04 Nisan 2020, Cumartesi
Son Dakika

Hattat Muhsin Demirel ile ilm-i hat ve Hattat Hamid Bey üzerine-III

26.03.2020

Hamid Bey oksijeni olmayan bir odada yaşıyordu!

Hattat Muhsin Demirel ile ilm-i hat, fenn-i hat, Üstad Hamid Aytaç, Risâle-i Nur neşriyat çalışmaları ve Kur'an-ı Kerîm kitâbeti hizmetleri üzerine Ankara'daki evinde kültür tarihçisi Mehmed Akif Köseoğlu ile birlikte gerçekleştirdiğimiz hasbıhalin üçüncü bölümüdür.

İbrahim Ethem Gören: Hamid Bey'e gelelim dilerseniz...

Muhsin Demirel: Bittabi, Fırıncı Ağabey'in tavassutuyla tanıştım ilk defa. Ben liseyi bitirirdikten sonra 1980 yılında Ankara'ya gelinceye kadar Hamid Bey'le olan irtibatımı devam ettirdim. Hatta hastaneye yatmasına biraz da fakir katkı sağladı. Hamid Bey'in yazdığı Kur'an-ı Kerim üzerinde yaptığımız çalışma 1971'den 1975'e kadar yaklaşık 4,5 yıl sürdü.

İbrahim Ethem Gören: Hamid Bey ile talebelik münasebetiniz ne kadar sürdü?

Muhsin Demirel: 9 sene. Ama, zaman zaman yoğun, zaman zaman daha gevşek bir şekilde devam etti. Zaman zaman da kaçak talebeydim. Bizim, Hoca'yla olan münasebetlerimiz diğer talebeleriyle olduğu gibi değildi.

İbrahim Ethem Gören: Niye değildi?

Muhsin Demirel: Çünkü, Risale-i Nur Cemaati bazı matbuat hizmetlerini benim üzerimden yazdırdı Hamid Bey'e. Mektûbât ile Sözler'i Halim Efendi'ye yazdırdılar. Diğer tüm risalelerin yazılarını Hamid Bey'e fakir yazdırdı. Cevşen'ül-Kebîr, Hizb-ü Envar'i'l-Hakâik'ın Nûriye vb. gibi evradlar ile Sözler ve Mektubat'ın dışındaki tüm risalelerin yazılarını Hamid Bey'e yazdırdık. Dolayısıyla bizim Hoca'yla münasebetimiz sadece hoca-talebe münasebeti değildi, bir işçi-işveren, dede-torun, evlat-baba vb. garip bir münasebetimiz vardı.

Hamid Bey oksijeni olmayan bir odada yaşıyordu.

Mesela Hamid Bey oksijeni olmayan bir odada yaşıyordu. Kur'an ekibi olarak yeri geliyordu hocanın odasının damını aktarıyorduk, yeri geliyordu hocanın kullanmakta olduğu iş hanının çeşmesini değiştiriyorduk. Hoca havasız kalmışsa alıp Çamlıca'ya götürüp temiz hava, Emirgan'a götürüp boğaz havası aldırıyorduk. Hocaya zaman zaman yedirmek-içirmek de bizim vazifelerimiz arasındaydı. Bu itibarla biz Hoca'yla sadece hoca-talebe münasebeti içerisinde olmadık. Büyük bir neş'e içerisinde geçti Hoca'yla teşrik-i mesaimiz. Ayrıca Hamid Bey'in yazdığı Kur'an-ı Kerim'in tashihi meselesi vardır. Hocayı Kocamustafapaşa'ya, -şimdi Hattat Mümtaz'ın kaldığı Tevruz Apartmanı'na- götürüp tashih yaptırırdık.

İbrahim Ethem Gören: Hattat Mümtaz Seçkin Durdu mu?

Muhsin Demirel: Evet. Orada Bediüzzaman Hazretleri'nin en yakın talebelerinden Tahirî Mutlu Ağabey vardı. "Ağabey" diyorsak dedemiz yaşında. Üstad Bediüzzaman'ın talebesi. Oraya giderdik Hoca'yla. Tashih için Hoca'yı oraya götürürdük. Dolayısıyla Hoca'yla çok sarmal, çok karmaşık bir münasebetimiz oldu. Yani sadece hoca-talebe münasebetimiz yoktu.

