TARİHİN ÖTEKİ YÜZÜ

SpaceX roketi Perşembeyi Cumaya bağlayan gece uzaya fırlatıldığında hafızam Bursa’daki çocukluğumun ıssız bahçelerine sürükledi beni. 1969 Temmuzunun 20’sinde aya ilk ayak basıldığı haberine götürdü ister istemez. TRT haber ajanslarında günler öncesinden başlanmıştı konuşulmaya. Astronot Neil Armstrong’un aya ilk ayak basışını canlı yayını maç izler gibi –televizyon aşamasında değildik henüz- radyodan heyecanla dinlediğimizi hatırlarım. Öte yandan hakikaten ayak basıldı mı basılmadı mı, hatta aya gidildi mi gidilmedi mi tartışmaları o gün bu gündür sürmekte olanca hararetiyle.

Whatsapp Image 2024 01 19 At 18.59.24

O kadar etkisindeydik ki Apollo 11’in uzay yolculuğunun, ilkokul 4. sınıfta bir imtihanda hocamızın dünyanın aya kaç kilometre uzak olduğunu soracağı tutmuştu. Kilometre olarak bilmiyordum ama radyodan kulak dolgunluğuma güvenerek “4 günde gidilmiştir” diye kaçamak bir cevap verdiğimi hatırlıyorum. Şimdi kontrol ettim, doğruymuş! Bu arada Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collinsisimlerinin hala hafızamda bu sırayla durduğunu söyleyeyim.

Derken aradan yarım asırdan fazla zaman geçti. O tarihteki Mustafa’nın yaşlarında torunları oldu, nihayet bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Alper Gezeravcı’yı uzaya yolladık. Kendimiz mi yolladık, 55 milyon dolar gevezeliklerini bir kenara bırakalım lütfen, bu işler böyle ilk adımlarla başlar, zamanla bilim ve teknoloji politikaları o yöne kanalize edilir ve kıpırdanma emareleri zuhur eder.

Kaide şudur: Başlanmayan hiçbir iş bitirilemez.

Bundan sonrası bizi bu sayfada ilgilendirmiyor. Onu uzmanlarına bırakıyor ve biz tarihin derinliklerine uzanıyoruz.

İnsanın ömrünü ileriye doğru uzatmak mümkün değildir ama tarih öğrenerek geriye doğru uzatmak mümkündür” derler ki haklılar. Biz de geçmişte havada neler yaptığımızı şöyle bir gözden geçirelim.

Whatsapp Image 2024 01 19 At 18.59.23 (4)

Tarihimizin gaz hali

Havacılık tarihimizin son yıllarda tanınmaya başlayan öncülerinden Vecihi Hürkuş Bir Tayyarecinin Anıları adlı hatıratının Önsözünde Türk havacılık tarihine ilginç bir giriş yapar. 16. yüzyılda Leonardo Da Vinci’nin, 18. asırda ise bir İngilizin uçma tasavvurlarından bahsedilirse de, der Vecihi Hürkuş, 1867 yılında yaptığı bir çift kanatla bir çift atla koşturulan bir araba arkasına takılan Fransıza, ayakları yerden kesildiği için ilk uçan adam denildiğini aktarır. Ama asıl Lilienthal adlı bir Almanın Fransızdan 23 yıl sonra uçmayı başardıktan sonra öldüğünü kaydeder. 1890 yılı havacılıkta bir dönüm noktasıdır bu başarıdan dolayı.

İngiliz Fransız, Alman… Belli ki Vecihi Ustayı bu ecnebiler tatmin etmemiş ve her Osmanlı aydını gibi kendi tarihine dönüp bakmak ihtiyacını duymuştur. Orada gördükleri şunlardır:

“Gözlerimizi Türk havacılık tarihine çevirelim, Semerkant’ta Hoca Feyzullah Efendi’nin Ulu Cami minaresinden yaptığı uçuş tecrübesi tam 16. asırdadır (Hicri tarih 907). Bu tecrübenin ölümle neticelendiğini öğreniyoruz, fakat unutmamak lazımdır ki her ili yolunun verdiği gibi, havacılık ilminin de beklediği kurbanlar vardır.”

