaklanıyor. Sanatseverler eserlerinde kendilerine yakın bir şeyler buluyor/görüyor.  O, fildişi kulede oturmak yerine halkın yanına yakınına, ayağına gitmeyi tercih ediyor. 300 kişilik, 500 kişilik, halktan kopuk sergileri sevmiyor.

Sanatkârlar bir yıl, iki yıl çalışıp bir sergi açıyor, en fazla bin kişi ziyaret ediyor. Oysa İsmail Acar sanatını herkese sevdirmek istiyor. Onun için Ayasofya’da "Aya Sofya ve Sanal İzdüşümler" başlıklı efsane sergisini 350 bin kişi izledi.

O,  insani olan bir şeyden, halkla bütünleşmekten bahsediyor. Herkes için bir hak bu. Bunu, doğru yapmak lâzım. Nişantaşı’nda bir galeride sergi açan bir sanatçı sadece 300 kişiyle muhatap olmayı tercih ediyor demektir.

Yıllar önce Antalya Kaş Limanı’nda dünyanın en büyük açık hava duvar resim uygulamasını gerçekleştiren sanatkârın açık hava sergisini binlerce insanımız ziyaret etmişti.

Sanatkârımıza göre resmin her tarafa girmesi lâzım. Billboardlarda da resimlere yer verilmeli; İETT otobüslerinin üzerinde de insanlar resim görmeli.

Sosyal sorumluluğunu ihmâl etmiyor.

İsmail Acar’ı bu toplumda yaşayan herkes, her kesim ilgilendiriyor; sokak çocuğu da ilgi alanına giriyor. Sosyal sorumluluk projeleriyle yakından ilgileniyor. Bu topraklardan aldıklarını yine bu toprakların insanlarına, kısıtlı, engelli bireylerine takdim ediyor.

“Popüler kültürde insanlar marka oluşturmaya çalışıyor.”

İsmail Acar, “Sanatseverler bir resmi mi yoksa bir markayı mı satın alıyor?” şeklindeki sorumu şu şekilde cevaplıyor: “İnsanlar bir otomobil alırken yapısına bakıyor, markasına bakıyor, modeline bakıyor.  Popüler kültürde insanlar marka oluşturmaya çalışıyor. Aslında insanlar bir resimden çok; bir markayı satın aldığını düşünüyor.

Her tasarım benim için yeni bir buluş.

Resmin/sanatın böyle bir boyutu da var. Evinde Picasso olan birisi gelip sizin tablonuzu alıyor. Burada markalaşmak, marka olmak önem kazanıyor. Marka olmak için de çok çalışmak, çok iyi olmak lâzım. Markalaşmak önemli. Ben, her resimde yeni ve farklı bir tasarım yapıyorum. Her bir tasarım, benim için yeni bir buluş hüviyetinde. Yeni fikirler ve buluşlarla ortaya çıktığınızda tüm dünya sizi fark ediyor.”

“Mimar Sinan’ın lâlesinin gerçek rengini bulmasını istedim.”

Şu cümleleri Sn. Acar’ın geleneksel Türk süsleme sanatlarına bakışını özetliyor. “Türk süsleme sanatındaki stilizasyon bana enteresan geldi. 
O motifleri uyandırmak istedim. Yine istedim ki Mimar Sinan’ın lâlesi gerçek rengini bulsun. Türkiye’de batı medeniyetinin tesirleri var. Herkes az ya da çok bir ölçüde bu tesirin altında... Resimlerimde bu motifleri kullanarak resme, batılı gözüyle bakmak istedim. Özü muhafaza ederek, resme batılı göz katmaya başladım.

“Ben sadece güzel olanı görüyorum.”

Hat sanatında temel dersleri aldım. Harfleri tanıyorum. Kütüphanemde hat sanatıyla ilgili onlarca eser var. Ben daha çok, sık kullanılan Allah gibi, besmele gibi, Ayet-el Kürsî gibi artık sembolleşmiş ve kültür olarak da kullanılır hale gelmiş hatları yazıyorum. Bu çerçevenin dışına çıkmıyorum.