İbrahim Ethem Gören: Hamid Bey'in hüsn-i hat sanatını öğretme metodu nasıldı?

Muhsin Demirel: Hocanın herhangi bir metodu yoktu. Yazdığınız meşke çıkarmasını yapar verirdi. Bozuk harflere hiç bakmaz, nisbeten düzgün olanlarını düzeltirdi. Bunu biz çok sonra farkettik. Bozuk zaten bozuk. Diğeri oldukça düzgün, bari bu oldukça düzgünü tam düzelsin gibi bir düşünce. Şimdi Hocaya çok hak veriyorum. Duyduğumuza göre eski hattatlar yazıyı tarif ederlermiş, şurada kalemi şöyle yap, şurada pirenin ciğeri kadar bağ koy vs gibi. Hoca yazıyı tarif etmezdi. Çünkü Hoca yazıyı talim ile öğrenmemiş. Hamid Bey dâhi bir şahsiyet. Hamid Bey'in fotoğrafik bir hafızası vardı. Gördüğünü kayd ediyor, yazıyı böylece öğrenmiş, normal bir hattat gibi müfredatı geçerek değil. 'Dâd-ı hak râ kabiliyet şart nist' (Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanında kabiliyet şart değildir) denilmiş. Hakk tecelli ederse, imdad ederse kabiliyet falan, hiçbir şey gerekmez.

Mehmed Akif Köseoğlu: O dönemde başka hattat yok muydu? Necmeddin Okyay'a gitmediniz mi hiç mesela!

Muhsin Demirel: Olmaz mı! Maalesef gitmedim. O zaman çocuğuz birader! Düşünün, 17 yaşındayım ben Hoca'ya ilk gittiğimde! Ben Hoca'yı bulabilmişim. Bir Allah'ın kulu o zaman “Necmeddin Efendi'ye de gidin” dese gideceğim.

Mehmed Akif Köseoğlu: Kemal Batanay'a da mı gitmediniz?

Muhsin Demirel: Kemal Batanay'a gittik. Hamid Bey'in yanında Kemal Batanay'ın adı anılmazdı bizim nezdimizde. Veya o zaman çocuk aklımızla öyle algılıyorduk. Kemal Batanay şu anda olsa gidip ayağının turâbı olayım. O zaman bir Allah'ın kulu “Falancaya da git” şeklinde bir tavsiyede bulunmadı. Fakir, Cemil Meriç'in talebesi aynı zamanda. Cemil Meriç'e gittim diye ben eşten dosttan devamlı muâhaze gördüm! “Ne kadar iyi ediyorsun da Üstad ile görüşüyorsun, ayrıca şöyle yap, not al, şunu sor, böyle yap” şeklinde bir şey kimse demedi bize.

Mehmed Akif Köseoğlu: Cemil Meriç Bey'i nasıl buldunuz?

Muhsin Demirel: Kendi kendimize bulduk. Hüdâyi-nâbit! Şimdi ben gençlere “Şöyle yapın, böyle yapın” şeklinde tavsiyelerde bulunuyorum. Ama bana kimse bu türden tavsiyelerde bulunmadı. Hatta Hamid Bey'e gittiğim için de muâhaze edildim. (Birazdan oraya geliriz.) Cemil Meriç'e gittim diye muâhaze edildim. Hat sanatı ile uğraştım diye farklı bir muameleyle karşılaşmadım. Bu böyle uzun yıllar sürdü.

İbrahim Ethem Gören: Hamid Bey'in en mübâriz vasfı neydi sizce?

Hamid Bey dev bir adamdı.

Muhsin Demirel: Hoca dev bir adamdı. Biz dağların üzerindeki karı göremeyiz, bulutların üzerini göremeyiz. Şunu söyleyeyim. Bu mübarek sanatın asırlardır gelen son mümessiliydi Hamid Hoca. Son mümessili... Belki Himalaya kadar olmasa bile Ağrı dağı kadar büyük bir adamdı. Sen Ağrı dağının tepesini görebiliyor musun?