Semerkant tecrübesini bilenler vardır ama şimdi aktaracağım Of hikâyesini siz de benim gibi ilk defa duyacaksınız. Bu pek bilinmeyen Trabzonlu gencin hikâyesi şöyleymiş:

“Oğlu Molla Uzun Hasan adlı bir Türk genci, küçüklüğünden beri derin bir zevk ile takip ve tetkik ettiği martı kuşlarının kanatlarını taklit ederek yaptığı bir çift kanat üzerinde uçuş tecrübelerine başlamış ve pek kısa bir zaman içinde derin uçurumlu Of çayının yamaçlarında karşıdan karşıya geçmeye muvaffak olmuştur. Fakat o zamanın telakkisine göre bu muvaffakiyeti, milli bir duygu ile benimseyemeyen mutaassıp softaların ‘Bu adam şeytandır. Öldürünüz’ suretindeki teşvikleri üzerine medrese talebeleri tarafından taşa tutularak öldürülmüştür.”

Bu hazin hikâyenin kahramanının soyundan yaşayanların Of kasabasında bulunduğunu söyleyerek sözlerini noktalar.

Daha sonra Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde yazdığı Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Galata kulesinden havalanarak Üsküdar Doğancılar meydanına kadar uçma başarısını gösterdiğini aktaran Vecihi Bey “Bugün dahi denizi aşarak Üsküdar’a kadar planörle uçulması düşünülecek bir husustur” diye Hezarfen’in bu başarısını över.

Lagarî Hasan Çelebi’nin havai fişeklerle havaya yükselişi ve paraşüte benzer bir aletle salimen yere inişi de aşağı yukarı aynı tarihlerdedir.

1850 yılında ise Bebekli Nuri Bey adlı biri bir uçuş denemesi yapmış ama bu teşebbüs bir ayağının kırılmasıyla sonuçlanmıştır.

Böylece “Türk havacılık tarihi”ne yerli bir temel bulmayı vazife edinen Vecihi Bey’in bu millîlik vurgusu çok önemlidir. Yani bu millette bir uçma, yani havacılık hevesi çok erkenden uyanmıştı, hatta bu yönde ciddi adımlar da atılmıştı demeye getirir. Nasıl şimdi yaptığımız silah ve uçaklara Kaan, Sungur, Bozdoğan vs. gibi isimler vererek günümüzü geçmişe doğru uzatmaya çalışıyorsak bilim ve teknolojide de işe sıfırdan başlamadığımızı ve atalarımızın bizden önce başladığı bir yolculuğu sürdürdüğümüzü düşünme alışkanlığını kazanmak özgüvenimizi sağlama yolunda olmazsa olmaz diyebileceğimiz altın bir düsturdur.

Whatsapp Image 2024 01 19 At 18.59.23 (3)

Bizde başarı cezasız kalmaz

Vecihi Hürkuş’un hatıraları Cumhuriyet devrinin havacılık tarihine dair güçlü ışıklar düşürmektedir. Bu ışıklar ne yazık ki kendi yaşadığı devrede hep engellemeler, fauller, yasaklar, durdurmalar, cezalarla doludur. O yaygın vecizeyle söylersem, Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz(dı).” Bu makûs talihi bir ucundan kırmaya başladığımız içindir ki, uzayda bir Türk vardır.

Vecihi Bey şikayetçidir kendisine ve ülkeye yapılan bu nobranlıklardan. Şöyle der:

Milli havacılığımız adına ümitlerimiz hâlâ Türk’ten gayrı milletlerin endüstrilerine bağlıdır. Bizde ise her başarılı enerjiyi yıkmak ve parçalamak anki teamül nevinden bir illettir bu yurtta!” (s. 9)

Ne kadar yazık değil mi?

Peki bu kederli sözün arkasında hangi olaylar yatıyor olabilir?

Hepsini anlatırsam kitabı okumazsınız diye sadece 99 yıl önce tam da bu günlerde cereyan eden çarpıcı bir olayı aktarmakla yetineyim.

28 Ocak 1925 Seydiköy tayyare meydanında İstiklal Savaşından beri uçmaya hasret kalmış bir havacı kendi imkânlarıyla yaptığı derme çatma uçağıyla havalanmak üzeredir. Saat 15’te havalanır. Hatıratında şöyle anlatır o anları:

“Kısa bir rule ile meydanın uçuş sahasına dahil olduktan sonar rüzgâr istikametine dönmüş ve o gün şiddetle eser şimal (kuzey) rüzgarına karşı motorumu doldurmuştum. Belik heyecanım vardı, fakat sevinçten hiçbir şey hissetmeden kuşumun ayaklarının yerden kesildiğini anladım.”

