26 Temmuz 2021, Pazartesi
Son Dakika

Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu ve Fethi Gemuhluoğlu’na Saygı ile: I

19.07.2021

Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu’nu 34 yıl önce 11 Temmuz 1987 tarihinde, elim bir trafik kazasında kaybettik. Fethi Gemuhluoğlu  da 5 Ekim 1977 tarihinde aramızdan ayrıldı. Her ikisinin de mekanları cennet olsun. Rahmet ve saygı ile anıyorum.

İki hafta boyunca köşemde Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu’nun, 22 Ekim 1977 tarihinde, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nde, Fethi Gemuhluoğlu için düzenlenen anma toplantısında yapmış olduğu konuşmaya yer vereceğim. Konuşma, Dostluk Üzerine - Fethi Gemuhluoğlu Kitabı, İz Yayıncılık, 10. baskı, 2021, s. 336-344’de de yayınlanmıştır.

“Fethi ağabeyi ben, birkaç gün, birkaç ay, belki birkaç yıl anlatabilirim. Sözü kısa kesmek için notlar aldım önüme. Onlara bakarak tanıdığım Fethi ağabeyi anlatmak istiyorum.

Bir hadîse göre isimler gökten inmişlerdir. Herkesin her şeyine, huyuna, suyuna, soyuna ve yaradılışına göredir. Fethi ağabey, “Feth” kelimesinin “Açmak” mânâsında gönülleri açtığı için Fethi isminin mazharı idi. Benim ve benden sonraki nesilden tanıdığım veya O’nunla tanıştırdığım herkesin öz ağabeylerinden daha yakın olmakla “Ağabey” isminin de mazharı olmuştur. O, bu hadîsin madde âleminde ispatı, bir başka deyimle müşahhas ifadesidir.

Bugün burada bulunan arkadaşlardan beş altı kişiden fazlası bilmezler, bir Ali Dayı vardı: Ali Hatipoğlu. Ali Dayı vefat ettiği zaman ben Gökhan Evliyaoğlu’nun 1961’de neşrettiği Son Havadis’te, Düşünen Adam mecmuasında musahhihlik ve ara sıra da yazarlık yapıyordum. Fethi ağabeye gittim. “Ağabey”, dedim, “Ali Dayı vefat etti, bir yazı, bir iki satır bir şey yazsana.” Yazdı. Düşünen Adam kolleksiyonunda, 1962’ye kadar olan ilk senenin koleksiyonunda, bakarsanız görürsünüz, yazının başlığı şudur: “Ali Hatipoğlu İçin”. Orada, o yazıyı yazmadan önce konuşurken bana şöyle söylüyordu: “Benden önceki, benim neslim gidiyor ve benim vaktim de yakındır, sanıyorum. Biz O’na dayı derdik, neden dayı derdik, bilmiyorum. Aramızda herkes O’na dayı derdi, öyle gitti.” 

Fethi ağabeye biz ağabey derdik. Neden ağabey dediğimizi bugün birçok arkadaş daha iyi biliyor, çünkü hepimizin ve herkesin ağabeysi olmuştur. 

1961’di, dedim. 1951’de ben O’nu tanıdım. Türk Milliyetçiler Derneği vardı, sonra kapatıldı. O derneğin Rüstem Paşa Medresesindeki lokalinde seminerler yapılırdı. Bu seminerlere o zamanda fikir ve ilim adamı büyüklerimiz, hocalarımız, ağabeylerimiz nezaret ederlerdi; Prof. Başgil gibi, Prof. Mümtaz Turhan gibi, Doç. Nurettin Topçu gibi. Hepsine Allah rahmet eylesin. Nurettin Bey’in nezaret ettiği seminerlerinden birindeydi ve sanıyorum, o zaman Sultanahmet’teki İktisadî Ticarî İlimler Akademisi’nde öğrenci olan şimdiki Profesör Nevzat Yalçıntaş’ın hazırladığı ve konusu “Dinî Hayatımız” olan seminerde, O’nu tanıdım. Seminerin başlangıcından biraz sonra bir zat girdi içeri. Şöyle, saçları uzamış, uzun zamandır, hiç değilse yirmi gün, bir aydır berber görmemiş bir saç; sırtında, solgun bir pardesü; saçlarında da tek tük kır var -son zamanındaki, huzuru ilâhîye gittiği zamanındaki gibi ak değil saçlar- evet tek tük ak teller var; bir zat girdi. Koltuğunda da bir gazetenin içerisinde bir yığın kitaplar, böyle girdi. Ses kesildi, arkadaşlar şöyle baktılar. Yanımda, – şimdi Ankara’da, sanıyorum Ticaret Odası Başkanı idi veya şimdi hâlâ öyle mi, bilmiyorum– Kamberoğlu Cahit Aydoğan vardı, “Fethi Ağabey” dedi kulağıma. O girdi. Elini böyle bağrına bastı, selâm verdi, hemen bir köşeye, boş sandalyeye oturdu, belki birisi o sandalyeyi açtı, hatırlamıyorum. Oturdu ve konferansı sonuna kadar dinledi. Semineri yapan Nevzat Yalçıntaş’a birtakım sorular sordu. İlk tanıyışım böyle.