İbrahim Ethem Gören: Göremiyorum.

Muhsin Demirel: Ağrı dağının zirvesini ancak 100 kilometre uzaktan görebilirsiniz. Yanına gittiğinizde zirveyi göremezsiniz. Hoca hakkında ne söyleyelim. Hocamızdı yani.

Mehmed Akif Köseoğlu: Pekiyi nasıl olurdu? Size bağırıp çağırır mıydı, alttan mı alırdı?

Muhsin Demirel: Yok canım. Hocayla hukukumuz gayet iyiydi. Mesala Hasan Çelebi Hoca gelirdi. Çok edepli, Hoca'nın yanında pek konuşmazdı. Biz öyle değildik, serbesttik. Biz evladı gibiydik bir nevi. Hocayla iş yapıyoruz, para veriyorum Hoca'ya. Yazı yazdırıyorum. Ben düşünün 17-18 yaşındayım, Hoca o zaman 80 küsur yaşında. Ama patron benim, parayı ben veriyorum!

Mehmed Akif Köseoğlu: Parayı veren düdüğü çalar yani!

Muhsin Demirel: Parayı veren düdüğü çalar! Ama bir taraftan meşk ediyorsun, talebesin. Bir taraftan Hoca'nın yazdığı Kur'an'ı baskıya hazırlıyorsun. O dönemde Kur'anla ilgili burada bahsetmek istemediğim bir sürü problemler oldu, bunun üzerine Hoca bize bir kağıt yazıp verdi.

Hamid Bey: Muhsin Demirel Yazdığım Kur'an üzerinde tasarrufa sahiptir.

“Talebelerimden İsmail Yazıcı, Muhsin Demirel ve Habib Akbulut Yazdığım Kur'an üzerinde tasarrufta bulunmaya yetkilidir.”

Mehmed Akif Köseoğlu: Bu yazı duruyor mu?

Muhsin Demirel: Duruyor tabii ki, şimdi mezkûr kâğıt İsmail Yazıcı Ağabey'de duruyor. Düşünsenize biz daha 17-18 yaşlarındayız. Hamid Bey bize böyle güveniyor “Benim yazım üzerinde tasarruf yapabilirsin” diyor. Hoca ile aramızda böyle bir güven var.

Hattat Hamid Bey: Al sana müsaade!

Neticede size Hamid Bey, hat sanatıyla ilgili bir iş üzerinde, kendi yazdığı Kur'an üzerinde çalışabilmeniz için izin veriyor. Al sana müsaade! Şimdi milletin erişmediği, erişemeyeceği şeylere ben 17-18 yaşlarımda erişmişim. Ama bugün bu mânâyı anlayacak kaç kişi var? Bugün bu iş maddileşmiş. Her şey Dolar ile Euro ile, Türk parasıyla, vesaireyle, mekanik şeylerle ölçülüyor. “İleride, hattat oluruz da, yazı yazarız da, üç-on para kazanırız da...” gibi mülahazalar bizim hayalimizin, hafızamızın uzağından yakınından geçmiyordu. Hele Hoca sağ iken.... Ne haddimize.

Mehmed Akif Köseoğlu: Sizin Hamid Bey'le böylece çok özel bir münasebetinizin bulunduğunu öğrendik. Başkaları ders almaya Cağaloğlu'ndaki o ofise, iş hanına mı geliyordu? Ne oluyordu?

Muhsin Demirel: Hoca'nın iki buçuk metreye iki buçuk metre bir odası vardı. Dünyada bundan daha mezbele bir yer olamaz. Mezbele bunun yanında derli toplu kalır. Öyle bir yer.

Mehmed Akif Köseoğlu: Kimler gelip gidiyordu?

Muhsin Demirel: Herkes geliyordu. Kral da gelir, padişah da gelir!

Mehmed Akif Köseoğlu: Ders almak için kimler geliyordu?

Muhsin Demirel: O zaman ders alan belki beş altı kişi var. Tabii benim görmediğim veya üzerinden elli sene geçti hatırlayamadığım kimseler vardır.

Mehmed Akif Köseoğlu: Kimler var?