“Herkes, sanatta bulunduğu yeri bilmeli.”

Bir tablomda Mevlevi resminin üzerine Selimiye Camii’nin kubbesinde bulunan istif yazılarını koymuştum. Bu eserde pistole ile çalışmıştım. Ama netice itibarıyla da ben hat yazmıyorum, hat sanatı apayrı bir dünya. Bu konuda etik bir disiplin içerisinde vicdan muhasebesine gidiyorum.  Hat sanatıyla meşgul olan hattatlarımıza saygı göstermek gerekir.  Herkes, sanatta bulunduğu yeri bilmeli. Ben sadece güzel olanı görüyorum. Türk toplumunda İslâm dokusu kültürleşmiş. Besmele yazmak adet haline gelmiş. Besmele yaşam biçimi olmuş.”

Sanatçı farklı bakabilendir.

Sanatçı farklı bakabilendir. İsmail Acar da farklı bakıyor ve baktığını görebiliyor. Gördüklerini de eserlerine yansıtıyor. İstanbul’un güzelliklerini, kadim medeniyete ait unsurları görmemek, özel bir çaba gerektiriyor.

Eserleri Türkiye başta olmak üzere Arap yarımadası ülkelerinden Rusya’ya ve ABD’ye, Kanada’dan Türkî cumhuriyetlerine ve oradan Çin’e ve Japonya’ya kadar onlarca ülkeden sanatseverlerin mekânlarına medeniyetimizin sesini, rengini taşıyan ve ülkemizde üst üste yılın sanatçısı unvanlarına ayık görülen İsmail Acar’ın uluslararası bienallerden aldığı bir çok birincilik ödülleri bulunuyor.

Hamle çapında bir sanatçı: İsmail Acar

Sanat çalışmalarına İstanbul’daki atölyesinde devam eden muhatabımızın 2016 yılında BM tarafından İnsanlık Elçisi olarak görevlendirildiğinin altını çizerek “Hamle çapında bir ressam portresi: İsmail Acar” başlıklı yazımızı duayen ressamın kültürel emperyalizmle ilgili mülahazalarıyla nihayete erdirelim: 

“ABD’nin popüler kültür yayılmacılığı olmasa kral çıplak kalacak: Emperyalizm ortada kalacak. ABD ‘popüler’ kültürünün propagandasını kültür-sanatla yaparak, bunu bütün dünyaya pazarlıyor. ABD’nin kültür-sanat emperyalizmine maruz kalan halklar, bir müddet sonra bunları kendi değerlerinin üzerinde görmeye başlıyor. Bu bir süreç çünkü.

ABD bu sürece sürekli ‘popüler katkılar’da bulunuyor. ABD’nin emperyal bir güç olmasında yazarlarının, edebiyatçılarının, filozoflarının, sanatçılarının ve Hollywood’un yeri büyüktür.

BMV, VW ve Mercedes Alman markaları. Bu markalar Türkiye’ye sadece otomobilleriyle gelmiyor. Alman kültür ve değerleriyle birlikte geliyor. Mezkûr otomobil markalarının organizasyonlarında Alman sanatçıları görev üstleniyor, heykeltıraşlar geliyor.

İstanbul siluetinden Topkapı Sarayı’nı, Sultanahmet Camii’ni, Süleymaniye Camii’ni çıkardığınızda geriye ‘barbar bir imparatorluk’ kalır!”

Osmanlıyı büyük bir medeniyet yapan vakıa, bu coğrafyada miras bıraktığı tarihi-kültürel eserlerdir. Cumhuriyet sanatçısı olan bizler de, bizden sonrasına kültürel-sanatsal miras bırakmak için çalışıyoruz.”


Yorum Ekle