Ben şiirle ilgiliyim. Birtakım şiirler yazıyorum. O sırada, “Ulubatlı Hasan Destanı” diye, aşağı yukarı 80-90 mısralık bir şiir yazmıştım. Nevzat’a okudum. Nevzat Yalçıntaş, “Yahu, bunu Fethi ağabeye göstersene” dedi. Kalktık, bir pazar günü Fethi ağabeyin Göztepe’deki evine gittik. Orada, o gün Cahit Aydoğan vardı, Dr. Ayhan Yücel vardı, Gökhan Evliyaoğlu vardı. Daha kimler vardı, hatırlayamıyorum. Ben şiiri okudum. Şiir hakkındaki düşüncelerini söyledi. Gökhan, daha sonra 1953’de fethin 500. yıldönümü münasebetiyle kitab hâlinde neşrettiği “Konstantiniyye Kızılelması”nın parçalarını o sırada neşrediyordu –fetih destanı–; Gökhan kendi şiirlerinden okudu. Benim Fethi ağabeyi tanıyışım böyle. Ondan sonra hep gittim Göztepe’deki evine. Rahmetli annesi, birinci gidişimizde bize çay ikram etmişti. O’nu son ebedî istirahatgâhına tevdi ederken annesinin kabrini açtıklarını gördüm. Ayakucunda, sol tarafta kemikleri gördüm. O manzara beni bir hayli duygulandırdı. Bunu burada anlatmak zor.  

Bir İran şairi diyor ki:

Ez beyâbân-ı adem tâ ser-i bâzâr-ı vücûd,

Be telâş-ı kefenî âmede üryânî çend

“Yokluk çölünden varlık pazarına bir kefen almak telaşıyla gelmiş birkaç çıplak...” 

İnsan bu idi. Orada onu hatırladım.

Haydarpaşa Lisesinde talebe idim. Fethi ağabeyle görüşüyordum. Mahir İz Beyi, daha önce, arkadaşı olan Giresun’da ortaokul öğretmeni Saffet Bey diye bir zattan duymuştum ve Mahir Bey’in kayınpederi şair Muhittin Raif Yengin’i de ondan duymuştum. Fethi ağabey, bana –onları unutmuştum tabiî, o gün onları hatırlattı– “Mahir Bey’le tanış” dedi. Ben de Mahir Bey’in seminerlerine devam etmeye başladım. “Muhittin Bey’i O’ndan dinle” dedi. Mahir Bey’e, Muhittin Bey’i sormaya başladım.

Haydarpaşa Lisesi bitti. Hukuk Fakültesi’nde talebeyim. “Sen buraya niye geldin?” dedi. “Sen bütün ömrün boyunca –iyi bir avukat olmak lâzım, biz milliyetçiyiz, mesleğimizde en iyi olmalıyız- dâva dosyalarını okuyabilir misin?” dedi. O zamanki ifadeyle, “temyiz lâyihalarını.Temyiz kararlarını takip edebilir misin? Kanunları, nizâmnâmeleri takip edebilir misin?” dedi, “Bunu kendine sor, evet diyorsan devam et Hukuk’a, ama değilse bunu değiştir.” dedi. Ben sesimi çıkarmadım ama iki sene devam ettim Hukuk’a. Defterde, benim kitaplarımda Fethi ağabeyin çok sevdiği Yenişehirli Avni Bey’in, Osman Şems Efendi’nin, Muhittin Raif Bey’in şiirlerinden, mısrâlarından parçalar vardı. Ve ben iyi bir Hukuk talebesi olamadım. “Şimdi Edebiyat Fakültesine gir, bırak bunları, orada tasavvuf edebiyatıyla uğraş, ne yapacaksın hukukçu olup da! Bir yığın arkadaşımız var, onlar o işi yapsınlar.” dedi. Ben, O’nun telkiniyle Edebiyat Fakültesine girdim. 