Muhsin Demirel: Hasan Çelebi Hoca var, bir. İki, Adanalı Ahmed Fatih.

İbrahim Ethem Gören: Ahmed Fatih Andı. En uzun süre Hamid Bey'den ders alan talebelerden biridir. Muhammed Fatih Andı'nın ve Tahir Fatih Andı'nın babasıdır.

Muhsin Demirel: O şehir dışından, Adana'dan gelip giderdi. Beni severdi. Hatta bir defasında bana Hucurât Sûresi'nin 13. ayeti celilesinden bir bölüm olan “İnne ekremeküm ındallahi etkâküm”ü hâvî yazdığı bir yazısının fotoğrafını hediye etmişti.

İbrahim Ethem Gören: Başka kim vardı efendim?

Muhsin Demirel: Hüseyin Kutlu geliyordu. Hüseyin Kutlu tabii ki bizden epeyce evvel başlamış derslere. Ama ben mesela Hüseyin Ağabeyi (Öksüz) hiç görmedim veya hatırlayamıyorum. Hüsrev Subaşı geliyordu, Talip Mert geliyordu, Turan Ağabey (Sevgili) de Hoca'nın talebesidir ama ben O'nunla sonradan tanıştım, Hocanın yanında hiç görmedim. O tabii Hasan Çelebi Hocadan da eskidir. Kemancı İzzet Bey diye biri geliyordu. Bir bankanın müdürüydü, hangi bankanın şimdi hatırlayamıyorum.

İbrahim Ethem Gören: Ders mi alıyordu?

Muhsin Demirel: Evet, ders alıyordu Hoca'dan.

Mehmed Akif Köseoğlu: Medineli birisi var mıydı hocam?

Muhsin Demirel: Birçok kişi geliyordu.

İbrahim Ethem Gören: Yusuf Sezer geliyor muydu?

Muhsin Demirel: Bizden sonradır onlar. Hoca Cumartesi günleri öğleden sonra talebe kabul ediyordu. Biz haftanın yedi günü, yirmi dört saat yanındaydık. Hattatlardan biri bana “Sen Hamid Hoca'nın yanına ne zaman gittin, ben seni hiç görmedim?” diye sordu. Ne diyeceksiniz herkes konuşuyor.

Çünkü bizim münasebetlerimiz Kur'an-ı Kerim bağlamında.

Biz istediğimiz zaman Hoca'nın yanına girip çıkıyoruz. Hoca, talebeyi Cumartesi günü öğleden sonra kabul ederdi. Çelebi Hoca da hemen her zaman Cumartesi günleri öğleden sonra geliyordu. Biz çok mecbur olmadıkça Cumartesi günleri öğleden sonra hocanın yanına gitmezdik. Neden gitmezdik? Çünkü oda küçük, orada iki kişi oturabiliyordu. Üçüncü kişi ancak ayakta durabiliyordu da ondan. İki kişi oturuyor, bir kişi de ayakta duruyor. Bu kadar. İki tane oturacak yer var, bir tabure var, bir de portatif somya ve koltuk olabilen bir şey var, Hoca orada yatıp kalkıyor.

Mehmed Akif Köseoğlu: Peki sizin bildiğiniz, “İcazet verdim” dediği kimler var?

Muhsin Demirel: Hasan Çelebi var, Hüseyin Kutlu var bildiğim, Turan Sevgili var, Talip Mert var. Ben Ankara'ya gittikten sonra Hoca'nın son bir iki senesinde bazı kimseler icazet almış. Yapılan bir araştırmaya göre Hoca hayatı boyunca 40 kadar hattata icazet vermiş. Bunların içinde Haşim Bağdadi de var. Bence iyi de etmiş. Hoca mukaddes ateşi söndürmedi.

Hamid Bey yalnız yaşadı.

Hoca yalnız yaşadı. Bir ferd-i vahid idi.

1980 yılında, Ankarada DPT'nin imtihanını kazandım. Arkadaşım Dr. Hasan Hüseyin Yalçın o dönemde Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde ihtisas yapıyor, dahiliye ihtisası. Dr. Hüseyin'i de birkaç kez Hamid Bey'e götürmüştüm. Hatta bir defasında Hamid Bey ona celi divani hat ile ismini yazmıştı, hatıra kabilinden.