15 dakika devam eden uçuştan sonra inişe geçer. Kendini arkadaşlarının omuzlarında bulur bir anda. Uçağı havada görenler koşmuştur meydana. Candan kutluyorlardır Vecihi Beyi. Hizmet hayatımın en çok sevindirici, en parlak günüydü diye kaydeder o günü defterine.

Takdir beklediği sırada hiç beklemediği o darbe iner. İzinsiz uçtuğu için 15 gün hapse mahkûm edilmiştir. Türk hava sanayii adına ilk teknik zaferinin kendisine hapis cezası olarak dönmesi üzerine askerlikten istifa ederek sivil havacılığa yönelecek, orada da boş durmayacak ama Türk Hava Kuvvetleri adına yapacağı büyük atılımları unutmak sorunda kalacaktır.

Acı acı şu satırları yazar hatıra defterine:

"Benim muvaffakiyetim cezayla mükafat görüyordu. Bu icadımdan dolayı bir ikramiye ile taltif edilmem lazım gelirken, 10 gün hapse mahkûm olmuştum."

Havacılık/uzay işlerinde neden bu kadar geciktiğimizin hesabını Vecihi Hürkuş’un başından geçerlerden yapabilirsiniz.

Nitekim gazetelerden öğrendiğimize göre 16 Temmuz 1969 günü Vecihi Hürkuş öldüğünde cenazesine üç beş yakınından başka kimse gelmemiştir. Ve ne kadar acı bir rastlantıdır ki, aynı gün dünyanın öbür ucunda, Florida'nın Merritt Island kasabasında bulunan Kennedy Uzay Merkezi'nden Saturn V tarafından fırlatılan Apollo 11 uzay aracı aya gitmek üzere yola çıkmaktadır.

Whatsapp Image 2024 01 19 At 18.59.23 (2)

“İstikbal göklerdedir” sözü kime ait?

İlk astronotumuzun tarih bilgisine ihtiyacı var sanırım. Alper Gezeravcı’nın uzaydan gönderdiği ilk mesajda zikrettiği “İstikbal göklerdedir” sözünün kime ait olduğu kuşkuludur ama Mustafa Kemal’e ait olmadığı kesindir.

Nitekim Abidin Daver’in 31 Ağustos 1943 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazdığı bir yazıda “yarım asır önce, henüz ‘uçak’ denilen mahlûk, doğmağa çalışırken havacılığın ilk müjdecilerinden biri şöyle demiştir diyerek “İnsanlığın ve medeniyetin istikbali göklerdedir” diye yazmıştır. Bahsettiği şahıs kimdir? Bilmiyorum ama tarihi kabaca hesaplarsak 1893 yılı çıkar ki Mustafa Kemal o tarihte henüz 12 yaşındadır!

Bu sözün M. Kemal’e aidiyeti bugüne kadar ispatlanamamıştır. Kendi sağlığında bile yazılan yazılarda “İstikbal göklerdedir” sözünün ona atfen kullanıldığına rastlamadım. Sonradan çıkan bir tevatür olduğu kesin gibi. Nitekim yine Abidin Daver 22 Haziran 1936’da, yani sağlığında ve Cumhuriyet gazetesinde “Medeniyetin istikbali göklerdedir, demek de yanlış değildir” diyerek sözün anonimliğini belgelemiştir.

Nitekim bir Teke Tek programında Afet İnan’ın kızı Arı İnan da bu sözün kaynağını hiçbir yerde bulamadığını itiraf etmiş, Fatih Altaylı da "Atatürk'ün İSTİKBAL GÖKLERDEDİR diye bir lafı hiçbir yerde yok. Yalan” demek suretiyle bu iddiamı tasdik etmiştir.

Son olarak Atatürkçü parti kurmaya kalkacak kadar sıkı bir Kemalist olan Prof. Dr. Sina Akşin "İstikbal göklerdedir" sözü de "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" sözü de M. Kemal'e ait değildir. Söylev ve Demeçler dahil hiçbir orijinal yayında geçmez” diyerek bu meseleye son noktayı koymuştur.

Benden söylemesi.

Vecihi