Babam, bana Hukuk Fakültesine girmemi telkin etmişti. Ama babam bir ilkokul öğretmeni, beni Hukuk Fakültesinde okutmak için maddî durumu müsait değil. Halbuki ben Edebiyat Fakültesinin imtihanını kazanmıştım vaktiyle, Yüksek Öğretmen Okulu’nun, devlet parasıyla okuyacaktım, o fırsatı kaçırdım. Bunu kendisine söyledim. “Fethi ağabey,” dedim, “böyle böyle oldu, nasıl okurum?” “Bir şey yaparız yahu. Allah, kefildir.” dedi, “Bizim rızkımızı verir. Korkma!” Bunu şunun için söylüyorum, birçok arkadaşlarımıza bunu söylemiştir de. Bugün Türkiye’de birçok arkadaş sokakta adam öldürmüyorsa, tarihini, milletini, milliyetini, dinini, imanını inkâr etmiyorsa, anasına, babasına küfretmiyorsa, benim bildiğim birçok arkadaş O’ndan, Fethi ağabeyden telkin almışlardır. Birçok arkadaş, bu memleketin, O’nun anladığı ve O’ndan gelen ilhamla benim anladığım mânada gerçek çocukları olmuşlarsa, bu Fethi ağabeyin telkini iledir. Ben onlardan biriyim. Kendimi anlatarak -affedersiniz kendimi anlatmak değil gayem-, onları ve Fethi ağabeyin bu çocuklara neler yaptığını, onlara nasıl bir istikamet çizdiğini göstermek istiyorum.

Edebiyat Fakültesine girdim. Malî durumum iyi değil. O zaman Habib Edip Törehan’ın elinde olan Yeni İstanbul gazetesinde musahhihlik yapıyorum. Fethi ağabeyin neslinden Turgut Atasoy’un delâletiyle, O’nun Tarık Buğra’ya yazdığı bir mektubla o imkânı temin etmiş oldum.

Ben Hukuk Fakültesinde iken Lâleli’deki –şimdiki Hacıbozanoğlu Kebab Salonu olan lokanta, o zaman Acemin Kahvesi idi– Acemin Kahvesi’nde kendilerini gördüğüm Prof. Faruk K. Timurtaş –o zaman asistandılar–, Prof. Muharrem Ergin –o zaman asistandılar, bizim ağabeylerimiz idiler–, onlara beni tavsiye ettiğini, “Bu çocukla meşgul olun” dediğini hatırlıyorum. Sağ olsunlar, onlar benden alâkalarını esirgemediler. Sanıyorum ki, beni “Fethi’nin yakını, kardeşi” diye daima himaye de ettiler.

Birkaç arkadaş vardı o devirde, benim durumumdaydılar, maddî durumları iyi değildi, onları aldı Prof. Mümtaz Turhan’a götürdü, -Allah rahmet eylesin ona- “Ağabey” dedi, -aynen tabir şu-, “Mümtaz ağabey, bu çocuklar kurtulursa bu memleket kurtulur. Bunlara bir şey yapalım.” dedi. “Fethi Bey,” dedi, “Ne yapalım? Kâzım Taşkent, bana bir gazete çıkartmamızı ve ona başmuharrir olmamı istiyor. Ben politikaya atılmak istemiyorum, ama belki,” dedi, “O, bir şey bulur bize.” Bir mektup verdi bana, o üç arkadaşla birlikte oraya, Yapı Kredi Bankası’na gittik. Bize “Tercümanlık” diye bir kadrodan para verdiler. Hatırlıyorum, “Parayı aldınız mı?” dedi, ilk gördüğüm akşam. “Aldık” dedim. Ne aldığımızı sordu, miktarı da söyledim. “O az tabiî,” dedi, “ama daha iyi olacak, merak etmeyin” dedi, “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” dedi.

Bir devreyi hatırlıyorum. Spor Sergi Sarayı’nda müdür idi. Ben her gün ve aşağı yukarı her akşam O’na gidiyordum. Gece maçları vardı orada, maçlar bittikten sonra yürüyorduk. Harbiye’den Karaköy’e kadar çoğu zaman beraber yürürdük, oradan karşıya geçerdik. Ben Haydarpaşa Lisesinde muallim muavini idim. Orada, vapurda, şu anda Allah rahmet eylesin, Raif Karadağ’a rastlardık ve Abdülbâki Gölpınarlı Bey’e rastlardık. Orada oturulur, hangisine rastlıyorsa, tavrına, tab’ına göre herkesle konuşurdu. Tasavvuftan, cemiyet meselelerinden filân konuşulurdu ve beni hep onlara tavsiye ederdi, “Bu çocukla meşgul olun” diye. 

(Önümüzdeki hafta devam edeceğiz.)


Yorum Ekle