Biz de Ankara'da Planlama Teşkilatı'na gireceğiz, bir arkadaşımla beraber, sağlık raporu alacağız, tam teşekküllü bir hastaneden alınması isteniyor. Arkadaşım o dönemde Dr. Hüseyin ile İstanbul'da aynı evde, nur dersanesinde kalıyor, Cerrahpaşa'da, bizim evin karşısında... Dr. Hüseyin'e "Raporu sizin hastaneden alalım.” dedik. Tamam, “Yarın gelin” dedi. Gittik hastaneye, Hüseyin'in delaletiyle sağlık raporlarımızı hallettik. Ayrılmadan Hüseyin ile konuşuyoruz.

“Hamid Bey'in Numune Hastanesi'ne yatması.”

Dr. Hüseyin'e “Yahu Hüseyin, Hamid Bey iyice yaşlandı, perişan vaziyette. Hoca için bir hastane olsa da, orada Hoca'yı muhafaza etsek” dedim. “Bir bakalım azizim” dedi. Biz çıkıp Ankara'ya geldik. Hüseyin, Numune Hastahanesinin Baştabibi Dr. Müfid Ekdal Bey ile görüşmüş. O da muvafık görmüş ve Hoca'yı Numune Hastanesi'ne öylece yatırmışlar. Yani Dr. Hüseyin kardeşimiz vesile oldu Hamid Bey'in hastaneye yatmasına. Böylelikle ömrünün ahirinde, son iki senesinde Hoca'yı hastanede misafir ettiler. Memuriyet için Ankara'da bulunduğumdan son zamanlarında yeterince meşgul olamadım maalesef.

Hamid Bey'i hiç kimse sahiplenmesin!

Hamid Bey'i hiç kimse sahiplenmesin! “Hoca'ya şöyle yaptık, böyle yaptık” diye konuşmasın.. Hastaneye yattıktan sonra da vefâtına kadar hemen her gün İsmail Yazıcı ağabey baktı, Hamid Bey'e. Hoca öldükten sonra kör ölür badem gözlü olur misali tutanın elinde kaldı! Hamid Bey sefaletin içinde yaşadı, sefaletin!

Mehmed Akif Köseoğlu: İsmail Yazıcı da hattat mıydı?

Muhsin Demirel: Bizimle birlikte yazmıştı.

İbrahim Ethem Gören: Mehmed Şevket Eygi Bey gelir miydi?

Muhsin Demirel: Mehmed Şevket Eygi Kur'an yazdırmaya geldiğini biliyorum ama rahmetliyi orada görmedim ben, görmüşsem de hatırlayamıyorum, üzerinden neredeyse 50 sene geçti.

İbrahim Ethem Gören: Hamid Bey'den bir hatıranızı istirham etsem...

Muhsin Demirel: Hamid Bey'e Cevşen-i Kebir'i yazdırıyoruz. Fırıncı Ağabey'le birlikte yanına gittik. Fırıncı Ağabey'e “Yâhu Fırıncı Cevşen-i Kebir'i yazarken bu gece sabaha kadar okudum ağladım, ağladım yazdım” dedi. Hamid Bey, bizim gibi değil! Yazdıklarının mânâsını da biliyor. Hoca böylesi rakîk-ül kalb bir insandı. Kanatimce Cenab-ı Hakk bazı adamları sorgusuz cennete alacaktır.

İbrahim Ethem Gören: İnşaallah.

Mehmed Akif Köseoğlu: Hocam cami yazılarını yazarken tevafuk ettiniz mi Hamid Bey'e?

Muhsin Demirel: Tabii ki gördüm. Ankara Kocatepe Camii'nin yazılarını yazarken Hoca'nın yanındaydım. Hoca'yı ne kadar perişan ettiler.

Mehmed Akif Köseoğlu: Nerede yazdı?

Muhsin Demirel: Odasında yazdı. 40 cm.'lik bir yerde 60 cm.'lik elif çekti.

Mehmed Akif Köseoğlu: Kocatepe Camii'nin yazılarını yazdığı esnada Hoca'nın yaşadığı sıkıntıları anlatır mısınız? Hoca'ya nasıl muamele yaptılar.

Muhsin Demirel: Çok sıkıntı çekti. Hamid Bey tarihlere sığmaz bir hattattır. Ama kendisine neler yaptılar, neler!

Mehmed Akif Köseoğlu: Olayı anlatır mısınız?

Muhsin Demirel: Kocatepe Camii'nin yazılarını Hoca'ya sipariş ettiler.

Mehmed Akif Köseoğlu: Kaç yılları, 70'ler mi?

Muhsin Demirel: Evet, 70'ler. Kocatepe Cami'nin yazılarını hazırlarken Haşr Suresi'nin son ayetlerini (Hüvalla hüllezî...) yanımızda yazdı, eskiz kâğıtlarına... (Elllerini iki yana açarak işaret ediyor.) Bu kadar 'Elif'i, şu kadarcık bir zeminin üzerinde yazmıştı. Başı yok, sonu yok, nasıl istif ediyordu bilinmez.

Mehmed Akif Köseoğlu: Kareleme metodu ile değil mi?

Muhsin Demirel: Ne karelemesi kardeşim! Hoca senin benim gibi adam değil ki, “Cııııızzzt diye” çekiverirdi kocaman 'Elif'leri. 'Elif'in yarısını yazıyor, tahta bitiyor, kaldırıyor havada yazmaya devam ediyor, kâğıdın başı yok sonu yok! Yazının bir tarafı oradan sarkıyor, bir kısmı, elinde, bır kısmı bilmem nerede, kâğıda bakacak, serecek yeri yok. Orada istifliyor yazıyı, kafada istifliyor. Ve o dönemde 85 yaşında. Hoca orada 54 metre uzunluğunda Fetih Suresi'ni yazdı.

Kış günü telefon ediyorlar “Hoca gel Ankara'ya”. Ortalık kar kış. Timurlenk'in Ankara muharebesini yaptığı zamandan beri böyle kış görülmemiş... Hamid Bey 85 yaşında. Ankara'ya gidecek, Kocatepe'nin yazılarıyla ilgilenecek! Hasbünallah! Sen koca Diyanetsin! Uçak kaldırabilirsin böyle bir iş için, Hoca'yı ayağına çağırıyorsun. Hoca nasıl gidecek? Bunun üzerine Hocaya sipariş ettikleri yazıyı almaktan vaz geçtiler.

Hamid Aytaç: Tarih sizi muahaze edecek!

Hocanın bir mektubu var: Tarih sizi muaheze edecek diyor.

Mehmed Akif Köseoğlu: Sizde mi mektup?

Muhsin Demirel: İsmail Yazıcı Ağabey'n Hamit Bey'i yazdığı kitapta mektup yer alıyor. “Ben” diyor Hoca. “Rakım, Sami, o ayarda bir hattatım. Hatta bazı yazılarım onlardan daha da ileride” diyor. Kiminle muhatap oluyorsunuz?

Gittiler üçüncü derecede bir hattata, Mahmut Öncü'ye yazdırdılar. “Hamid olmazsa Mahmud olsun” dediler.

Yarın: Hamid Bey hattatların atasıdır.


Yorum Ekle
Talip Mert
26.03.2020 15.30.19

Çok güzel olmuş. Ağzına sağlık Muhsin kardeşim. Allah sağlık ve âfiyetle uzun yıllar bu sanatla uğraşmayı nasip etsin. Benim hafızamdan silinen bazı olayları da bu vesile ile yeniden hatırlıyorum. Bu sohbet benim için çok değerli oldu. Hamid Bey'le ilgili hatırladığım hadiseleri iki ayrı yayında 24 sayfa olarak yazıya geçirdim. Üçüncü bir makale hazırlığı yaparken bu sohbet adıma yetişti. Allah razı olsun. Ömrüne bereketler ihsan eylesin. Sağlık, âfiyet, hokka, bağrı yufka kâğıt ve gözü yaşlı kaleminle bin yaşa. Selam ve dualarla... Aynı dualara İbrahim Edhem kardeşim sen de dâhilsin.